Şu An Okunan
Arakçılar: Dağınık Odaların Şiiri

Arakçılar: Dağınık Odaların Şiiri

Japon sinemasının ustalarından Hirokazu Koreeda imzalı Arakçılar, alışılmadık bir aile hikâyesi anlatıyor. Karakterlerine büyük bir şefkatle yaklaşan film, gündeliğin içine sızan olağanüstü anların izini sürüyor.

Küçük hırsızlıklar yaparak geçinen bir ailenin hikâyesini anlatan Arakçılar (Manbiki Kazoku), Hirokazu Koreeda’nın pek çok filmi gibi ilk bakışta bir “aile filmi”. Günümüz Japonya sinemasının en önemli isimlerinden olan Koreeda, sıradan aile hikâyeleri anlatan, gündeliğin büyüsünü yakalayarak aşkın bir sinema dili geliştiren Yasujiro Ozu’nun mirasçısı bir bakıma. Bir yandan bu mirası zamanın ruhuna uygun bir şekilde dönüştüren, bir yandan da ülkesinin değişen sosyoekonomik gerçeklerini hikâyelerine yediren bir yönetmen Koreeda. İnatla, düzeni sanki bir pamuk ipliğine bağlı ailelerin izini süren; şefkatin acıya, trajedinin ‘komik’ olana nasıl da içkin olduğunu söyleyen bir sineması var. Arakçılar ise Ozu’nun daha naif bir yerden kurduğu o gündelik akışın içine sızan olağanüstü anların, ‘çirkinliklerin ve çarpıklıkların’ en duru, en gösterişsiz hâlini anlatan bir şiir gibi.

Kurmaca Aileler
Koreeda’nın aileleri genelde kan bağından dolayı değil, bir tür görünmez nedenden, açıklaması zor bir bağlılıktan dolayı bir aradadır. Bu neden her filmde değişir, karakterler bazen sadece aynı çatı altında kalmak zorunda oldukları için, bazen aynı anne ya da babaya sahip olduklarından, bazense sırf istedikleri için bir araya gelir ve bir aile yaratırlar. Küçük Kız Kardeşim’de (Umimachi Diary, 2015) örneğin, Haruka, Masami ve Kaho hiç tanımadıkları üvey kardeşlerini yanlarına alırlar, sırf babaları aynı olduğu için. Kimse Fark Etmiyor’da (Dare Mo Shiranai, 2004) anneleri kayıplara karışan kardeşler sil baştan bir aile yaratırlar. Benim Babam, Benim Oğlum’da ise (Soshite Chichi Ni Naru, 2013) bir baba, hastanede karışan bir bebeği sırf oğlu ‘sandı’ diye bir aile çıkmıştır ortaya. Bir karışıklıktır aileye imkân veren. Aile ‘kurmak’taki o kurma ve yaratma hâlinin bazen ne kadar tesadüfi olaylar sonucunda geliştiğini anlatır, kan bağı olsun olmasın, tüm bunların ardındaki o boşluğun ve anlamsızlığın hüznünü arar Koreeda. “Alt tarafı” der, “herhangi bir nedenden dolayı, bir aradasınız”. Bu bir küçümseme cümlesi değildir, tam tersine, her türlü ideal aile tanımını reddeden, her tür bir aradalığı, hattâ yalnızlığı bile aileden sayan bir kucaklama hâli betimler. İster Bitmeyen Yürüyüş’teki (Aruitemo Aruitemo, 2008) gibi ‘büyüklere saygı, küçüklere sevgi’de kusur etmeyen geleneksel bir aile olsun, ister Şişme Bebek’teki (Kûki Ningyô, 2009) gibi yalnız bir adamla şişme bebeğinin ezberbozan aşkı.

Arakçılar’daki aile Koreeda’nın belki de en kurmaca, en kucaklayıcı ve en kalabalık ailesi. Filmin, aile babası sandığımız Osamu’nun sokaktan bir kız çocuğu bulup eve getirmesiyle başlaması boşuna değil. ‘Sokaktan toplama’ bir ailenin hikâyesi bu, tesadüfen bir araya gelişlerin, sonra aynı akışın içinde nedensiz yere kırılmanın, dağılmanın, çözülüp gitmenin hikâyesi. Vücudunda annesinden gördüğü şiddetin izleri olan, yeni evindeki ilk gecesinde korkudan altına kaçıran küçük kızın iyi niyetine şaşırıyor evdekiler: “Ailesi tarafından sevilmeyen insanlar en sonunda bizim gibi olur, böyle değil. Başkalarını önemsemez, başkaları için üzülmezler.” diyor evin annesi Sakura. Bu aslında hem Sakura’nın kendine yönelttiği, hem de Koreeda’nın bize sorduğu çok katmanlı bir soru. Kötü ve zor koşullarda yaşayan, yoksullukla boğuşan ve sevgiden nasibini almamış karakterlerin kaçınılmaz sonu mudur ‘arakçılık’? Soruyu soran Sakura, kendisi de küçük kızı eve alarak tam da kendisinden beklenmeyeni yapmıyor mudur aslında? Sakura ve küçük Yuri arasında film boyunca kurulan ilişki tam da buna işaret ediyor bir yandan. Birbirlerine yaralarını gösterip “peki ya sana ne oldu?” diye soruyorlar. Sonradan kurulan bir anne-kız ilişkisindense, bir tür yaralarını sarma hâli var bu ilişkide, bir iyileşme ihtimalinin izini sürüyorlar. Sakura Yuri’nin saçlarını keserken, ona elbise alırken hep bir aynadan izliyoruz ikisini. Aynada birbirlerine bakıyorlar, kendilerine bakıyorlar, birbirlerinin gözünden kendilerini seyrediyor, birbirlerine dokunuyor, sarılıyor ve kucaklaşıyorlar. Filmin belki de en etkileyici ânı yine çok basit bir diyaloga sahne oluyor, Sakura Yuri’ye sıkı sıkı sarılırken şöyle diyor: “Biri seni seviyorsa böyle yapar.” Tekrar sarılıyor, daha sıkı. “Öyle yapmaz, böyle yapar.” Daha sıkı.

Sıradan Sürprizler
Arakçılar, bir aile filmi gibi başlayıp yavaş yavaş sürpriz gelişmelerle dolu bir suç ve entrika hikâyesine dönüşüyor, bir nevi ‘tür değiştiriyor’. Evdeki herkesin bir sırrı, karanlık bir geçmişi olduğunu öğrenmemizle beraber aile pamuk ipliği gibi sökülüp dağılıyor. Koreeda’nın ustalığı tam da bu sürpriz gelişmeleri sürpriz gibi hissettirmemesinde aslında. Gündelik olanla olağanüstü olanın bir araya geldiği öyle bir akış söz konusu ki, hiçbir şey şaşırtıcı gelmiyor bir noktadan sonra. Aile dağılmadan önce büyükanne ölüyor örneğin. Sonrasında Sakura Osamu’nun yıkanmasına yardım ediyor. Kaybın hüznü var yüzlerinde, konuşmalarında. Ama daha birkaç saniye geçmeden Sakura banyodan çıkan Osamu’yu uyarıyor, “Ayaklarına dikkat et, yerleri ıslatma.” İniş çıkışlarıyla gündelik hayatın tam da ‘akan’ bir şey olduğunu, bu akışın biz istesek de istemesek de devam edeceğini söylüyor bu küçük anlar. Filmin sonunda öğrendiğimiz “karanlık sırların” karakterlere bakışımızı değiştirmemesi, tam da bu sürpriz gelişmelerin, dağılma, çözülme anlarının ve ölüm gibi trajik olayların gündeliğin akışı içinde verilmesinden kaynaklanıyor.

Koreeda aileyi ve evi hiçbir zaman sabit, düzenli, steril ve sorunsuz bir yer olarak kurgulamıyor. Geleneksel bir aile tasvirinden beklediğimiz üzere (örneğin Ozu’nun aileleri) bir düzen ve tertip yok Koreeda’nın evlerinde. Odalar hep dağınık, kalabalık, gürültülü, insanlar hep iç içe, sıkışık ve üst üsteler. Ergenliğe yeni yeni giren Shota’nın bir dolabı mesken edindiğini görüyoruz örneğin, özel alana pek yer yok bu evlerde. Ama özel alanın olmaması ve ailenin sürekli bir aradalığı bireyselliği yok eden bir şey olarak kurgulamıyor. Tam tersine, örneğin bu ailenin ‘kan bağından’ yoksun oluşu geleneksel ailenin muhafazakâr yapısını da kırıyor. Bir yandan yankesicilik yapan, bir yandan inşaatta ve fabrikada işçi olarak çalışan karakterler, büyükannesinin dizinin dibine sığınmış bir seks işçisiyle yan yana yaşıyor örneğin. Aile başından beri “temiz” bir yer değil, tam tersine “kirli” bir yer. Hikâyenin yaz mevsiminde geçmesi, suçlar açığa çıktıktan sonra kışın gelmesi boşuna değil. Sürekli terli yüzlerini görüyoruz karakterlerin, yapış yapış bir hava var belli, iştahla yemek yerlerken yemeğin suyunun etrafa sıçradığını hissedebiliyoruz. Ama kış geldiğinde, karakterler birbirlerinden biraz zorla, biraz isteyerek ayrılmak zorunda kaldığında kar yağıyor. Ne zaman ki yasa giriyor devreye, hizaya sokuyor karakterleri, işte o zaman bembeyaz oluyor filmin soluk renkleri, dağınıklıklar toparlanıyor, kirler temizleniyor. Koreeda’nın şiiri biraz Ozu’ya kir pas eklemesinde yatıyor. Ozu gibi o da duru olanın peşinde ama biraz daha geveze, biraz daha dağınık, biraz daha kucaklayıcı.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.