Şu An Okunan
Mutlu Lazzaro: Kalpsiz Dünyanın Kalbi

Mutlu Lazzaro: Kalpsiz Dünyanın Kalbi

Bı̇r aziz kadar iyi kalpli Lazzaro’nun öyküsünü anlatan Mutlu Lazzaro’da yönetmen Alice Rohrwacher, bir önceki filmi Mucı̇zeler’dekine benzer büyülü gerçekçi bir dünya kuruyor. Dünyanın adaletsizliği ve kötülüğüne bakarken toplumsal olandan ayağını kesmeyen, soluk renklerle boyanmış bir masal bu.

Alice Rohrwacher’in Cannes’da En İyi Senaryo ödülü kazanan Mutlu Lazzaro’sunun (Lazzaro Felice) Márquezvari bir büyülü gerçekçiliği var. Toplumsal olandan ayağını kesmeyen masalsı bir atmosferi ve ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ın bu dünyaya ait olmadığı için göğe yükselen Güzel Remedios’u gibi bir ana karakteri, mutlu Lazzaro’su. Etrafındakilere biraz kahramanı Lazzaro gibi kocaman açılmış meraklı gözlerle baktığı için de muhteşem bir dağınıklığı ve tuhaf bir zamanmekânsızlığı.

Mutlu Lazzaro, İtalya kırsalındaki bir çiftlikte, tütün tarlasında çalışan kalabalık bir ailenin evinde başlıyor. Rohrwacher’in bir önceki filmi Mucizeler’de de olduğu gibi; fakat bu sefer daha da geniş ve daha da yoksul bir topluluk var karşımızda. Tütün tarlalarında, Markiz Alfonsina De Luna’ya bir türlü tükenmek bilmeyen borçlarını ödemek için çalışıyor bu ortakçılar. Âdeta hâlâ feodalitenin hüküm sürdüğü Inviolata (İtalyanca bozulmamış, kutsal anlamına geliyor) adlı bu izole çiftliğin tuhaf zamansızlığı, Markiz ve oğlunun gelişiyle iyiden iyiye kafa karıştırıcı bir hâl alıyor. Tek bir ampulü odadan odaya dolaştırarak evlerini aydınlatan, en mutlu günlerinde bile ekmekten ve bir iki yudum içkiden başka paylaşacak bir şeyleri olmayan bu yoksul ailenin yanında, markizin malikânesi hiç de beklenebilecek türden bir karşıtlık barındırmıyor. Sıvaları dökülmüş, zar zor ayakta duran, yırtık çarşafların altından azize ikonlarının çıktığı, aynalarının sırları dökük, aristokrasinin ancak hayaletinin dolaşabileceği koskoca, köhne bir ev burası. Markizin sağdan mı soldan mı yemek servisi yapılacağı konusundaki uyarısı dışında aristokrasiye ait çok da bir şey yok sanki ortalıkta. Markizin oğlu Tancredi’nin kadraja girmesiyle bu zamansal karmaşa iyice artıyor. Açılmış çiğ sarı saçları, kulağında walkman’iyle 80’lere ait bir figür Tancredi (Tancredi’yi canlandıran Gürcistan doğumlu Luca Chikovani’nin İtalya’da yaşayan ve aynı zamanda YouTube fenomeni olan popüler bir şarkıcı olması, buraya iyice inceltilmiş bir zamansal katman daha ekliyor). Öksürmeye başladığı anda sigara ve kahve içmesi gereken bu ergenin, eski dolaplardan çıkardığı kırmızı ceketi giymesi dandy bir tavır olabilir ancak.

Uzun lafın kısası, tüm bu ipuçları bir araya geldiğinde içinde bulunduğumuz zamana dair bir kafa karışıklığı belirginleşiyor; bir şeyler yerli yerinde değil sanki. Âdeta farklı karakterler farklı dönemlerden, dünyalardan çıkıp gelmiş gibiler ama sonradan asıl olarak ortaya çıkacağı gibi, hikâyemiz zaten hangi dönemde yaşarlarsa yaşasınlar yokluk içinde olanların zamansız hikâyesi. Bu zamansızlık, kenarları hafif yuvarlatılmış ince bir çerçeve içinde sunuluyor bize; belli belirsiz nostaljik bir çerçeve belki. Görüntü yönetmeni Hélène Louvart’ın Super16’yla çektiği görüntüler zaten her şeye bir tür solukluk, bir tür çürüme bulaştırıyor. Biraz eski, biraz ham, biraz hayal, biraz film gibi bir görüntü bu.

Kiliseden Kaçan Müzik
Gelelim Lazzaro’ya. O hiçbir zamana ait değil. Sadece kucaktan kucağa taşınan bir nenesi olan, annesi babası bilinmeyen, herkesin her işine koşturan biri Lazzaro. Ara sıra boşluğa dalıp gidiyor ama kim ne zaman ne derse onu hemen yapıyor. Suratında belli belirsiz bir gülümseme ve kocaman gözleriyle Lazzaro’ya sempati duymamak mümkün değil –ama onu anlamak da. Lazzaro, kendi zulmünü gerekçelendirmek üzere zaten herkesin herkesi sömürdüğünü söylerken markizin işaret ettiği ‘iyi insan’. Markiz işçilerini sömürüyor, onlar Lazzaro’yu. Toplanılan tütün yapraklarını alıp kamyonete taşıması için herkes Lazzaro’ya sesleniyor: Lazzaro, Lazzaro, Lazzaro, Lazzaro… Filmin sonlarına doğru kiliseden kaçıp gidecek olan müzik gibi, Lazzaro’nun ismi de rüzgârla beraber her tarafta yayılıyor, yankılanıyor. Lazzaro’nun isminin Lazarus’u anıştırması da boşuna değil. Tıpkı Lazarus gibi, ölümden dahi dönen bir tür modern aziz Lazzaro. Bunu daha sonra anlıyoruz.

Tancredi’nin çiftliğe gelmesiyle birlikte, Lazzaro âdeta onun özel serfi hâline geliyor. Tahammül edemediği zalim annesinin pençesinden kaçan Tancredi, Lazzaro’nun kendine kurduğu –bir mağara dahi olmayan– kovuğa yerleşiyor. Kaçırılmış olduğuna dair bir hikâye uydurup annesinden para isterken, Lazzaro onun günlük ihtiyaçlarını karşılıyor. Fakat Tancredi’nin planı istediği gibi işlemiyor ve annesi parayı bir türlü göndermiyor. İşte oğlun bu şımarık planı, koskoca düzeni altüst eden şey oluyor. Meşhur ‘Sigara Kraliçesi’nin yasadışı bir sistemi gözlerden ırak devam ettirdiği ortaya dökülürken, ‘köleler’ özgür bırakılıyor. Bütün aile o güne kadar dinledikleri folklorik hikâyeler yüzünden belki de, geçerken boğulacaklarını düşündükleri kurumuş nehirden tek tek geçerken, Lazzaro geride kalıyor. Herkes mekânsal, zamansal ve sistemsel bir eşikten geçerken, Lazzaro uçurumdan aşağı düşerek gözlerini yumuyor.

İyi Lazzaro
Nehri geçenler bugüne, kente ve kapitalizme ulaşırken Inviolata’da kalan Lazzaro oranın zamanında donup kalıyor. Gözlerini açtığında hangi zamanda olduğumuzu, aradan ne kadar zaman geçtiğini biz de bilmiyoruz. Onun uyanışına bir de hikâye eşlik ediyor. Köylerine musallat olan yaşlı ve aç bir kurttan kurtulmak için, hayvanlarla konuşabildiği, anlaşabildiği söylenen bir azizin yardımına başvuran köylülerin hikâyesi. Kurdun peşine düşen aziz bir süre sonra kendisi açlık ve yorgunluktan bitkin düştüğünde, kurt onu buluveriyor. Fakat azizi kokladığında o güne kadar hiç duymadığı bir koku duyuyor ve ona zarar vermekten vazgeçiyor. Bu koku, iyi bir insanın kokusu.

Bu hikâye aracılığıyla inanıyoruz Lazzaro’nun yarım akıllı biri değil de zamansız bir aziz olduğuna. Hiç değişmeyen ifadesi, postürü, kıyafetleri ve naifliğiyle, tıpkı hikâyedeki aziz gibi yürüye yürüye kente, artık başka bir harabede kendilerine hayat kurmuş olan kafilesine ulaşmayı başarıyor Lazzaro. Yaşadıkları yeni yeri tarif etmek çok güç. Kentin çeperlerinde, terk edilmiş gibi duran bir istasyonun yakınlarında, boş bir su tankını andıran bir yeri mesken edinmiş Inviolata’nın eski sakinleri. Kendilerine yepyeni bir Inviolata kurmuşlar, etraflarını markizin evinden taşıdıkları eşyalarla sarmış, markizin sahtekârlığını anlatan gazete kupürünü çerçeveletmişler; belli ki bir masal gibi akşamları tekrar tekrar okuyorlar birbirlerine kendi hikâyelerini. Başka bir dönemde ama aynı düzendeler. Markilerin yerini bankaların aldığı bir düzen bu. Lazzaro’nun hikâyesi bu yeni düzende neredeyse birebir tekrarlanıyor. Nihayetinde Lazzaro, artık kendisi de düşmüş bir sınıftan olan Tancredi için o kadar üzülüyor ki, bankaya gidip onların paralarını geri istemeye karar veriyor. Lazzaro o kadar iyi ki, iyi ile kötüyü ayırt edemiyor. Kim ne isterse onu yapıyor. Lazzaro “kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir dünyanın ruhu”, aynı zamanda da bu dünyaya ait olmayanın temsili. Bu yüzden de Lazzaro’nun bu dünyada bir yeri yok. Fakat kurt kentin sokaklarında kol gezmeye devam ediyor.

Rohrwacher tıpkı Mucizeler’de (Le Meraviglie, 2014) olduğu gibi Mutlu Lazzaro’da da kurtuluşu büyülü zannettikleri, olmadık yerlerde arayan insanların dünyasını anlatıyor. Etraftaki ayrıntılarda gezinen kamerası ise dünyanın kendine ait büyüsünü ortaya çıkarıyor. Büyü, bir yarışma programının denizkızı kostümü içindeki televizyon sunucusunda ya da Lazzaro’nun kerametinde değil de, küçük bir kızın yüzünde gezinen arıda, harman makinesinden kar taneleri gibi ortalığa saçılan parçaların uçuşunda, betonların arasından inadına, kendiliğinden çıkıveren otlarda.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.