Şu An Okunan
Bağlılık – Aslı: İdeolojik Yakıştırmalar, Yüzeysel Tümevarımlar

Bağlılık – Aslı: İdeolojik Yakıştırmalar, Yüzeysel Tümevarımlar

Semih Kaplanoğlu Türkiye’nin Oscar aday adayı seçilen yeni filminde toplumun ‘annelik’ kavramına atfettikleri üzerinden farklı sınıfları ve yaşam tarzlarını çarpıştırıyor. Ne var ki Bağlılık: Aslı kadınlığa, anneliğe ve aileye dair vardığı yargıları zerk etmeye can atan, kindar ve köşeli bir film.

Bağlılık: Aslı (2019), başından sonuna kadar tüm enerjisini fikir ekmeye harcayan bir film. Ancak varmak istediği nokta, oraya doğru yola çıkmışken aslında o tarafa gitmediğini düşündürme denemeleri ve seyirciyi yönlendirme biçimi izini öyle belli ediyor ki, attığı tohumların hiçbirinin toprağa karışacağı yok. Niyet okuyan bir film olmakla beraber, manipülasyon yeteneği yok denecek kadar az. Oysa filmin tüm fikri, manipülasyon hayali üzerine kurulu. Kurduğu dünyadan bağımsız olarak, Bağlılık: Aslı’nın sınıfta kalışının en büyük sebebi bu iş bilmezliği.

Ortaya attığı fikirleri sınıflandırmak gerekirse, önce büyük bir annelik çıkmazı, sonra kadın ve eş olma travması, ardından sınıf kültürü yerleştirmeleri, nihayetinde yine anneliğe dair bir dönüşme ve aklanma töreni sürülüyor önümüze. Ana karakter Aslı’yı iki bebekli bir Kibele heykeli gibi, âdeta o şekilde taşlaşmaya hazır hâlde gördüğümüz açılış sahnesinin ardından, bir ajansta öfkeli ve usanmış hâlde bebeğine bakıcı ararken karşılıyoruz. Anlaşılıyor ki, Aslı’nın yolculuğu bu iki sahne arasında yaşanacak. Sadece kendi ihtiyaçlarıyla aklı çelinmiş bir anneden, filmin olmasını arzuladığı “anne tanrıçalığa” doğru evrilecek. Yaşadığı her şey karakterin evrimini tamamlaması için yaşanmak zorunda. Bu, neredeyse bir şeytan çıkarma ayini. Aslı’nın öz benliği büyük bir tehdit; film, anneliğin kutsal suyuyla ondan kurtulmak zorunda. Ve bütün bunlardan önce Aslı’nın ait olduğu ailenin, toplumsal sınıfın, hayat biçiminin, siyasi ideolojinin ve sınıf kültürünün de tek tek canına okunacak. Herkes yerini bilecek.

Korunaklı, lüks bir sitede, sevimsiz yüksek binaların gölgesinde yaşayan bir çekirdek ailenin çatlaklarından süzülenler düşüyor önce önümüze. Hikâye örgüsü, Aslı’nın yapamadıklarının listesini çıkarıyor: Aslı çocuğuna ve çiçeklerine tek başına bakamıyor, eşini ve eşinin ailesini tatmin edecek ustalıkta yemek yapamıyor, evindeki cam rendenin yerini dahi bilmiyor. Sonra yapabildikleri ama yapmak istemedikleri listeleniyor: Bebeğini emzirebiliyor ama emzirmek istemiyor. Çalışmasa da geçinebiliyor ama işi bırakmak istemiyor. Onu terk etmiş annesini affedebilecekken affetmeye yanaşmıyor.

Aslı’yı portrelerken, sinsi olmak isteyip anca tutarsızlık yaratan yönlendirmeler çarpıyor göze. Aslı’nın gerekmese de çalışmak isteyişi, kendine olan saygısını ve ekonomik özgürlüğünü kaybetmeme fikrine teğet geçse de, aslında annelik görevinden kaçma niyetiyle ilişkilendiriliyor. Bu niyeti destekleyen en talihsiz sahne, bir otorite figürü gibi konuşan doktorun ekşi bir suratla annelikle ilgili ahkâm kestiği sahne. Doktor, kadın için çalışma hayatına dönme fikrine ancak bir zorunluluksa razı oluyor. Kadının sütten kesilmek için çare aramasını, bebeğin yeteri kadar anne sütü aldığını kabul etse bile bir vicdansızlık emaresi gibi yorumluyor. Doktorun bakış açısıyla, Aslı’nın kayınvalidesinin bakış açısı arasında en ufak bir fark yok. Hem bilim hem gelenekler aynı “doğru”nun temsilcileri.

AİLE MANZARALARI
Aslı’nın hamilelik döneminde ara vermesi sebebiyle işyerindeki pozisyonunu kaybetmesi çocuk doğuran kadının profesyonel yaşamda nasıl arkaya atıldığını gösterir gibi yaparken, nihayet işe başlayan karakterin en ufak çekicilik içermeyen iş hayatı aslında ne berbat bir karar verdiğini müjdeliyor. Bu arada bebek sahibi olup hayata mutsuz bir ara vermenin metaforunu, bisikletinin tekerleğindeki cam parçasında, annesinin yokluğunun, kırgın öfkesinin ve yalnız bırakılmışlığın metaforunu ailesini ziyarete giderken yol kenarına sürüklediği ölü köpekte arayan; her iki örnekte de ancak derinliksiz olabilen denemelere maruz kalıyoruz.

Aile manzaralarına gelince, Aslı’nın eşinin ailesiyle ilgili pek detaylandırılmayan bir temsille yetiniliyor. Faruk’un annesi gelenekselci ama torununa bakmaya razı olacak kadar değil. Muhtemelen “kadınlığını” uzun uzun sorguladığı gelininin kalem gibi dolmalarına abartılı bir takdirle yaklaşıyor. Bu göstermelik övgünün arkasında, Aslı’nın elinden pek bir şey gelmediği fikri var, bunu sadece mutfaktaki kadınlar değil biz de biliyoruz. Daha önce eşinin önüne sürdüğü dünden kalmış patates salatası bu sahne için var. Aslı yemek yapamayan, dolayısıyla “eşini doyuramayan”, çalışma hayatına dönmek için can atan, sütü kesilmek üzere olan, yani “bebeğini de doyuramayan” bir gelin olarak o mutfağın hedefi. Oysa Faruk, eşini dönüştürmek için pek çaba harcamayan, doyurma işini de zaman zaman üzerine alan, Aslı’yla karşılaştırılınca hayatla daha barışık bir karakter. Kadınlığın yüklerinden habersiz, cahil bir mutluluğun tadını çıkarıyor. Çekirdek ailedeki kadın-erkek rolleri ataerkil geleneklere o kadar da teslim olmamış, Faruk bir sonraki nesil olarak elinden geldiğince modernleşmiş. Ama Aslı’nın “eksiklerini” tamamlama hâli, kadına hiç iyi gelmeyen, onu kendine seyirciyi de ona karşı kışkırtan ya da buna zemin hazırlayan bir olumsuzluk olarak yansıyor hikâyeye. Nihayetinde, deplasman mutfağında tipik kadınlık yarışı dışında bir hinliğe şahit olmuyoruz. Faruk’un ailesi, hikâye için bundan ibaret.

Aslı’nın ailesi için durum farklı. Yıllar önce karısı tarafından terk edilmiş, bir avuç abonesi için gazete basmaya devam eden, borç içinde yüzen, gün ortası rakı içen, entelektüel ve Atatürkçü baba portresi, Semih Kaplanoğlu’nun bir ideolojinin ardına yerleştirdiği tüm bu detaylarla kötücül bir fikir ekme hamlesi. İçinde bulunduğu topluma tutunamayan, geçmişte saklanmaya devam eden, hem yaşadığı yer hem hayat biçimi hem de dünya görüşünü değiştirmemekte direnen bu baba, Avrupa Birliği’nin ancak bulmacalara soru olabildiği yeni Türkiye’yi modernlikle ve refahla bağdaştırırken, “eski” değerleri ve kutsalları lekeleyen bir bakış açısının yansıması. Aslı’nın ailesini ziyaret ettiği bölümde, üç yönlendirme daha yapılıyor. Bunlardan ilki, daha önce çalışmak zorunda olmadığı vurgulanan karaktere, zor durumdaki ailesine yardım etmek gibi asil bir neden icat ediliyor ve kadının çalışma isteği, meşrulaştırılmaya ihtiyaç varmış gibi meşrulaştırılıyor. İkincisi Aslı’nın yedi yaşında annesi tarafından terk edilen bir çocuk olarak belli ki kardeşine ablalık yapmış, hattâ evin annesi olmuş bir karakter olduğu izlenimi yaratılıyor. Annelikle ilgili bocalayışı, kendi annesizlik deneyimiyle bir nebze affettiriliyor. Diğer yandan bu imaj, “beceriksiz ev kadını” imajıyla önemli ölçüde çelişiyor. Ve son olarak, Aslı’nın evlenerek sınıf atladığı vurgulanıyor. Duvarındaki Kader (2006) filminin afişini haklı çıkaracak kadar iç karartıcı bir odadan, son model arabaların, spor salonlarının, ormanda bisiklet gezilerinin, Katalan soslu ton balıklı salataların, dijital derecelerin dünyasına geçiş yapmış Aslı. Doğal ortamını iş-televizyon-yemek üçgeninde kurmuş, ancak Aslı’nın neden her şeyin dijitalini kullandığını sorgulayarak gelenekselci özünü de unutmadığı vurgulanan Faruk’a karşılık; Aslı geldiği yeri geride bırakmak için canla başla uğraşır gibi.

KADININ ANAÇLIK HUZURU
Ve bütün bunların üzerine, tüm masumiyeti, iyi niyeti, ideal anne hamuru ve gençliğiyle Gülnihal giriyor sahneye. Gülnihal, Aslı’nın antitezi gibi. Eşi yanında değil, kayınvalidesiyle yaşıyor, görücü usulü evlenmiş, çalışmaya geçim derdi çektiği için razı olmuş, çocuğundan uzak kalmaya zar zor katlanıyor, genç yaşta anne olmuş, çocuğunu severek emziriyor, ev işlerinden anlıyor, mutfakta üzerine yok. “Kadınlığı” ve anneliği çözmüş bir genç kadın. Aslı’nın beyaz yakalı hayatını göz göre göre şeytanlaştıran, karakteri Külkedisi’nin kötü kız kardeşlerinden birine dönüştüren hamle bu: Gülnihal hamlesi. Aslı, Gülnihal’in sahip olduğu her şeyi kıskanıyor, ona hükmetmek için nedenler icat ediyor, onun önce kadınlığını sonra anneliğini elinden aldığını düşünüyor. Burada hem tek taraflı, hazımsız bir kadınlık savaşı hem de yine yeterince olgunlaşmamış bir sınıf ayrımı pratiğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Aslı’nın Gülnihal’i takıntı hâline getirmesi ve ona küçük, hain oyunlar oynaması, kendi annesizliğinin acısını ondan çıkarmasıyla, annesinden alamadığı intikamı ondan almasıyla ve son olarak onu annesi yerine koymasıyla açıklanıyor. Oysa Kaplanoğlu’nun, Aslı’nın tepeden bakan kötülüğünün temeline daha önce ona atfettiği tüm olmamışlıkları, annelik dâhil üzerinde iğreti duran her şeyi eklediği fark ediliyor. Gülnihal’in fazla kaçan iyiliğinin ve affediciliğinin altında da karakterin hayatının akışına teslim olmuş, uysal ve itaatkâr hâlinin huzuru var. Kadının anaçlık huzuru neredeyse kutsal bir mertebede. Aslı’nın da bu huzurdan nasibini almayı denediği bir sahne var. Annesiyle yüzleştikten ve onu affettikten hemen sonra, Gülnihal’le evde kek yaptığı sahne. Hayatındaki en önemli sorunu çözünce, küçümsediği kadını dengi ilan eden ve ona öykündüğünü artık gizlemeyen Aslı, istemediği hâlde sütünün tekrar gelmeye başladığını Gülnihal’in öğrendiğinden şüphelenince, eski rekabetine geri dönüyor. Böylece o zamana kadar anne özleminin tetiklediği her kötülüğün aslında yukarıda anlatılan olmamışlıklara bağlı tutulduğu doğrulanıyor. Aslı, iç huzuruna ancak Gülnihal’i alt ederse kavuşacak. Gülnihal nasıl onun hayatının kontrolünü fütursuzca ele geçirdiyse, o da aynısını Gülnihal’e yapacak. Finaldeki kayıp, işleri kolaylaştırıyor. Aslı gibi “bencil” gibi bir karakterin bile kayıtsız kalamadığı bu kayıp, onu uzun süredir aradığı huzura, mutlak kontrole kavuşturuyor.

Bağlılık: Aslı’da Kaplanoğlu’nun, toplumun annelik üzerine inşa ettiği kusursuzluk beklentisini, bu beklentinin yetersizlik olarak kadının üzerine çökmesini ve bu çöküşün yarattığı suçluluk duygusunu evirip çevirip bir sınıftan ve bir yaşama biçiminden intikam almaya malzeme etmesi elbette kendi seçimi. Ama niyetini çok belli eden bu önerme, sinemada daha sık gündeme gelmesi gereken bir meseleyi harcamakla kalmamış, ideolojik yakıştırmalara hapsedip yüzeysel tümevarımlara kurban etmiş. Zaman zaman kadının yanındaymış ya da onu anlıyormuş gibi görünüp, her fırsatta ona seyircinin haksız bulamayacağına inandığı suçlamalarda bulunan, ahkâm kesen, olduğu hâliyle ondan nefret eden ve nihayet onu ehlileştiren bir senaryo bu. Bu çabasından ayrı tutulduğunda dahi, filmin donuk, tutuk ve zevksiz bir sinemanın ürünü olduğunu eklemek gerek. Kaplanoğlu’nun Yumurta (2007), Süt (2008) ve Bal’dan (2010) oluşan üçlemesinde kurduğu organik dünyalara adım atmakla, bu filmin mesaj yerleştirmeli, yapay dünyasına adım atmak arasında büyük bir seyir zevki farkı var. Bağlılık: Aslı’nın Oscar aday adayı olarak Türkiye’yi temsil etmesiyse, yılın en büyük şakası. Ama filmin bir kabahati yok; o bizzat bizim iş bilmezliğimiz.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.