Berlinale’nin Ardından: Ödüller ve Tartışmalar
Berlinale’de bu yıl politik tartışmalar geçtiğimiz yıllardakinden bile daha hararetliydi. 12-22 Şubat tarihleri arasında düzenlenen festivalin kapanışında en büyük iki ödül Türkiye’yi odağına alan ve güncel siyasi gerilimlere doğrudan temas eden iki filme; İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar’a ve Emin Alper’in yazıp yönettiği Kurtuluş’a gitti.
Ali Deniz Şensöz
Berlinale, özellikle son iki yılda Almanya’nın resmî devlet politikalarıyla paralel konumlanması sebebiyle sinema dünyasından yoğun tepki alıyordu. Bu yıl festivalin açılışında gerçekleşen basın toplantısında gazeteci Tilo Jung, Berlinale’nin geçtiğimiz yıllarda Ukrayna ve İran halklarıyla dayanışma göstermesine rağmen Filistin halkıyla aynı dayanışmayı sergilemediğini belirtti. Almanya’nın Filistin’deki soykırımın finansörlerinden biri olduğunu ve aynı zamanda festivalin de ana destekçisi olduğunu söyleyerek, jüri üyelerine festivalin insan hakları konusunda ayrımcı bir tutum takınıp takınmadığını sordu. Bunun üzerine jüri başkanı Wim Wenders, “Biz siyasetin dışında kalmalıyız; özellikle politik filmler yaptığımızda zaten siyasetin alanına giriyoruz. Ama biz siyasetin denge unsuruyuz, siyasetin tam tersiyiz. Biz siyasetçilerin değil, insanların işini yapmalıyız,” dedi. Oysa aynı Wenders, 1988’de verdiği bir röportajda “Her film politiktir. En politik olanlar ise politik olmadığını iddia eden, ‘eğlencelik’ filmlerdir,” demişti. Öte yandan Oscar ödüllü Holokost filmi İlgi Alanı’nın (The Zone of Interest, 2024) yapımcıları arasında yer alan jüri üyesi Ewa Puszczyńska da aynı soruya cevaben “filmler politik olmaktan ziyade empati ve başkalarını anlayabilmek üzerinedir” diyerek sinemayı siyasetin uzağında gördüğünü ima eden bir cevap verdi. Jüri üyelerinin bu sözleri özellikle sosyal medyada sinema ile politikanın ilişkisine dair klasik tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Ana yarışmada 22 filme yer veren Berlinale’nin ödül gecesine gelindiğinde ise Wenders ve jüri üyeleri, âdeta yukarıdaki sözlerini geri alırcasına, yarışmanın belki de en politik iki filmine –üstelik güncel Türkiye siyasetine doğrudan temas eden iki yapıma– en büyük iki ödülü verdi. İlker Çatak, Oscar adayı Öğretmenler Odası’nı (Das Lehrerzimmer, 2023) takip eden ve Türkiye üzerine bir öykü anlatan yeni filmi Sarı Zarflar’la (Gelbe Briefe) Altın Ayı’nın sahibi oldu. Öğretmenler Odası’nda Almanya’daki gündelik ırkçılığa yakından bakan Çatak, filmin En İyi Uluslararası Film dalında Almanya adına Oscar’a aday gösterildiği dönemde Almanya basınında ayrımcılıkla karşılaşmıştı. Yönetmenin adı Almanya basınında âdeta sansüre uğramış, sanki Çatak’ın Türkiye asıllı olduğunu saklamak istercesine manşetlerde yer almamıştı. Aynı sene Wim Wenders Mükemmel Günler (Perfect Days, 2023) filmiyle (Japonya adına) En İyi Uluslararası Film kategorisinde, Sandra Hüller ise Bir Düşüşün Anatomisi’yle (Anatomie d’une Chute, 2023) En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday olmuştu.
İlker Çatak yeni filmi Sarı Zarflar’da, bu sefer güncel Türkiye siyasetine dair bir hikâye anlatıyor. Muhalif oldukları için işlerinden edilen biri tiyatrocu, diğeri akademisyen evli bir çiftin hayatlarının nasıl altüst olduğunu ele alan film, Hamburg’un İstanbul’a, Berlin’in ise Ankara’ya dönüştüğü arka planıyla seyirciyi öyküye yabancılaştırmak ve anlatılan meseleyi coğrafi bağlamından koparmak istiyor. Türkiye ile Almanya’daki toplumsal ve siyasal dinamiklerin birbirinden sanıldığı kadar uzak olmadığını da düşündüren yapımın taşıdığı aciliyet duygusunun, büyük ödüle uzanmasında önemli payı olduğu söylenebilir.

Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan Kurtuluş’ta ise Emin Alper, Türkiye sınırları içinde, halkı korucu olan bir Kürt köyünde geçen, paranoya ve korkuyla örülü bir gerilim hikâyesi anlatıyor. Filmin ana karakteri Mesut (Caner Cindoruk) sürgün edilmiş bir aşiretin topraklarına geri dönmesiyle sanrılar görmeye başlıyor ve rakip aşiretin kızlarını, çocuklarını ve mallarını ele geçireceği paranoyasına kapılarak köyün şeyhi olan abisinin cemaati korumak konusundaki yeterliliğini sorguluyor. Korkunun paranoyaya, paranoyanın deliliğe, deliliğin trajediye dönüştüğü karanlık bir sarmal yaratan film, yönetmenin önceki yapımlarından Tepenin Ardı (2012) ve Abluka’yla (2015) tematik ve estetik benzerlikler taşıyor. Gotik unsurlardan beslenen atmosferiyle, iç içe geçen rüya sahneleriyle ve etkileyici görüntü yönetimiyle Kurtuluş, seyirciyi içine çeken bir dünya yaratıyor.
Ana Yarışmanın Öne Çıkan Filmleri
Hem Jüri Ödülü’nü hem de En İyi Yardımcı Oyuncu Performansı ödülünü kazanan Queen at Sea ise yönetmen Lance Hammer’ın 2008 yapımı Ballast’tan bu yana çektiği ilk uzun metraj. Film, demans hastası annesini, onu istismar ettiğini düşündüğü üvey babasından korumaya çalışan Amanda’nın mücadelesine odaklanıyor ve şu soruyu merkeze alıyor: Demans hastası bir kişi karar verme yetisini ne ölçüde kaybetmiştir ve onun yerine kim, nasıl karar alabilir? Ödül kazanan Anna Calder-Marshall ve Tom Courtenay’in yanı sıra başroldeki Juliette Binoche’un da etkileyici bir performans sergilediği film, sağlam kurulmuş senaryosu ve sade ama güçlü rejisiyle öne çıkıyor. Fakat filmin hikâyeye yeni bir katman eklemeyen kolaycı bir finali tercih etmesi, başta kurduğu sinemasal dünyanın gücüne zarar eriyor.

Yarışmada eleştirmenlerin beğendiği yapımlardan biri de Sandra Hüller’e En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandıran Markus Schleinzer imzalı Rose oldu. 17. yüzyılda erkek kılığına girerek özgür bir yaşam kurmaya çalışan bir kadının gerçek hikâyesini anlatan film, siyah-beyaz estetiği ve dingin anlatımıyla dikkat çekiyor. Yine siyah-beyaz çekilen Everybody Digs Bill Evans ise oldukça tartışmalı bir En İyi Yönetmen ödülünün sahibi oldu. Ünlü caz piyanisti Bill Evans’ın yaşadığı büyük kaybın ardından uyuşturucu bağımlılığıyla geçen yıllarına odaklanan film ne karakterine ne döneme ne de caz müziğine dair derinlikli bir portre sunabiliyor.
Fransız çağdaş sanatı uzmanı Mihail’in, tabloları internette viral olan sekiz yaşındaki Nina’nın eserlerini doğrulamak üzere Bulgaristan’a gidişini anlatan Nina Roza, festivalde En İyi Senaryo ödülünü kazandı. Sanatsal Katkı Ödülü ise Yo (Love Is a Rebellious Bird) adlı belgeselin prodüksiyon tasarımına verildi. Yönetmen Anna Fitch, yakın arkadaşı Yo’nun ölümünün ardından onun hikâyesini maketler, kuklalar ve çeşitli nesnelerle kurduğu özgün bir dünya içinde anlattığı gerekçesiyle bu ödüle layık bulundu.

Ana yarışmada ödül alamasa da dikkat çeken yapımlardan biri de, Angela Schanelec’in yeni filmi Meine Frau weint oldu. İzleyicileri ve eleştirmenleri ikiye bölen film, bir vinç operatörünün eşi ve arkadaşlarıyla yaptığı uzun sohbetler üzerinden ilerleyen formalist bir deney niteliğinde. Uzun sabit planları ve dakikalarca süren diyaloglarıyla zorlayıcı bir anlatıma sahip olan yapım, izleyiciyi gündelik hayata yabancılaştırarak sıradan akışa farklı bir perspektiften bakmayı öneriyor.
Son olarak, törenden eli boş dönseler de özellikle izleyicilerin büyük beğenisiyle karşılaşan iki filmi daha not düşelim: Avusturya yapımı The Loneliest Man in Town, Viyana’da yalnız yaşayan bir rock’n roll gitaristinin kentsel dönüşüm nedeniyle evinden edilmesini konu alıyor. Gerçek bir karakterden esinlenen film, minimal estetiği ve mesafeli ama duygusal tonuyla öne çıkıyor. Meksika yapımı Moscas ise ameliyat masraflarını karşılamak için bir odasını kiraya veren Olga’nın küçük bir çocukla kurduğu dostluğu anlatıyor. Fernando Eimbcke’nin filmi tanıdık bir hikâye anlatmasına rağmen yaratıcı rejisi ve duygusal atmosferiyle yarışmadaki dikkate değer yapımlardan biriydi.







