Şu An Okunan
Selman Nacar ile İki Şafak Arasında Üzerine Söyleşi: ‘Bu Köhnemiş Sistemi Anlatmak’

Selman Nacar ile İki Şafak Arasında Üzerine Söyleşi: ‘Bu Köhnemiş Sistemi Anlatmak’

Selman Nacar

İki Şafak Arasında, küçük bir kentte yaşanan bir iş kazası sonrası gelişmeler üzerinden günümüz Türkiye’sinin toplumsal yapısına, sınıflar arası ilişkilerine ve ahlaki çelişkilerine eleştirel bir bakış atıyor. İlk uzun metrajıyla çok sayıda ödül kazanan Selman Nacar senaryonun yazım süreciyle, filmin tematik çerçevesiyle ve yaptığı biçimsel tercihlerle ilgili sorularımızı yanıtladı.

Söyleşi: Berke Göl

Kuyu (2015) ve Eşik (2016) gibi kısa filmleriyle adını duyuran Selman Nacar’ın ilk uzun metrajı İki Şafak Arasında (2021) dünya prömiyerini geçtiğimiz sonbaharda San Sebastián Film Festivali’nde yaptı, ardından Torino Film Festivali’nde En İyi Film ödülüne layık bulundu. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü dâhil dört ödül kazanan film, babasının tekstil fabrikasında abisiyle birlikte yöneticilik yapan Kadir’in (Mücahit Koçak), fabrikada yaşanan bir iş kazasının ardından kendini karmaşık bir olaylar silsilesinin ortasında bulmasını, bağlı olduğu toplumsal yapının ve değerler sisteminin kendisini bir anda gözden çıkarabileceğini fark etmesini ve düzenin çarkları tarafından öğütülmeden acil kararlar almak zorunda kalmasını konu alıyor. İlk filminde olgun bir işe imza atan Selman Nacar’la senaryonun yazım sürecini, tasvir ettiği dünyaya ve başkarakterine nasıl baktığını, filmin biçimsel yaklaşımını şekillendirirken nelere dikkat ettiğini konuştuk.

İki Şafak Arasında

Önce hukuk sonra sinema eğitimi aldınız, ardından kısa filmler çekerken bir yandan da yapımcılıkla uğraştınız. İlk uzun metrajınızı yazıp yönetmenize uzanan süreci kısaca anlatır mısınız?

Hukuk fakültesinde okuyan bir öğrenciyken filmler yapmak istediğimi keşfettim diyebilirim. Sonra da iki bölümde birden okumaya başladım ve lisans eğitimimi tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi’nden Yönetmenlik/Yazarlık alanında MFA kabulü aldım ve New York’a taşındım. Orada geçirdiğim beş yıllık süreçte dört kısa film çektim ve aynı zamanda iki uzun metraj filmde yapımcılık yaptım. Bir taraftan da İki Şafak Arasında’ya hazırlanıyordum. Berlinale Talents, First Films First gibi programlara katıldım, aynı zamanda pek çok uluslararası platformda projeyi geliştirme imkânı buldum. Columbia’daki son senemde Türkiye’ye dönüp film için hazırlıklara başladım. Aslında filmi çok küçük bir ekiple bitirme projesi olarak çekmeyi planlıyordum ancak Fransa, İspanya ve Romanya’dan yapımcılar senaryoyu beğendi ve kendi ülkelerinden fon buldu. Böylelikle filmin çok ortaklı bir yapısı oldu. Filmi 2019’un Temmuz ayında dört haftada çektik. Kurgu sürecinin sonuna geldiğimizde ise pandemi başladı ve post prodüksiyon uzun bir sürece yayıldı. Dünya prömiyerini ise 2021’in Eylül ayında San Sebastián Film Festivali’nde gerçekleştirdik.

Yönetmenlere ilk filmlerinde iyi bildikleri bir şeyi anlatmaları salık verilir genellikle. Siz de İki Şafak Arasında’yı doğup büyüdüğünüz Uşak’ta çektiniz. Hikâyenin nasıl ortaya çıktığına ve senaryonun yazılma sürecine dair neler söylemek istersiniz? Başından beri önceliğiniz küçük kenti ve buradaki sosyal, sınıfsal ilişkileri işleyen bir öykü anlatmak mıydı, yoksa çıkış noktası Kadir karakteri ve onun öyküsü müydü? Küçük kent hayatıyla ilgili kişisel deneyimleriniz, gözlemleriniz nasıl besledi senaryoyu? 

Bu önermeye katılıyorum ancak bu başınızdan geçen veya doğrudan yaşadığınız bir şey olmak zorunda değil diye düşünüyorum. Bugüne kadar yazdığım, çektiğim hiçbir projem bu anlamda otobiyografik değil. Ancak, bir hikâyeyi iyi anlatabilmek için içselleştirmeniz gerekiyor. Ben de duyduğum, okuduğum veya gözlemlediğim ve beni çok etkileyen meseleler üzerine gidiyorum genelde.

Bir de açıkçası bir filmi tasarlarken rasyonel bazı sebepler olduğu gibi içgüdüsel bazı yaklaşımlar da oluyor. Bu süreçte kafamda dönen birkaç meseleyi söyleyebilirim. Bunlar bir şekilde bir araya gelip hikâyeyi oluşturdu. Öncelikle ben karakterden yola çıkarak yazmayı seven birisiyim. Bir labirente girip, sürekli yollar kapandığı için çıkışı bir türlü bulamayan, sıkışmış bir karakter düşlüyordum. Özellikle hukuk fakültesinde bulunduğum yıllarda hukuk, adalet, vicdan, ahlak gibi kavramlar üzerine okuma fırsatım oldu. Bu yüzden filmde geçen meseleler üzerine, hikâyeden bağımsız ve kavramsal olarak, önceden beridir düşünüyordum. Ayrıca, çok kısa bir zamanda insan ilişkilerinin nasıl değişebileceğine dair gözlem yapan da bir film yapmak istedim. Sinematografik açıdan da çok uzun planlarla karmaşık mizansenler oluşturabileceğim bir film yapmak istiyordum. Tabii en önemlisi de duyduğum bazı yaşanmış olaylardan çok etkilendim. İki Şafak Arasında tüm bunları kapsayıcı bir hikâye olarak doğdu ve kendime sorular sorarak da geliştirdim diyebilirim.

Küçük kent hayatına dair gözlemlerim ise hikâyeyi şekillendirirken çok önemli katkılar sundu tabii. Ben Uşak’ta doğdum ve çok uzun yıllar orada yaşadım. O yüzden oradaki ilişkileri iyi biliyorum diyebilirim. Bir de İstanbul’da ve taşrada, köyde çekilen çok film var. Ama Uşak gibi arada kalmış şehirlerde geçen filmler nispeten daha az. Buradaki dokuyu filmin atmosferine işlemek de beni çok heyecanlandırıyordu. Nihayetinde bu hikâyenin ancak böyle bir şehirde geçebileceğini düşünüyorum.

İki Şafak Arasında

Türkiye prömiyerini yaptığı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden bu yana, filmin adı hem tematik hem de biçimsel olarak en çok Romanya Yeni Dalgası ve çağdaş İran sinemasıyla birlikte anılıyor. Siz bu akımlardan örneklerle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? İlham kaynaklarınızdan bahsedebilir misiniz?

Her hikâyeye biricik bir yerden yaklaşmaya çalışıyorum. Bu anlamda da kendi arayışında olan bir insanım. Tabii ki izlediğimiz okuduğumuz hemen her şey bizde bir iz bırakıyor. Benim şöyle bir şansım vardı, yüksek lisans yıllarımda farklı ülkelerden gelen sinemacılarla birlikte birçok projede yer aldığım için farklı tarzlar deneyimleyebildim. Bahsettiğiniz akımlarla hem hikâyelerin geçtiği coğrafya hem de yaklaşım olarak daha derin bir bağ kurabildim diyebilirim. Özellikle Romanya Yeni Dalgası’ndaki kamera ve ışık kullanımı, İran sinemasındaki karakterlerin çok yönlü ve derinlikli hâllerini seviyorum. Ayrıca Fransa’daki gerçekçi sinema yaklaşımları da beni seyirci olarak etkileyen anlatılar. Ancak, özünde bu akımlara öykünen değil, hikâyenin geçtiği toprakların dinamikleri anlamaya çalışan ve bundan güç alan, bu anlamda buralı olan, ama bir taraftan da mekânsız bir film yapmak istedim diyebilirim.

Olay örgüsüne baktığımızda, tek bir güne sığdırması kolay olmayan birkaç kanal var: Fabrikadaki kaza, hukuki süreç, aile içi dengeler, Kadir’in sevgilisinin ailesiyle tanışma yemeği… Tüm bunları tek bir güne sığdırmaya nasıl karar verdiniz? Senaryo sürecinde bu anlamda nasıl zorluklarla karşılaştınız?

Filmi ilk tasarlamaya başladığımdan beri zaman meselesi benim için birçok açıdan önemliydi. Filmin ismi de hem zamanı hem de sıkışmışlık duygusunu vurgulamak için İki Şafak Arasında zaten. Öncelikle insanların kısa zaman dilimlerinde önemli meselelerle karşılaştığında nasıl tepkiler vereceğini ve ne kadar değişeceğini ya da değişemeyeceğini gözlemlemek istiyordum. Ayrıca, ritmi yüksek bir film yapmak istedim, ki seyirciden şu âna kadar aldığımız tepkiler de bu yönde, bir taraftan da seyirci geçen zamanı da hissetsin istedim. Bu yüzden de tüm sahneleri kesmeden, tek bir plan şeklinde çektim. Böylelikle karakterlerle beraber her ânı reel bir şekilde deneyimleme imkânı buluyor seyirci. Bu şekilde tasarlamamdaki en önemli sebeplerden biri de seyircinin olaya tanıklık etmesini sağlamaktı. Bunu desteklemek için de kamerayı objektif bir yere konumlandırdım. Diyaloglar, mizansen, oyuncuların performansları da buna uyumluydu. Tek plan çekildiği ve kurguda alternatif bir kesme yapma imkânı olmadığı için de bu akıcılığı çekim sırasında bulmak zorundaydık. Bu yüzden de çok prova yapıp çok sayıda tekrar aldık. Son olarak da seyircisi yerine düşünen bir film olmasın istedim. Bu anlamda filmin seyirciyi bu sürece dâhil etmesi ve tartıştığı meseleleri seyirciyle paylaşması, bu yüzden de filmin kendini her şeyi bilen ve cevap veren bir yere konumlandırmaması önemliydi.

Bunu senaryo aşamasında yapmak tabii ki kolay görünmüyor ancak benim için süreç çok organik ilerledi. Aslında gerçekten karakter o anda ne yapardı ve nereye giderdi gibi sorular sorup, onun peşinden gittim diyebilirim. Hayatta biz ne yapacağımızı bilmediğimizde karşımızda birçok ihtimal doğar ve karmaşık görünür. Ancak geriye baktığımızda ise olayların sanki tek bir şekilde gerçekleşme ihtimali vardır gibi hissederiz. Biraz böyle bir durum olsun istedim. Bir de son olarak, genelde filmlerde, bir dramatik andan diğerine kesilir ve aradaki ânı seyircinin doldurması beklenir. Ben ise o arada geçen sürece odaklanan bir film yapmak istedim. Örneğin, hastaneye gittikleri sahneden sonra fabrikaya avukatla dönseler, neden avukatın ofisine gitmedik demeyiz. Ama bu filmde onun görülmesinin önemli olduğunu düşündüm. Aynı şekilde lokumcu sahnesi de böyle. Özetle sonuca değil, sürece odaklanan bir film yapmak istedim diyebilirim.

İki Şafak Arasında

Film boyunca Kadir’in yanından hiç ayrılmıyoruz. İzleyicinin olayları hep Kadir’le birlikte deneyimlemesi, meselenin özündeki ahlaki sorularla hep Kadir’in bakış açısı üzerinden karşılaşması tercihinize dair neler söylemek istersiniz?

Seyircinin bu hikâyeye tanık olmasını ve filmde sorduğum soruları kendine sormasını istiyordum. Bu yüzden de tek planlarla zamanı hissettirmeye çalıştım ve objektif bir kamera kullandım. Bu anlatıya en uygun karakter de Kadir’di. Ayrıca, film gerçekçi bir yaklaşımla, olayları çıplak bir şekilde anlatıyor. Kadir’in de gerçek bir karakter olduğunu düşünüyorum. Kadir’in içine düştüğü ahlaki meselelerle ilgili düşünceler, izleyicinin kendi bakışı ve yargısıyla yakından ilişkili. Bu da sinemanın, sanatın en güçlü olduğu alan bence. Bir matematiksel formül gibi değil, farklı tepkiler doğurabilecek bir derinlik, zenginlik… En önemli sebep ise bu köhnemiş sistemi anlatmak için dışardan ve didaktik olma ihtimali olan bir yöntem yerine bağırmadan, içeriden bir yerden anlatılmasının daha uygun olduğunu düşünmem. Bir arkadaşım, benzer bir mesele üzerine konuşurken Engels’in ‘Sanat ve Edebiyat’ kitabında bir romancıya politik romanının ne olduğuna dair yazdığı mektuplardan bahsetti. Engels orada ‘propaganda romanı’ ile ‘ideolojik roman’ın ayrımını yaparken ‘ideoloji’nin ‘durum ve eylemlerle’ verilmesi gerektiğini, diğerinin propaganda olacağını söylüyor. Aslında buna denk düşen bir yerde olduğunu düşünüyorum filmin. Özetle, sistemin nasıl işlediğini göstermek, çarkların nasıl döndüğünü, öğüten dişlerin kendisini göstermek ve bunu bütün çıplaklığıyla anlatmak istedim. Böyle bir anlatının bu meseleyi tek boyutlu değil, katmanlı gösterdiğini de düşünüyorum. Yani “bu budur” demek yerine, “bu mudur?” demek… Ağlatmak yerine mide bulandırmak… Çünkü bence birisi gelip geçici, birisi kalıcı bir his. Derin bir dönüşüm için bu tarz bir sorgulamaya ihtiyaç var. Ayrıca diğer türlü anlatının çok örneği olduğunu düşünüyorum. Çok güzel örnekleri de var. Ama bunun farklı ve kapsayıcı bir eleştiriye kapı aralama ihtimali olan bir anlatı olduğunu düşünüyorum.

Film bir yandan günümüzün taşra üst orta sınıfına, muhafazakâr aile yapısına dair keskin gözlemlerde bulunuyor, bir yandan da izleyiciyi iyilik/kötülük ekseninde tartabileceği daha evrensel, vicdani bir açmazla karşı karşıya bırakıyor. Sizce bu iki bakış arasında nasıl bir denge var?

Bahsettiğiniz gibi muhafazakâr aile yapısına dair eleştiriler var. Oradaki ilişkileri, işleyişi gösteriyor film. Bu yapı içerisinde aile kavramı ne kadar kutsallaştırılsa da sermaye ilişkileriyle karşı karşıya geldiğinde içinin ne kadar çabuk boşalabileceğini görüyoruz. Zaten film sınıfsal ilişkilerine, ezen ve ezilene, sermaye sahibi olan ile olmayan arasındaki farka da temas ediyor. Sanırım bu, filmin sizin bahsettiğiniz evrensel bir açmaza dokunmasına izin veriyor. Çünkü bu sadece taşranın da değil, tüm dünyanın problemi. Bu yüzden de filmin merkezinde fabrika var ve finale geldiğimiz noktada karakterle ilgilenmek yerine, bir adım geri çekilerek büyük resme bakmaya çalıştım. Bunun temel sebebi de bu acıları öğüten çarkların dönmesine, yani sistemin kendisine bakmaktı. Film makine görüntüleriyle başlayıp, yine makine görüntüleriyle bitiyor. Ancak, filmin başında kullandığım görüntüleri daha ferah planlardan seçerken, sonunda makinelere çok yaklaşıp, sanki onları dişleri olan bir canavarmış gibi göstermek istedim. Aslında fabrika değişmedi ama değişen bizim algımız. Film bozulduğu için duran bir makineyle başlayıp, çalışmaması gerekirken dönmeye devam eden bir makineyle bitiyor. Çünkü sistem böyle. Filmde geçen bir günde birçok insana dokunan olaylar yaşanıyor, ancak hayat tüm acılara rağmen devam ediyor. Özetle odaklandığım nokta buydu.

İki Şafak Arasında

Filmin ritmi, büyük ölçüde uzun planlar üzerine kurulu. Kamera çoğu zaman sabit duruyor ya da küçük hareketler yapıyor. Pek çok planda ayrıntılı, karmaşık bir koreografi var. Böyle bir estetiği benimsemeye hangi noktada karar verdiniz? Çekimler sırasında zorlandığınız ya da bu üslupsal kararınızı sorguladığınız anlar oldu mu?

Daha önceki sorularda da belirttiğim sebeplerden dolayı en başından beri filmi böyle çekmek istiyordum. Bu yüzden senaryoyu yazarken buna hep dikkat ettim. Tek plan çektiğinizde kurguda sahne içinde kesme yapma imkânı olmadığı için, bazı sahnelerin uzaması ya da kısalması gibi kararları senaryo sürecinde vermem gerekiyordu. Bu yüzden de daha oyuncular bile dâhil olmamışken tüm sahneleri canlandırıp, ritim duygusunu anlamaya çalışıyordum. Bu kararımı önce görüntü yönetmenimiz Tudor’la (Vladimir Panduru) paylaştım. Filmin her sahnesini tek planlarla çekmeye karar verdiğimi söyledim ve sette bu riski almaktan çekinirsem bu yaptığımız konuşmayı hatırlatmasını rica ettim. O da benimle hemfikirdi. Eğer buna cesaret edemeyip filmi istemediğim gibi çekersem, başarılı bir sonuç bile çıksa mutsuz hissedecektim.

Çekimlerin galiba üçüncü günüydü ve çok uzun bir sahne çekiyorduk. Sette bulunan yakın bir arkadaşım beni eğer bu sahneyi de tek plan çekersem geri dönüşü olmayacağını söyledi. O anda gerçekten korktum ama fikrimden vazgeçmedim. Bundan yapımcıların da haberi yoktu. Acaba kötü bir sonuç çıkarsa bu benim son filmim mi olur diye bir endişeye kapıldım. Sonra da eğer son filmimse, gerçekten istediğim gibi çekmeliyim diye bir rahatlık hissi geldi. Ve filmi böyle bitirdik. İstediğim oyunu almak için çok tekrar yaptık ama aldığımız zaman da bitirip devam ettik, hiç alternatife yönelmedim. Ancak, filmi çekerken bir taraftan sette kurgu yapılıyordu. Bu anlamda kontrol ede ede ilerledik diyebilirim. Tekrar çektiğimiz, çıkardığımız ya da eklediğimiz sahneler oldu çekim esnasında. Bu anlamda da çok organik bir süreç oldu diyebilirim. Geriye dönüp baktığımda iyi ki böyle yapmışım diyorum çünkü anlatmak istediğim hikâye ile bu biçimin bir uyumu olduğu görüyorum.

İki Şafak Arasında dünya prömiyerini San Sebastián Film Festivali’nin ‘Yeni Yönetmenler’ bölümünde yaptı, ardından pek çok festivalden ödüllere döndü. Filmin uluslararası yolculuğu nasıl geçti? Filmin yurtdışı ve yurtiçinde algılanışı arasındaki farklar ve benzerlikler hakkında neler söylemek istersiniz?

Yurtdışında ciddi bir ilgi oldu filme. Birçok ülkede gösterildi, ödüller aldı, yakında Fransa ve İspanya gibi ülkelerde vizyona girecek. Bu da filmin temas ettiği meselelerin ne kadar evrensel olduğunu gösteriyor diye düşünüyorum. Benzer dertleri yaşıyor aslında insanlar. Filmin zamansız/mekânsız anlatısının, yüksek tempolu ve akıcı bir hikâyesi olmasının da bunda etkisi olabilir. Ayrıca gittiğim ülkelerde filmi çok genç insanların da, yaşlı insanların da takip ettiğini gördüm. Geniş bir kitleye hitap etmesi de galiba önemliydi. Bu anlamda genel itibariyle filme benzer tepkiler geldiğini söyleyebilirim. Filmin meselelerine daha hassas olan mesela İspanya, İtalya, Brezilya, Peru, Sırbistan gibi bazı ülkelerde ise filmle daha derin bir bağ kurulduğunu, filmin oradaki seyirciye daha çok dokunduğunu da hissettim.


İki Şafak Arasında, 22 Ocak Cumartesi gününden itibaren MUBI Türkiye’de gösterimde.

-->
© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sepetim
Sepetiniz boş.