Şu An Okunan
Selcen Ergun ile Kar ve Ayı Üzerine Söyleşi: ‘Karanlık Bir Masal’

Selcen Ergun ile Kar ve Ayı Üzerine Söyleşi: ‘Karanlık Bir Masal’

Selcen Ergun’un ilk uzun metrajı Kar ve Ayı, karlar altında bir kasabaya yeni atanmış bir hemşirenin ilk günlerine odaklanıyor. Atmosfer odaklı dünyasını polisiye unsurlarıyla genişleten filmin yönetmeniyle yapım öyküsünü, faillik meselesini, biçimsel tercihlerini ve oyunculuk yönetimini konuştuk.

Söyleşi: Ekrem Buğra Büte


Advertisement
Kar ve Ayı, sert geçen kışın dışarıyla bağları tamamen kestiği bir dağ kasabasına yeni atanan hemşire Aslı’nın (Merve Dizdar) burada yaşadığı ilk günleri anlatan bir film. Önce Aslı’nın bu içine kapalı kasabada kendine bir yer bulmaya çalışmasını, daha sonra bir gece birinin ortadan kaybolmasının ardından hem Aslı’nın hem de kasabalıların yaşadıklarını takip ediyoruz. Selcen Ergun, “karanlık bir masal” olarak tanımladığı bu ilk uzun metrajında atmosfer ve ana karakter odaklı rejisini polisiye ve gerilim unsurlarıyla esnetiyor. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto’da yapan ve ardından pek çok festivalde gösterim şansı bulan Kar ve Ayı’nın yönetmeni Selcen Ergun’la bir araya geldik ve filmin ortaya çıkış biçimlerinden biçimsel tercihlere, doğa-insan ilişkisinden faillik meselesine birçok konuya uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

Klasik bir yerden başlayalım isterseniz. Bu filmi yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

Aslında uzun bir yolculuğu var Kar ve Ayı’nın. Birçok bağımsız ilk filmde olduğu gibi. Başlangıcı 2017 sonu, 2018’e dayanıyor. Filmin ortak senaristi ve uzun yıllardır arkadaşım olan Yeşim Aslan’la birlikte o dönem ufak ufak tohumlarını attığımız, üzerine düşündüğümüz bir hikâyeden ortaya çıktı. İki kanaldan besleniyor aslında. Bunlardan bir tanesi, benim, Yeşim’in ve dünya üzerinde farklı coğrafyalardan birçok kadının sıkça deneyimlediği, tam dokunulamayan ama kendisini her an hissettiren bir tür güvende olmama duygusu ve en ufak günlük karşılaşmalarda bile karşımıza çıkan erk ilişkileri dengesi. Akşam bir sokakta yalnız yürürken elinde tuttuğu anahtarın sanal korumasından güç almaya çalışan her kadının ya da mesleğini yaparken uzmanlığını erkek bir meslektaşına kıyasla tekrar tekrar ispat etmesi gereken her kadının deneyimlerini örnek veriyorum hep. Bu duyguları sadece kadınların yaşadığını da söylemiyorum. Ama bu senaryo benim, Yeşim’in ve çevremizdeki birçok kadının hikâyelerinden şekillendiği için ana karakteri de bir kadın ve onun deneyimini anlatıyor. Bununla iç içe ilerleyen ve aynı sosyolojik temelden beslenen diğer bir kanal ise son yıllarda sıkça üzerine düşündüğüm, bizim insanlar olarak doğaya ve onun tüm canlılarına nasıl davrandığımız. Kendimizi nasıl bu dünyanın merkezinde görüp aslında her şeyi kendimize hak gördüğümüz… Bu hisler, bu dertler karanlık ve masalsı bir dünyada, zamansız mekânsız karlar altında hayalî bir kasabada bir araya geldi. O küçük evrende bahsettiğim tüm güç ilişkileri, hissedilen tekinsizlik ama aynı zamanda umut ve cesaret de daha görünür oldu bizim için. 

Film boyunca değişen, dönüşen, bazen sakinlikle karaktere eşlik eden bazen de hiddetlenip sertleşen bir kış hayal etmiştim ve bu senaryoda da karakterlerden biri gibi anlatılıyordu. Selcen Ergun

Kar fikri vardı o zaman en başından beri.

Evet kar fikri başından beri vardı, hatta senaryonun ilk çalışma ismi ‘Kar’dı. Senaryo dosyası uzun süre bilgisayarlarımızda bu isimle yer aldı. Hikâyeyi kurarken, karın getirdiği iki uçlu duygu; bir taraftan sonsuz, etkileyici ve çekici olması, bir taraftan da altında ne varsa gizliyor olması bizim tematik merkezimiz oldu. Filmde bir karakterin de söylediği gibi “Şu karın da ne ayıbı varsa altında, kalkmadı gitti” ifadesi hikâye fikrinin bir parçasıydı. Sonsuzluk içinde kapana kısılmış olmak, bir boşlukta sıkışmışlık hissi bu hikâye için hep yol göstericiydi. Bir de başından beri doğanın da diğer karakterler gibi bir karakter olarak filmin içinde olması senaryonun önemli bir parçasıydı. Film boyunca değişen, dönüşen, bazen sakinlikle karaktere eşlik eden bazen de hiddetlenip sertleşen bir kış hayal etmiştim ve bu senaryoda da karakterlerden biri gibi anlatılıyordu.

Mekânı seçme kısmını sormak geliyor aklıma böyle deyince. Nasıl karar verdiniz çekim yerine?

İşin o kısmı aslında ilk etapta çok teknik çünkü tam da az önce filmin anlam katmanlarından biri olarak bahsettiğim “Biz doğaya ne yapıyoruz ve bunun karşılığında ne alıyoruz?” sorusunun cevaplarından biri olan iklim değişimi ile yüzleştik mekân araştırması sırasında. Türkiye’de daha önce kar yağışının  uzun süre devam ettiği, aylarca kar altında kalan coğrafyalarda her geçen yıl bu gün sayısı azalıyor. Kar miktarı yıldan yıla çok dengesiz, tahmin edilemiyor, hatta bazı yıllar hiç yağmıyor. Kar ve Ayı’da ise o neredeyse gerçek üstü bir şekilde sonu gelmeyen kış duygusu için filmin çekim süresi boyunca karın olabildiğince şiddetli yağması ve süreklilik göstermesi gerekiyordu. Aynı zamanda filmin mekânının doğa ile ve orman ile iç içe olması da yine senaryo gereği önceliğimizdi. Bu ikisini bir arada bulabildiğimiz coğrafyalara doğru gittik, kuzeydoğudaki yüksek dağ köylerine. Bir taraftan da bu mekânların gerçekten de kış boyunca dışarı ile bağlarının kopuyor olması, zamanda asılı kalmış gibi korunan ahşap mimarisi, soğuktan korunmak için küçücük camları olan evlerin o izole duygusu bende tam da o hayalini kurduğum zamansızlık hissine, masalsı atmosfere tekabül etti. Kendine özgü dokusu da olan hayalî bir mekân yaratmamıza olanak verdi. 

Doğa ve insan arasındaki durum bir yandan bunun bir taşra anlatısı olmasını ve şehirlinin taşrayla karşılaşma meselesini de getiriyor aslında önümüze. Türkiyeli sinema seyircisinin çok aşina olduğu, sıklıkla da tartıştığı bir konu bu. Kar ve Ayı’nın taşraya bakışı nasıl sizce?

Bir film yazarken, o an içinde olduğum duygu, sorguladığım, üzerine kafa yorduğum fikirler, kalbimden, ruhumdan, iç sıkıntılarımdan beslenen durumlar, karakterler bir hikâyede bir araya geliyor ve sonra kendi mekânını buluyor. Ve bütün dünyasını da beraberinde getiriyor. Bu hikâye özelinde dış dünyadan giderek kopan, kendi içine kapanan, ama doğa ile ve onun beklenmedik yüzü ile yakın ilişki içinde, ana karakterin sonsuz açıklık içinde kendini sıkışmış hissedebileceği bir filmik mekân gerekiyordu. Demin bahsettiğim duyguların ve durumların en basit hâli ile içine sığacağı ve ilişkilerin daha görünür olacağı bir mikrokosmos, sembolik bir evren. Kar ve Ayı hayalî bir kasabada geçiyor ama derdi kasaba ve kasaba insanı ile değil. Aslı’nın deneyimi, benim ve çevremde her yaştan, farklı coğrafyadan birçok kadının deneyimi. Kendisini sıkışmış hisseden ve de bunun karşısında dirayet gösteren, inadım inat birçok insanın deneyimi. Film sektörünün içindeki ya da beyaz yakalı çalışanların olduğu bir şirketteki karakterlerin, erk ilişkilerinin, ataerkil önyargıların Akçeken’den farklı olduğunu düşünmüyorum. O yüzden de taşraya değil insan olma deneyimine bakıyorum bu filmde. Aslı’nın gelip kendisini içinde bulduğu ve güvensiz hissettiği bu dünyadaki dinamikleri, oradaki insani zaafları ve insan doğasına ait kötülükleri sadece kasabaya ait görüp bu filmi “taşra filmi” olarak görmek bence biraz da dönüp kendimize bakmamakla ilgili. Tam da filmde Samet’in Aslı’ya dediği gibi: “Onlar da onda bunda kabahat ararlar… Hiç dönüp bakmazlar kendilerine ben ne yaptım diye…”

Atmosfer yaratma kısmına özel bir emek harcandığı da belli. Seyircinin ağırlandığı his üzerine düşünen bir film Kar ve Ayı. Bunu ortaya çıkartmak için neler yaptınız? Hem görüntü yönetimi hem de ses tasarımı ve müzik taraflarında nasıl çalıştınız?

Florent Herry çok erken bir aşamasında dâhil oldu projeye ve onunla hep konuştuğumuz birkaç şey vardı. Bir tanesi tam da bu. Toplumsal gerçekçi bir kasaba filmi atmosferi değil de daha metaforik, zaman ve mekânsal olarak tam tanımlanamayan, hayalî bir mikrokosmos yaratmak istiyordum. Bu hayalî dünyayı ve ona eşlik edecek duyguyu elimizdeki olanaklarla nasıl yaratırız sorusunu sorduk hep. Üzerine kafa yorduğumuz ikinci nokta ise doğayı bütün olarak bir karaktere dönüştürmeye, bu karakterizasyona görüntü yönetiminin nasıl katkı sağlayabileceğiydi. Doğa, bu filmin Aslı kadar, Hasan kadar, Samet kadar ana karakterlerinden biri. Doğa nasıl dönüşebilir, nasıl hırçınlaşabilir, nasıl sakinleşebilir? Karşılıklı birçok referans paylaştık ve uzun uzun sahneler üzerine konuştuk. Finalde Florent tam da bunlara hizmet eden güçlü bir iş çıkardı bence.

Görüntü kısmı tabii daha görünür herkes için ama ses dünyası maalesef özellikle Türkiye’de bence çok kenara itilen ve fark edilmeyen tarafı bu işin. Atmosferi yaratmada en az görsel dünya kadar bu filme katkısı olan ses tasarımını birlikte yaptığımız Cenker Kökten ve kendini hiç hissettirmeden sanki filmde müzik yokmuşçasına alttan alta sahnelere ruh katan müzikleri ile Erdem Helvacıoğlu‘nu da anmak gerekiyor bu noktada. Filmde görsel olarak aslında çok az hayvan var bakarsanız. Ama ses dünyasında müzikten fazla doğanın sesleri, hayvan sesleri filmin atmosferine, özellikle de metaforik dünyasına, ana karakterin doğanın içinde küçülen varlığına destek oluyor. Burada insanlar kendi ‘küçük’ dünyalarında çatışırken, gerilirken, merak ederken etraflarında belki çok daha büyük şeyler oluyor. Orada hayvanlar gece uyuyor, uyanıyor, birbirlerini yiyorlar, kavga ediyorlar yani ne oluyorsa oluyor, sizin burada gördüğünüzden daha büyük bir gerçeklik var diyor sesler bize. Bu ses katmanlarının detayları bazı sinema salonlarındaki ses sisteminin eksiklikleri nedeniyle ortadan kalkınca, filmin daha düz, doğa ile ilgili anlam katmanları eksilen bir filme, daha yatay bir karakter hikâyesine dönüştüğünü hissediyorum maalesef.

Biraz da işin hikâye tarafına doğru gelelim isterseniz. Filmde faillik meselesi önemli bir yer teşkil ediyor. Başta tamamen atmosfer ve durum odaklı görünen filmde dramatik bir kırılma yaşanıyor ve buradan itibaren filmin gidişatı da değişiyor. Hem ana karakterin hem de seyircinin bazı belirsizlik ve tereddüt alanlarında bırakıldığını görüyoruz. Bu tercihin sebebi neydi?

Gerçekten güç bir denge bu ama siz benden çok daha iyi ifade ettiniz (gülüyor). Ben polisiye, şüphe ve gerilim türlerini çok seviyorum. Kar ve Ayı bir tür filmi değil ama senaryoda biraz bu türlerin sınırlarında gezinmeye, bazen gerilim bazense küçük kasaba polisiye türüne göz kırparak ama tam olarak da bu türlerin kuralları ile kısıtlı kalmadan, kendine özgü bir sinema dili yakalamaya niyet ettik. Aslında o araçları kullanarak, derdini, gerilimi ve merakı hep koruyarak ama sakinlikle ve usulca anlatan, izledikçe genel gerilim hikâyesinin yanında alt anlam katmanları ortaya çıkaran, karakter ile birlikte seyircinin de tereddüt etmesine, kendisi hakkında da düşünmesine alan tanıyan bir film yapmak istedim. Baştan beri çoğunlukla ana karakterle, Aslı’yla kalmak bir seçimdi. Onun giderek daha fazla şüphe içinde kalması, kendisini bile sorgulaması, iyi ile kötü arasındaki sınırların geçirgen olması ve sonuçlara götüren koşulların bazen birçok müsebbibi olması senaryonun merkezindeydi hep. Mesela madem karanlık bir masal diyorum bu filme, arketipik olarak en saf kötüye yakın karakter kasap Hasan belki. Ama filmin başlarında bizim Hasan’a açtığımız bir sahne var; sadece onu, derdini, niye böyle bir adam olup çıktı biraz anlayalım diye. Ya da filmde belki en çok empati kurabildiğimiz, Samet karakteri… Benim de daha şefkatli yaklaştığım bir karakter çünkü aslında; benim doğaya dair, hayvanlara dair fikirlerimin sözcüsü gibi. Ama bu onun da kötülüğün sınırlarında gezindiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu tekinsizlik içinde kim dost kim düşman, tehlike nereden gelecek, bu tehlike bahsedildiği gibi doğadan mı, korkusu kendisinden daha büyük olan ayıdan mı yoksa Aslı’nın burnunun dibindeki insanlardan mı gelecek, yoksa gerçek tehlike Aslı’nın kendisi mi gibi soruların etrafında geziniyor film. Aslı onu sürekli arayan babasını da çok seviyor belli ki, ve kendisini en çok ona benzetiyor. Ama bir taraftan bu, babanın uzaktan uzağa onun hayatına müdahale ettiği ve bir tahakküm kurduğu gerçeğini de değiştirmiyor. 

Finalde her ne olduysa oldu ama “olup bitende herkesin payı var” büyük resmi önemli benim için. Selcen Ergun

Suçun ve suçlunun varlığı ve netliği de çok uzun süre belirsiz kalıyor tabii. Böyle polisiye tarafı olan bir hikâyede riskli bir tercih bu. Seyirciyi anlatının içinde tutmayı zorlaştırabilir. 

Evet, tam da bahsettiğim polisiye türünün ve gerilimin sınırlarında gezinme ama bir taraftan onların klasik alışkanlıklarından biraz uzak durma, onları bazen tersyüz etme dengesi hiç de kolay değil. Mesela küçük kasaba polisiyesinde ortada bir suç varsa genelde suçun peşine düşen güçlü bir dedektifin hikâyesini izleriz. Ne zaman olayı çözecek diye onu takip ederiz. Kar ve Ayı’da ise yine Aslı gibi dışarıdan gelmiş ve buranın koşullarına tam da adapte olamamış, aslında arkeoloji okumak istemiş, herkesten daha çok üşüyen, aklı sıkça dağılan bir jandarma var olayı çözmesi beklenen. Ben bu arada o kısmıyla çok eğleniyorum, o kifayetsizlik ve soruşturmanın aslında polisiye türünün beklentileri doğrultusunda ilerleyememesi, bir taraftan karakola dadanan yarasalar ile uğraşılması, silahlarını alıp ormanda Hasan’ın peşine düşen adamların birbirlerine belli etmemeye çalıştığı ayı ne zaman çıkacak tedirginliği… Sonuçta o soruşturma tüm bu nedenlerden de beklenen şekilde ilerlemiyor. Kasabalılar zaten kendi korkularının yarattığı ve tam da bu ortak korku sayesinde onları bir arada tutan ayıyı hemen suçlamaya meyyal. Böylece Aslı kendi sınırları içinde kendisi peşine düşüyor doğrunun. O doğrunun da kimi seyirci tarafından ânında anlaşılmasında, kimi seyircinin ise farklı ihtimaller arasında gidip gelmesinde hiçbir sakınca yok. Finalde her ne olduysa oldu ama “olup bitende herkesin payı var” büyük resmi önemli benim için. Samet’in  “Onlar da onda bunda kabahat ararlar… Hiç dönüp bakmazlar kendilerine ben ne yaptım diye…” lafına geri dönüyorum burada (gülüyor).

Tam da burada oyunculuk yönetimini sormak isterim. Bu ikilemde, arada kalma hâlinin yansıdığı temel yer Aslı’nın kendini sakınan, bulunduğu durumda ve ortamda ifade bulamayan yüzü aslında. Merve Dizdar’la nasıl çalıştınız bunu yakalamak için? 

Bence bu karakterin en zor tarafıydı bahsettiğiniz ve Merve inanılmaz bir şekilde altından kalktı. Aslı için bu tarz filmlerde çokça rastlanan geçmişten aktarılan bir travma ya da kaçıp gelinen ve merak uyandıran bir sır üzerinden karakteri tanımlamak yerine, onun buradaki durumuna yani film zamanı içinde yaşadıklarına odaklandık. Benim gibi, Yeşim gibi, çevremizdeki pek çok kadın gibi birisi Aslı. Bu yabancısı olduğu, dışarıyla bağları giderek kopan mekânda, gelir gelmez çatışmalı ilişkiler ile karşılaştığı ortamda, iyilik ve kötülük arasındaki o ince hatta nasıl durur, nasıl dururuz, bunu araştırmak istedik. Bu koşullarda kendini güvende hissetmek isteyecek birçok genç kadının yapacağı gibi davranıyor, kendini hemen açık etmiyor. Bu kasabadaki erk ilişkilerinin farklı biçimleri ile mücadelesinin bir paralelini de alttan alta, o zor koşullarda yapamayacağını düşünen ve geri dönmesi için baskı kuran müdahaleci bir baba ile de yaşıyor kasaba evreni dışında. Tüm bu nedenlerle Merve’nin duygularını diğer karakterlerden birkaç yüzleşme sahnesi dışında gizlemesi ama seyirciye de aktarabilmesi gerekiyordu. Filmin Sydney Film Festivali’ndeki gösterimi sonrası bir sinema eleştirmeni “Merve Dizdar gözünün içinde oynuyor gerilimi” diye bir yorum yaptı. Bu Merve ile çalışırken konuştuğumuz bir noktaydı ve görünür olması çok hoşuma gitti. Tüm derin duyguları içinde toplayıp göstermeciliğe kaçmadan, ta gözünün içinde hissettirmek…

Yaklaşık bir yıllık bir festival sürecinin ardından film vizyona giriyor. Nasıl geçti bu süreç sizin için?

Uzun bir yolculuk bu ve her aşamasında aslında bambaşka güçlükler, savaşlar, heyecanlar ve mutluluklar arasında gidip geldiğim ve insan psikolojisine dair çok şey öğrendiğim bir süreç oldu. Bu ilk uzun metrajlı filmim ama 2010’dan beri farklı alanlarda yönetmenlik yapıyorum. Bağımsız film ise uzun bir maraton ve her sabah yeniden uyanıp gücünü toplayıp yola devam etmeyi gerektiriyor. Dönüp bakınca en çok zorlandığımız anlar ileride bizim güçlü taraflarımız oluyor. Toronto’daki dünya prömiyerinin ardından Türkiye dışında Palm Springs, San Francisco, Hamburg, Sydney, Brüksel, Şanghay, Kuala Lumpur gibi dünyanın pek çok yerinde seyirci ile buluştuğumuz uzun ve keyifli bir festival yolculuğu oldu. Türkiye’de vizyona girerken de bu festival yolculuğu hâlâ devam ediyor. Londra ve Berlin’de de olacak mesela yakında. Bir de HBO Europe’ta da seyircisiyle buluşacak kısa süre sonra. 

Vizyon için heyecan var mı peki?
Filmin merak, gerilim tarafının festival seyircisi dışında da nasıl karşılık bulacağını merak ediyorum diyebilirim. Bir de tamam artık bu film yuvadan uçtu, artık ben de başka projelerle daha fazla ilgilenebilirim duygusu da hiç fena gelmiyor (gülüyor).


Kar ve Ayı, Başka Sinema salonlarında vizyonda.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.