Şu An Okunan
Serra Ciliv ve Pelin Turgut ile söyleşi: Kılcal Damarlardan

Serra Ciliv ve Pelin Turgut ile söyleşi: Kılcal Damarlardan

Altyazı’nın yaşıtı ve yol arkadaşı !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin direktörleri Serra Ciliv ve Pelin Turgut, CGV Mars Entertainment Group tarafından Ekim ayında görevden alındılar. !f’in on yedi yıllık yolculuğunu ve bugüne uzanan süreci anlatan Ciliv ve Turgut, yeni şeyler yapma konusunda heyecanlılar.

Söyleşi: Berke Göl, Fırat Yücel
Fotoğraf: Ali İhsan Elmas

Geçtiğimiz ay, gelen kutularımıza düşen bir mektupla sarsıldık. !f istanbul Bağımsız Filmler Festivali’ni kuran ve on yedi
 yıl boyunca sürdüren Serra Ciliv ve Pelin Turgut, !f markasının yasal hak sahibi CGV Mars Entertainment Group tarafından direktörlüklerinin bir ihtarnameyle sona erdirildiğini yazıyorlardı. Bir festivalin fikrini oluşturan, onu yoktan var eden, onunla özdeşleşen kişilerin etkinlikle ilişiğinin bu şekilde kesilmesi, Türkiye gibi baskı coğrafyalarında dahi çok sık görülen bir şey değil. Bu sarsıcı gelişmenin ardından sinema dünyasının yolu !f’ten geçen birçok ismi bir araya gelerek, CGV Mars Entertainment Group’un CEO’su Dongwon Kwak’a bir mektup yazdılar ve !f istanbul’un “kurucuları arasında Serra Ciliv ve Pelin Turgut’un da yer alacağı bir vakıf, dernek veya benzeri bir yapıya devredilmesi” yönündeki taleplerini dile getirdiler. Festivalin iki kurucusuyla
bir araya geldiğimizde, Mars’ın bu talebe olumsuz yanıt vermesini bekliyorlardı ve ilerleyen günlerde beklenen oldu. Mars, festivali kendi bünyesi içinde düzenleyeceğini açıklıyor ve festivalle ilgili tüm gelişmelerden kamuoyunu düzenli olarak bilgilendirme sözü veriyordu. Oysa Mars’ın !f’i alışıldığı üzere Şubat değil Mayıs ayında yapacağı haberi dahi yeteri kadar duyurulmadı; gençlerle ve sivil toplumla kurduğu
sıcak ilişkiyle tanınan !f, belli ki artık kapalı kapılar ardına itiliyordu. Serra Ciliv’den ve söyleşimize Londra’dan canlı bağlanan Pelin Turgut’tan markanın yasal sahibi sermaye grubuyla yıllar içinde kurdukları ilişkinin iç yüzünü dinlerken, bu sıcak gündemden uzaklaşabildiğimiz ölçüde, !f’in tarihine de uzandık. Mektuplarında “bizim için yeni yollara çıkma zamanı” diyorlardı, yolları açık olsun, özerk olsun.

!f’in direktörleri olarak görevinize son verilmesine uzanan süreçte neler yaşandığını sizden dinleyerek başlayalım isterseniz.

Pelin Turgut: Biliyorsunuz, bundan iki sene önce Mars Entertainment, Koreli CGV grubuna satıldı ve bütün yönetimi değişti. Onlar açısından o ilk sene sanıyoruz ki Türkiye’ye alışmakla, ne yaptıklarını anlamakla geçti.
!f istanbul’un çok da farkında değillerdi. Sonra 2018’in başında yine yönetim değişikliği oldu, yeni bir CEO atandı, biz de bu CEO’yla bir toplantıya davet edildik. Neler yaptığımızı anlattık ama bir şekilde bu CEO’nun bizden hoşlanmadığını hissettik. Kısa bir süre sonra da bu yılki festivali yaptık. Yıllardır süregelen ortaklığımızın birtakım gelenekleri vardır, yönetim etkinliklere katılır normalde, basın toplantısı beraber düzenlenir. Yeni yönetim hiçbir etkinliğe katılmadı. Bir süre sonra, bize yönetimin alt kademelerinden duyumlar gelmeye başladı. Neden böyle bir otonomimiz olduğu sorgulanıyordu, başımıza buyruk işler yapıyor gibi görünüyorduk onlara. Festivali yapmamayı ya da bir Türk filmleri festivali gibi yapmayı düşündüklerini duyuyorduk. Tabii bunun üzerine üst yönetime !f’in önemini nasıl anlatırız, nasıl bir orta noktada buluşuruz diye düşünmeye başladık. Toplantı taleplerimize, mesajlarımıza hiçbir yanıt alamadığımız için bir yandan avukatlarla da görüşmeye başladık. Muhatap alınmamak çok garip bir duygu. Bizim işimiz Mayıs ayında Cannes Film Festivali’yle beraber başlar. Bu yıl başlayamadı ve yaz büyük bir belirsizlikle geçti. Sonra geçtiğimiz haftalarda bir ihtarname geldi. “Resmî olarak festivalle ilişiğiniz kesilmiştir, markamıza ait elinizde ne varsa üç gün içinde teslim edin” diyordu özetle.

Son dönemde iktidarın LGBTİ+ filmlerinin gösterimlerini engellemeye çalışması malum. Benzer bir durum Kürt filmleri için de geçerli. !f’te de yıllardır Gökkuşağı gibi bir bölüm var, ayrıca Kürt sinemasına da alan açılıyor, politik belgeseller gösteriliyor. Dolayısıyla pek çok insanın aklına, yönetimin bu kararının siyasi bir boyutu olup olmadığı sorusu geldi.

Serra Ciliv: Yeni yönetimin bizim otonomimizden rahatsız olduğu ve festivali sevmedikleri yönünde duyumlar aldık sadece, o yüzden daha fazlasını söylersek spekülasyon yapmış oluruz. Bizimle iletişime geçmemelerinin bir sebebi de buydu belki de.

AFM’yle yola çıktığınız dönemden bugüne uzanan süreci, ortaklığınızın hukuki boyutuna da değinerek, kısaca anlatabilir misiniz?

PT: Biz 2000’lerin başında rave gibi büyük underground etkinlikler düzenliyorduk. AFM’de çalışan bir arkadaşımız, yeni yönetimin bir film festivali yapmak istediğini söyledi ve “sizi önereyim mi?” diye sordu. Bir film festivali projelendirdik ve AFM sinemalarıyla birlikte yola çıktık. Onlar salonları veriyorlardı ve festivalin sponsor bulamaması durumunda finansal riski üstleniyorlardı. Ama biz her zaman sponsor bulduk. !f o anlamda hep kendi kendini döndüren bir festival oldu. 2002’de düzenlenen ilk festivalde AFM finansa da destek verdi. Fikrin ve içeriğin yaratıcısı olduğumuz için, isim hakkını biz aldık. İkinci sene AFM yöneticileri “bu böyle olmaz; finansal riski biz üstleniyoruz, salonları veriyoruz, ev sahipliği yapıyoruz, dolayısıyla o isim bizim” dediler. Bu arada biz daha yirmi beş yaşındayız, fazla yol yordam bilmiyoruz. Bir yandan da işin finansal riskini hakikaten üstleniyorlardı, dolayısıyla ısrarlarına karşı koyamadık. Festivali yapmaya devam etmekti esas önemli olan, o dünyayı büyütmek bize
çok iyi geliyordu. Sonuçta isim hakkını onlara verdik. Serra’nın “o iki genç kadına hiç kızasım yok çünkü o sırada ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı” diye bir cümlesi var şu sıralar. Hakikaten o sırada bir pazarlık gücümüz vardıysa bile biz bunun farkında değildik. Ondan sonra da öyle devam ettik. Her zaman bir kaygı vardı tabii ki fakat zamanla !f bir marka olarak büyüyünce, kendine belirli bir yer edinince, biz de her yerde !f’in yaratıcıları olarak anıldıkça rahatladık bir anlamda.

Sonra biliyorsunuz AFM, Mars’a satıldı. Bu bizim
için çok verimli bir adım oldu çünkü Mars’ın sahipleri Menderes (Utku) ve Muzaffer (Yıldırım) !f’e çok kıymet veriyorlardı. Belki de ilk defa çok saygı gördüğümüzü hissettik. Bize kıymetli bir alan açtılar. İş Bankası o sayede ortak oldu, büyüyebilmemize vesile oldu, üç şehre gidebilmemizi sağladı. Sonrasında da Mars, CGV’ye satıldı. Özellikle o satış evrelerinde “markayı bize verin” diyorduk ama !f fazlasıyla değerli bir marka hâline gelmişti artık. Bugün yaşananlar bir yanıyla en baştan öngörülebilir şeylerdi ama bir yandan da hiçbir zaman işin buraya kadar geleceğini düşünmedik biz.

!f en başından beri yerel derneklerle, sivil toplumla, LGBTİ+ örgütleriyle yakın ilişkiler kuran, ortaklıklar geliştiren, atölyeler, paneller düzenleyen bir festival oldu. Bir yandan da, özellikle 2010’daki AFM-Mars birleşmesinden sonra ülkedeki dijital salonların yarısından fazlasına sahip olan, dünyada eşi benzeri olmayan bir tekelle çalışıyordunuz. Bu çelişkili durum sizin sivil toplumla, derneklerle ilişkilerinizi ne yönde etkiledi?

SC: Biz herkesle içerik üzerinden çalışıyorduk. Bütün ortaklıklarımız fikirlerden çıkıyordu. Bu sürecin herhangi bir noktasında artık bizimle çalışmak istemediğini söyleyen bir STK ya da bir ortak hatırlamıyorum – Altyazı dışında. Bunu bu şekilde ortaya koymak benim için önemli çünkü çok güzel ortaklıklarımız oldu yıllar içinde. Hatırlarsınız, toplantılarımız da çok güzeldi, ortaya çıkan fikirler hep daha çok insana ulaşmaya, farklı kitleleri bir araya getirmeye odaklanıyordu… Bu anlamda yıllar içinde hiçbir ortağımızdan baskı görmedik. Bu süreçte festivalin Gökkuşağı bölümü çok büyüdü, Gökkuşağı Partisi büyüdü. Aşk & Başka Bi Dünya Yarışması’nı başlattık, orada farklı platformlardan aktivistleri bir araya getirebilmeye başladık. İkinci bir yarışma başlatabilmemizi sağlayan şeylerden biri de İş Bankası gibi bir sponsorumuzun olmasıydı. Sonuçta olan oldu, gerçekten de uluslararası sermayeden kaynaklanan bir bitiş oldu belki de. Ama on yedi yıl boyunca biz kapımızı herkese açık tuttuk. Sinemacılar da bizi reddetmediler, bize çok iyi baktılar. Dünyanın en güzel sinerjilerinden birini yakaladığımızı düşünüyorum.

Geldiğimiz noktada, festivalin yaratıcıları olarak deyim yerindeyse tasfiye edilmiş durumdasınız ve bir marka olarak !f’in isim hakkı onların elinde. Bu açıdan baktığımızda, bundan sonrası için !f’i nasıl bir müşterek alan olarak kabul edebiliriz?

SC: Bu soru çok önemli, biz de günlerdir bunu düşünüyoruz. İhtarnamenin bize ulaşmasıyla basın açıklamasını yapmamız arasındaki bir hafta çok yoğun duygularla, yasla, öfkeyle, isyanla geçti. Şimdi, biraz evvel bahsettiğim ilişkilerin güzelliği ortaya çıkmaya başladı. On yedi yıldır birbirimizi beraber tuttuğumuz o alanın içinde “!f rüyası” diye bir şey ortaya çıkmış, onu görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde kimi yönetmenler önderliğinde yapılan açıklama da biraz öyle geliyor bana. CGV’nin dönüp isim hakkını gerçekten bir derneğe ya da benzer bir yapıya geçirebileceğine doğrusu inanmıyorum. Ama bu konuda büyük bir şirketi sorumlu tutan bir yönetmenler topluluğu olması önemli. İkincisi, !f’in o yönetmenlerce “güvenli bir ortak alan” olarak tanımlanması bana çok kıymetli geliyor. Üçüncüsü, bir talep var orada, bir taahhüt isteği var. O taahhüt isteğinin ardında yatan bir rüya var. Evet, marka CGV’de. Marka zaten baştan beri AFM’deydi ve bu zaten bizi her sene yeniden kaygılandıran bir şeydi. Ama ben bugün “peki ama şimdi !f nerede?” sorusuna “hepimizin içinde” diye cevap veriyorum. Açıklamamızı yaptığımız 15 Ekim’den beri dünyanın her yerindeki ortaklarımızdan, buradaki sinemacılardan, izleyicilerden öyle mesajlar alıyoruz ki… O filmlerin, orada tuttuğumuz alanın, yaptığımız muhabbetlerin hiçbiri boşa gitmedi. Her biri bizim içimizde. Evet, uluslararası sermayenin yaptıkları üzerinden kalbimiz kırık bir şekilde sistem analizi yapmaya çalışabiliriz, bundan sonra bu sisteme nasıl karşı çıkacağımızı konuşabiliriz. Ama benim daha çok durmak istediğim yer tüm bu on yedi yıl boyunca bir araya geldiğimizde ortaya çıkan fikirler, ortaya çıkan üretim, ortaya çıkan rüya… Bunun içinde İş Bankası da var, Altyazı da var, Filmloverss da var, her tür sivil toplum kuruluşu da var, Lambda da var. Kısacası bu soruları çok iyi anlıyorum, herkesin kimlerle bağları olduğu sorusunu makro bir seviyede sormak tabii önemli ama bundan sonrası için bize güç verecek olan şey başka bir şey. Kendi kozalarımızda yeniden bir şeyleri düşünmek zorunda olduğumuz bu zamanda, hikâyeyi yepyeni bir yerden yazmaya başlamamız gerekiyor.

Tüm bağımsız sinema ortamı ciddi bir yara aldı bu süreçte; bağımsız sinemacılardan basına, Altyazı’ya kadar. Şu anda yola nasıl devam edeceğiz sorusuna dair nasıl bir cevabınız var?

PT: !f doğası gereği kapalı bir sistemdi. Biz varız, ekibimiz var. Şu anda ilginç olan onun açılmış olması. Yani önümüzde dışardan gelen etkilerle şekillenecek yeni bir şey var, henüz adını bilmediğimiz.

SC: Biz bu yaz boyunca bir taraftan “!f’imizi nasıl elimizde tutarız?”a çalıştık, bir yandan da “diyelim ki gitti, ne yapacağız?” diye düşündük. Altyazı’yla aynı yaştayız aslında,
!f on yedi yıldır bazı şeylerin kalıplaştığı bir festival oldu. Oturmuş bir yapı var ama değiştirilecek de bir sürü şey var. Mesela Mustafa’yla (Uzuner) konuşuyoruz uzun uzun, “bugünün festivali nasıl bir festival olur?” sorusu etrafında.

Bizim bu on yedi sene içinde çok kıymetli bulduğumuz şeylerden biri de !f 2 tabii. !f 2 sayesinde elli noktada farklı ortaklarımız oldu. Bir tanesi kafe, bir tanesi STK, biri Batman’da, bir diğeri Ayvalık’ta. Bu on yedi sene içinde beni en çok ağlatan manşet !f 2’yi ilk yaptığımızda atılan “!f yine yaptı yapacağını” manşetiydi. !f’in yapacağının bu olduğuna inanan birilerinin olması beni çok etkilemişti. O zaman yedi yerde başlamıştık, şimdi elli yerdeyiz.

Üstelik bunların tamamı Cinemaximum dışı, değil mi?

SC: Tabii tabii, hiçbiri sinemada gerçekleşmiyor. Böyle bir ağ var ve her biri kendi festivalini yapıyor orada. !f Doc Lab ve Senaryo Lab de sinemacılara birbirleriyle çalışacakları güvenli bir alan sağladı. Şimdi “başka güvenli alanlar nasıl yaratılır?” sorusunu soruyoruz. Yurtdışındaki ortaklarımız da Türkiye’deki çok önemli ve güvenli yaratıcı alanlardan biri olan !f’in kaybedilmesiyle sinemacıları nasıl bir araya getirecekleri üzerine düşünmeye başladılar. Dolayısıyla şu anda normal bir festival döneminden bile çok çalışıyoruz. Bugün festivallerin durumuna baktığında Türkiye’nin gerçeğiyle, Türkiye’nin sana dayattığı bir gidişatla karşılaşıyorsun. O zaman kılcal damarlardan nasıl ilerlersin? Yepyeni bir hikâyeyi nasıl düşünürsün?

Eser İşletme Belgesi dayatmasının ucu Antalya ve İstanbul’dan sonra size de dokundu 2017’de, Son Şnitzel vakasıyla. Festivallere yönelik bu uygulamalar sizin pencerenizden nasıl görünüyor? Son dört-beş yılda artan sansürü, devlet baskısını siz nasıl yaşadınız?

SC: İki şey çıktı ortaya. Birincisi, büyük bir yapı olarak yerine getirmek durumunda olduğumuz bir yasal zorunluluk vardı. İkincisi, Eser İşletme Belgesi’nin zorunlu tutulmasının her sinemacının hayatında başka bir yere düştüğünün hemen farkına vardık. Filmlerin sansürle karşılaşma ihtimalini de gündeme getirdi tabii bu zorunluluk. Kısa filmcilerin pek çoğunun yapımcısı bile yoktu ve bu yüzden belge alamıyorlardı.

Biz de o ilk sene, yönetmenler adına Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü’nü aramaya başladık. “Ben yeni bir yönetmenim, yapımcım yok, ne yapayım?” diye soruyorduk. O gün belki altmış tane telefon aldılar, kilitlendiler yani. İlk aramalarımızda “almanız gerekiyor tabii ki bu belgeyi” derlerken, sonra bambaşka gelişti işler. Biz bunu “sol yumruklar havaya” şeklinde savaşmak için yapmadık. Bir sorunun biraz abartılmış hâlini ortaya koymak ve cevap almak adına yaptık.

Son Şnitzel’e gelince; film o kadar komikti ki, biz o sırada Türkiye gerçekliğinin bir an için dışına düştük
ve olacakları öngöremedik. Filme Eser İşletme Belgesi verilmeyince hemen yönetmenlerden İsmet’le (Kurtuluş) bir araya geldik. Filmin yeniden kurgulanmasını, ancak o şekilde Eser İşletme Belgesi alabileceğini söylemişlerdi ve yönetmenler tabii ki bunu yapmama kararı almışlardı. Filmi internetten göstermek gibi alternatif çözümler üzerinde de durduk ama İsmet için filmi perdede göstermek önemliydi. Ayrıca “ben bu ülkede film yapmaya devam etmek istiyorum” dedi. Bu noktada bizim görevimiz yönetmeni korumak ve onun iradesine saygı göstermekti. Bizim açımızdan bu, birbirimizi daha içten şekillerde korumamız, birbirimizin inisiyatifine, kaygılarına, ama aynı zamanda renklerine daha çok alan açmamız gereken bir zamana geçtiğimizin göstergesi oldu. Dolayısıyla o zaman “!f sansür yaptı” dendiğinde benim gülümseyesim geldi. Çünkü orada festival olarak yönetmene karşı sorumluluğum onu herhangi bir karara yöneltmek değil, o güvenli alanı sağlamaya devam etmek.

PT: Her yönetmene, her duruma ayrı ayrı bakmak aynı zamanda bir kolaylıktan vazgeçmek oluyor. Ama uzun vadede tüm seslere kulak vermiş, tüm tarafları dinlemiş, herkesin içine sinerek hareket etmeye çalışmış olmanın rahatlığı oluyor. Bizim aramızda ‘büyük hayır’ diye bir şey vardır. Ekipteki herhangi birisinin bir konuda ‘büyük hayır’ı varsa, o konu rahatlayıncaya kadar onları dinlemek gibi bir prensibimiz var. Bu olaydaki tavrımız da onu getiriyor aklıma.

Peki, şimdiki siyasal iklimde böyle bir şey olmayacağını biliyoruz ama, bugün büyük bir
 şirket gelse, “biz sizin kuracağınız yeni bir festivali sizin ekibinizle yapmak istiyoruz, finansal riski üstleniyoruz ama isim hakkı bizde olacak” dese nasıl bakarsınız?

SC: Ben başka bir yol bulmayı tercih ederim. Şu an bulurum ama AFM’yle anlaştığımız dönemde bulamazdım. Zaten bugün yapmak istediğim aynı festival de değil, rüyam başka artık. Festival olsa daha küçük ve daha odaklı bir şey yaparım. Yeni Film Fonu’nu unutmayalım, çok organik bir şekilde kurduk onu ve Mars’la da bir bağlantısı yok. Bundan sonra yapacağımız şey belki de Yeni Film Fonu çevresinde büyüyecek, Anadolu Kültür’le birlikte. Bir taraftan da Osman’ın (Kavala) ışığı var, o bize çok şey öğretti. Sadece şu anda içeride olmasından bahsetmiyorum, orada parlamaya devam eden bir hikâye var. Çok parçalı bir şeyin parçası olarak Yeni Film Fonu’nun kalbi atmaya devam edecek, belki Yeni Film Fonu biraz daha merkeze gelecek ama bunları konuşmak için henüz çok erken.

!f istanbul’un çıkış noktasındaki hayallerinizden hangileri gerçekleşti? Bugünden baktığınızda unutamadığınız anlar, konuklar, etkinlikler hangileriydi?

SC: Gökkuşağı bölümünün on yedi yıl boyunca devam etmesi, !f 2’nin elli noktaya ulaşması, Ceylan Özçelik, Gürcan Keltek gibi pek çok yönetmenin kariyerlerinin başındaki kısalarını göstermiş olmamız benim unutamadığım şeyler. Aşk & Başka Bi’ Dünya yarışmasını başlattığımız yıl ödül törenini, Adahan’ın tepesinde yapmıştık. O gece bir köşede ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Gezi’den sonraki ilk festivaldi. 2013 sonbaharında çok umutsuzduk, hatırlıyor musunuz? Eylül-Ekim geldiğinde hepimiz acayip kırıktık. Şimdiki kırıklıklarımızla karşılaştırınca bir şey değil tabii. 2014’teki festivali hazırlamaya başlarken “ne diyeceğiz ki?” diye düşünüyorduk. Ama o sene Aşk & Başka Bi’ Dünya Yarışması başladı ve aktivist sinemacılardan sekiz-dokuz film gösterdik. O sene, sloganı “Acımadı ki!” olan civcivli reklam filmimiz vardı, Anima’nın çektiği, çok seyredildi. Emek’te düzenlenen açılıştaki flashmob da bizim için çok değerliydi… Geçen gün kısa filmciler database’imize bakıyordum. İlk sene on dört tane film göstermişiz ama sonra ortalama üç yüz-dört yüz tane film başvurusu var her sene. Ne kadar çok film, düşünsenize. Ne kadar çok ses!

PT: Can Candan’ın Benim Çocuğum (2013)belgeselinin prömiyerini unutamam. Sonunda makinist dâhil herkes birbirine sarılmıştı. Cremaster serisini sinemada göstermiş olmak gibi deli işlerimizi seviyorum. John Cameron Mitchell ve Bruce LaBruce’un Gökkuşağı partisinde back-to-back DJ’lik yapması. Genel olarak Gökkuşağı bölümü. Adam Curtis’in gelmesi. Alejandro Jodorowsky ve Serra Yılmaz sohbeti. Cem Yılmaz’ın Taner Ceylan’la söyleşisi gibi beklenmedik eşleştirmelerimiz. Her sene dünya ve Türkiye’de olan bitenlerle diyalog içinde olan yaratıcı programlama kafasında olmamız (programcımız Mustafa Uzuner’e selam çakmalı!). Tolga Karaçelik, Ceylan Özçelik gibi yeni yetenekleri desteklediğimiz Sundance ortaklığındaki Senaryo Lab. Bir de tabii !f’çiler! Başladığından bu yana mesela her yıl en az yirmi filme bilet alan, bize yıl boyu e-mail yazan, gelip arkadaş olan o kadar çok insan var ki.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.