Şu An Okunan
Radu Jude ile Söyleşi: ‘Yapay Zekâdan Daha Özgür ve Aptal Olabilirim’

Radu Jude ile Söyleşi: ‘Yapay Zekâdan Daha Özgür ve Aptal Olabilirim’

Güncel Romanya sinemasının önemli isimlerinden Radu Jude’nin yeni filmi Dünyanın Sonundan Çok Da Bir Şey Beklemeyin, başlı başına bir sinema deneyi. Yönetmenle gerçekleştirdiğimiz söyleşide filmin dünyasına uygun biçimde fabrikadan çıkan işçi imgesinden başlayıp yapay zekâya, TikTok’a ve politikaya uzanıyoruz.

Söyleşi: Fırat Yücel


Advertisement

Dünyanın Sonundan Çok Da Bir Şey Beklemeyin, Radu Jude’nin tüm filmleri gibi başlı başına bir sinema deneyi. Romanya’nın komünist dönemine ait 1981 yapımı bir filmin ana karakterini alıp bugünün Romanya’sına taşımak herkesin aklına kolaylıkla gelebilecek bir fikir. Sıkça uygulanan bir metot: Uyarlama. Radu Jude ise bununla yetinmiyor. Angela Moves On isimli, Lucian Bratu imzalı bu eski filmin görüntülerini de katıyor işin içine. Dönemin Bükreş’inin caddeleri ile bugünün patriarkal kapitalizminin hükmü altındaki Bükreş’in caddelerinin bir bakıma paralel kurgusunu yapıyor. Hatta daha da ileri gidiyor Jude, kendi “uyarlaması”nda eski filmin oyuncularına, taksi şoförü Angela’yı oynayan Dorina Lazar’a ve eşini canlandıran Macar aktör László Miske’ye de yer veriyor. Kısacası remake’le, yeniden yapımla yetinmiyor, iki farklı rejimin hükmettiği sokaklar ve insan ilişkileri arasında gidip gelen bir remix çıkarıyor ortaya. İki Angela arasında, geçmişin renkli filmi ile bugünün siyah-beyazı arasında gidip gelen bir remix: 1981’in Bükreş sokaklarında taksi şoförlüğü yapan Angela ile 2023’ün reklam filmleri için özel şoförlük yapan, gözüne uyku girmeden saatlerce otobanları kateden Angela. Çevrimiçi toplantılar, AI spekülasyonları, şirketlerin üretimi artırma, işçilerin güvencesizliğini sürdürülebilir kılma stratejileri… Tüm bunların ardında ise asla yenilenmeyen bir otoban, üzerinde binlerce mezar taşı… Ve tabii tüm film boyunca aklınıza üşüşen, Mark Fisher esintili bir soru: Dünyanın sonu mu, kapitalizmin sonu mu daha yakın? (Not: Filmin ismi, esasında komünist Polonyalı Yahudi yazar Stanisław Jerzy Lec’ten bir alıntı.)

Önemli bir karakter daha var filmde, tıpkı Angelalar gibi bir emekçi, güvencesiz işçiler geçidinin son halkası: Filmin tek plandan oluşan “ham materyal” olarak adlandırılmış son bölümünde başına gelenleri daha yakından öğrendiğimiz, bir mobilya fabrikasından çıkıp evine giderken hayatı mahvolan Ovidiu. Radu Jude ile çevrimiçi gerçekleştirdiğimiz söyleşiye sinema tarihinin bu arketipik görüntüsüyle, fabrikadan çıkan işçi imgesiyle başlıyoruz. Muhabbet, filmin dünyasına layık biçimde yapay zekâya kadar uzanıyor. 

Son bölümde kamera arkasından duyulan bir ses sinemanın reklamdan doğduğunu söylüyor; Lumiere Kardeşler de Fabrikadan Çıkan İşçiler’de kendi fabrikalarının reklamını yapmışlardır, diyor. Aslında Dünyanın Sonundan Çok Da Bir Şey Beklemeyin de fabrikadan çıkarken yaralanan Ovidiu hakkında. Filmin sadece Angela Moves On‘un değil, aynı zamanda Fabrikadan Çıkan İşçiler’in de bir nevi yeniden çevrimi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet bu doğru, devam filmi gibi. Bu fikir daha önce aklıma gelmemişti. Bundan sonra kullanacağım (gülüyor). Fabrikadan ayrıldıktan sonra olanların devamı gibi. Evet, evet kesinlikle!

Peki Angela Moves On’un yeniden çevrimi olduğunu söyleyebilir miyiz filmin? 

Daha çok Angela karakterinin, mekânların ve bazı durumların yeniden canlandırılması. Hikâyenin geri kalanı çok farklı. Ama evet, böyle bir yönü var.

Mareşalin İki İnfazı‘nda General Ion Antonescu’nun infazının gerçek görüntüleri ile infazın kurmaca bir temsilini yan yana koymuştunuz. Bu kez her iki görüntü de kurmaca. Bu, filmin kurgusu açısından nasıl bir değişiklik yarattı? Örneğin, Angela Moves On’da kullandığınız ağır çekimler gibi görsel manipülasyonlara daha açık olmanızı sağladı mı? 

Bu zor bir soru. Bence belli bir açıdan evet. Çünkü bir belgesele yönelik etik yaklaşımınız kurmaca malzemeye yönelik yaklaşımınızdan farklıdır. Belgeselle uğraşırken daha dikkatli olmanız gerektiğini düşünüyorum. Ama sanırım ben Angela Moves On’u da bir belgesel malzemesi gibi kullandım. Bu kurmaca filmdeki bazı belgesel unsurları yakalıyorum, cinéma vérité unsurlarını. Filmin kendisi belgesel ve kurmaca arasında gidip geliyor ve bazen ikisini iç içe geçiriyor. Sanırım filmin temalarından biri de bu: Belgeselde kurmacayı nasıl görebilirsiniz? Angela Moves On bu filmde aslen bir belgesel tanıklığı olarak işlev görüyor. Ama aslında bu bir kurmaca. Yani Dünyanın Sonundan Çok Da Bir Şey Beklemeyin belgeselin kurmaca tarafını, kurmacanınsa belgesel tarafını görmekle ilgili. Evet, öyle. Ve bu elbette çok eski bir fikir. Fransa Yeni Dalgası’nda (Nouvelle Vague) zaten bu çizgide filmler yapılmıştı.

Ve bence günümüzde dijital görüntülerle ve özellikle de yapay zekâ görüntüleriyle işler her zamankinden daha da karmaşık hâle geliyor. Bu sadece sinemanın değil, günümüz yaşamının en zor sorularından biri: Nasıl yaşayabiliriz? Nasıl çalışabiliriz? Nasıl anlayabiliriz? SORA’nın ürettiği yapay zekâ görüntülerini gördünüz mü? Tıpkı Chat GPT’deki gibi bir şey soruyorsunuz ve o da ânında bir film yaratıyor. Tabii ki mükemmel değil ama bence bu başka bir şeye doğru atılan ilk adım. Bunun ne tür bir film olduğunu nasıl anlayabilirsiniz? Kim yaptı bunu? Yazarı kim? Görüntüler ve gerçeklik arasında hiçbir bağın olmadığı bir dünyada nasıl yaşayacağız? Temelde bu sorulara filmde de biraz değinildiğini düşünüyorum. Günümüzde imaj üretimi açısından en önemli sorular bunlar.

Yapay zekâ kullanarak bir film yapmayı düşünüyor musunuz? 

Güzel soru. Yapay zekâ kullanarak bir film yapmanın ne anlama geldiğini bilmiyorum çünkü bence filmi onlar yapıyor. Film yapmanın zevki, elbette insanlarla işbirliği yaparak kendinizin yaratmasındadır, makinenin sizin için yapmasına izin vermekte değil. Şöyle diyeyim, yeni filmim bir Drakula filmi ve bu filmi yaratacak bir yapay zekâ programı hayal edemiyorum. Diyelim ki ben de bir yapay zekâ motoruyum. Gerçek bir yapay zekâ programından çok daha özgür ve aptal olabilirim. İşte benim hırsım bu: Yapay zekâ programlarından daha aptalca şeyler yapmak. 

Seyirci olarak, çağdaş Angela hakkında ne hissedeceğimizi tam olarak bilmiyoruz ve çektiği TikTok videoları da bu belirsizliği pekiştiriyor. Ataerkil kültürü “aşırı karikatürize ederek eleştirdiği” ancak filmin sonunda netleşiyor. Karakterle ilgili ne düşüneceğini bilememek seyirci açısından rahatsız edici olabilir. Bu amaçladığınız bir şey miydi? 

Dediğinizin olası yorumlardan sadece biri olduğunu düşünüyorum. Evet bence Angela’nın yaptığı şeyin eleştirel bir boyutu var. Öte yandan o kadar uçlarda bir şey yapıyor ki her yöne çekilebilir. Benim hoşuma giden de bu. Bence herhangi bir şey içinde çelişkiler barındırıyorsa ilginçtir, hatta ideolojiler için de durum böyle. Mesela diyelim ki biri Karl Marx’ın bir kitabını yüksek fiyata satıyor [Editörün notu: Filmde büyük bir şirketin toplantı masasında ‘Kapital’ başlıklı bir kitap görüyoruz, sonradan Marx’ın kitabıyla ilgisinin olmadığı ortaya çıkıyor]. Burada bir çelişki var. Paradokslar ve çelişkiler ilgimi çekiyor. İşte bu yüzden ben haiku’yu seviyorum, bu yüzden ben Zen’i seviyorum, bu yüzden ben Wittgenstein’ın felsefesini, hatta bu yüzden Brecht’i seviyorum. Ben montajı işte bu yüzden seviyorum. Montaj her zaman çelişkiler yaratır. Ve bence bu bizi daha fazla düşündürmek için önemli. 

Ayrıca kendimi eğittiğim şeylerden biri de bu. İnandıklarınızda, değerlerinizde, hayat hakkında düşündüklerinizde çelişkilerle karşılaştığınızda, onlardan kurtulmaya çalışırsınız. Çelişkilerle yaşamak kolay değildir. Çelişkilerle yaşamak için kendime meydan okumayı seviyorum, giderek daha çok. Durumun aynı anda hem olumlu hem de olumsuz olabileceğini idrak etmek… Biri aynı anda hem sağcı hem de solcu olabilir… Aynı anda hem sorunlu hem de güzel olabilir, bir şekilde sizi hayata daha fazla açabilir.

Sahnelerden birinde yaşlı Angela’nın kocası László Miske, Orban’ı desteklediğini söylüyor. Bu tür ifadeler senaryoda yazılı mıydı yoksa oyuncunun kendi görüşünü mü yansıtıyor? 

Öncelikle şunu demeliyim, kurmaca olsaydı da filmin söyleminin bir parçası olurdu. Ama bu durumda, karakteri o eski propaganda filmindeki hâlinden çıkarmak istedim. O filmde karakterler kusursuzdurlar, sadece küçük hataları vardır. Bense onları biraz daha kirletmek istedim. Bu yüzden yaşlı Angela bir noktada Romanlara karşı bazı ırkçı laflar ediyor. Kocasına gelirsek… Bunun için Romanya’daki Macarların durumunu, Transilvanya’daki Macar azınlığının zihninin nasıl çalıştığını bilmeniz gerekiyor… Biliyorsunuz Transilvanya 1918’e kadar Macaristan’a aitti ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Romanya’ya verildi. Orada çok büyük bir Macar azınlığı vardı, her zaman vardı ve Rumen yetkililer onlara iyi davranmadı, haklarını vermedi. Türklerin Ermenilere yaptığı gibi onlara karşı soykırım yapmadık ama devrimden sonra birçok kez iç savaşa çok yaklaştık. 1981 yapımı bir filmde Macar bir karaktere sahip olmak yönetmenin tabu devirici olduğunu gösterir. Bugün ise ben sahiden sadece kamerayı koydum ve Macaristan’da yaşayan oyuncuya dedim ki “Sana Orban hakkında ne düşündüğünü soracağım ve sen de ne istersen onu söyleyeceksin”. O da bunları söylemek istedi. Sorun şu ki hâlâ var olan bu milliyetçilikler nedeniyle, bazen Rumen yetkililer Transilvanya’da yaşayan bu insanları umursamıyor. Peki onları kim umursuyor? Macaristan’da Orban’ın hükümetinde oy kullanma hakları var. Dolayısıyla neden birçoğunun Orban’a, onun faşist rejimine oy verdiğini anlamak zor değil. Çünkü Romanya hükümeti Macar azınlığı umursamıyor, önemsemiyor. 

Yani diyalogların da bazıları gerçek, bazıları değil. 

Evet, ama gerçek olsalar bile kurmaca filmin bir parçası onlar da, bu yüzden kurmaca olarak kabul edilmeliler. İnsanları fikirlerinden dolayı suçlamak istemiyorum. Sorumluluk bende. Bu diyalog da filmin bütününde bir parça nihayetinde.

Geçmişin büyüsünü bozmanın bir parçası diyelim. 

Bir bakıma evet, öyle. 

Röportajlarınızda Godard’a çokça atıfta bulunuyorsunuz ama ben filmlerinizle Dusan Makavejev’in filmleri arasında da paralellikler görüyorum. Makavejev de tıpkı sizin gibi liberal kapitalizmin toplumsal tahribatından bahsederken aynı zamanda komünist partinin propaganda aygıtlarıyla tahrip edilmiş geçmişle de yüzleşiyordu. Geçmişle ilgili bazı mitleri yıkmak için sık sık arşiv malzemesine de başvuruyordu, yine sizin sıkça başvurduğunuz gibi. Makavejev mi Godard mı diye sorayım o vakit.

Oh, bilmiyorum. Bence ikisi de. Ne demek istediğinizi anlıyorum ama bence bu ikisinin ötesinde de bir düşünce hattı var sinemada. Diyelim ki Eisenstein ile başlayan, sonra Orson Welles ile devam eden, sonra Godard ile, sonra Makavejev ile devam eden, sonra Harun Farocki ya da onun gibi biriyle devam eden bir düşünce hattı. Montajın merkezde olduğu bir hat. Montajın sadece hikâyeyi ilerletmek için değil, olayları daha diyalektik ilişkiler hâline getirmek için kullanılması… Bu bakış açısından konuya yaklaştığımda bu insanların hepsi önemli.

Eğer bir filmde Godard’ın etkisi Makavejev’in etkisinden daha güçlüyse ya da tam tersiyse bunu söylemek bana düşmez. Benim için elbette Godard çok daha önemli çünkü o muhtemelen gelmiş geçmiş en büyük sinemacıydı. Makavejev de önemli. Ama bütün filmleri değil. W.R.: Organizmanın Sırları’nı çok seviyorum. Ayrıca ilk filmi Korumasız Masumiyet de iyi bir film. Dünyanın Sonundan Çok Da Bir Şey Beklemeyin’e da daha yakın. Sanırım Sweet Movie‘yi Korumasız Masumiyet’ten biraz daha az seviyorum. Sonra çok kötü bir film yaptı, Coca-Cola Kid ya da onun gibi bir şey. Makavejev önemli biri ama aynı dönemden ya da belki biraz daha sonrasından esin aldığım başka Yugoslav Kara Dalga yönetmenleri de var. Lazar Stojanović’in Plastic Jesus adlı harika bir filmi var mesela. O da büyük bir esin kaynağıdır benim için. 


Adı Geçen Filmler 

  • Angela Moves On (Angela merge mai departe, 1982)
  • The Coca-Cola Kid (1985)
  • Dünyanın Sonundan Çok Da Bir Şey Beklemeyin (Nu astepta prea mult de la sfârsitul lumii, 2023)
  • Fabrikadan Çıkan İşçiler (La Sortie de l’usine Lumière à Lyon, 1895)
  • Korumasız Masumiyet (Nevinost bez zastite, 1968)
  • Mareşalin İki İnfazı (Cele doua executii ale Maresalului, 2018)
  • Plastic Jesus (Plasticni Isus, 1971)
  • Sweet Movie (1974)
  • W.R.: Organizmanın Sırları (W.R. – Misterije organizma, 1971)

Dünyanın Sonundan Çok Da Bir Şey Beklemeyin, MUBI Türkiye’de yayında.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.