Şu An Okunan
Özgürlük Rüzgârı ve Ken Loach Sinemasına Dair Notlar

Özgürlük Rüzgârı ve Ken Loach Sinemasına Dair Notlar

Özgürlük Rüzgârı (The Wind that Shakes the Barley), Ken Loach sinemasının İngiliz siyaset tarihi geleneğine nasıl bağlandığının bir örneği. 2006 yılında Cannes’da Altın Palmiye alması tartışma yaratan film MUBI Türkiye‘de gösterimde.

Barış Acar

Bu yazı, Altyazı’nın Kasım 2006 tarihli 56. sayısında yayımlanmıştır.

Thatcher sonrası İngiltere bir yandan kendini yeniden yapılandırırken, bir yandan da dünya sosyal demokrasisini biçimlendiriyordu. Neo-liberal kalıplarla yapılan bu biçimlemede başat unsur sosyal devlet anlayışının yok edilmesi ya da piyasa ekonomisiyle iç içe yeniden kurgulanmasıydı. Bu doğrultuda Anthony Giddens’ın üçüncü yol teorilerinden feyz alan Tony Blair’li İngiliz İşçi Partisi 1987 konferansıyla yeni bir çizgiye girdi. Artık devlet eşitsizlik konusunda ‘tarafsız’ davranmaya karar vermişti. 

Ken Loach sinemasını, yönetmenin son filmi üzerinden ele almaya kalkışan bir yazı neden politik bir analizle başlar? Sanırım bu sorunun yanıtı ancak yönetmenin geçmişinden yola çıkılarak anlamlı bir biçimde verilebilir. Thatcher’ın muhafazakâr politikalarını ve hemen ardından Blair’li İngiltere’yi anlamadan Ken Loach’u anlamak olanaklı değil. 

İlk filmlerini 60’ların sonunda çekiyor Loach. 1969’da filmografisinin en başarılı yapıtlarından biri olan ve adı yönetmenin adıyla beraber anımsanan Kerkenez’i (Kes) yapıyor. Aslında burada Loach sinemasının ilk izleğini bulmak olanaklı: Gerçeği çek! Bizde Yılmaz Güney’e atfedilen, sette çocuk dövme, oyuncuya eziyet etme senaryoları… Amatörlük ve olağan, kurgulanmamış yaşantının ritmini yakalama peşinde bir yönetmen. Yapımından dağıtımına, başında pek çok bela olan bir film Kerkenez. Kerkenez’in hemen ardından Loach’un belgesel filmleri arka arkaya sıralanıyor ve tabii yine yapımcı sorunları ve televizyon sansürleri. Hemen ikinci izlek: Çelişkiden üret! Sendikalar için belgeseller, işçi sınıfının durumunu anlatan yapıtlar, bu çatışmayı yansıtan ürünler. Bir yanda yaşayabilmek için çekilen reklam filmleri, bir yanda sendika kavgalarının tarihi: Liderlik Sorunları. Nihayet 90’larla birlikte arka arkaya gelen kimi sıradan sayılabilecek, kimiyse çarpıcı filmler. 

Afili Delikanlı

Afili Delikanlı’da (Sweet Sixteen, 2002) suça meyilli yoksul çocuklar motosikletli bir polisi oyuna getirerek, kaskını çalarlar. Burada politik bir duruş vardır. Ama bu politika estetiğin politikası olarak konuşmaktadır. Sonraki sahnelerde mahalle gençlerinin paylaştıkları tek göz odalarında rastladığımız bu kask, hem karşı tarafın gardını düşürmek olarak yorumlanabilir, hem de kendini koruma güdüsünü yansıtır. Politiklik eylemde değil, eylemin okuttuklarında gizlidir.

Loach filmlerini tanıyan herkes politikliğe aşinadır. Ancak genelde yukarıda sözünü ettiğim şekilde eksiklerle. Öncelikle, sanıldığının aksine Loach, sinemayı politika yapmanın aracı olarak kullanmıyor. Sinemasal görüntünün politik bir öz taşıdığından söz ediyor. Gözün saniyede temas ettiği fotoğraf karelerinin tümü insanın toplumsal özüyle ilişkili, dolayısıyla da politik, demeye getiriyor. Ekmek ve Güller’e (Bread and Roses, 2000) karşı, Benim Adım Joe’yu (My Name is Joe, 1998) öne sürüyorum. İlkinin kapalı-politik söylemine karşılık, ikincisinde işçi sınıfı bilincinin ne kadar yapıya girmiş olduğunu boyacı Joe’dan öğrenebilirsiniz. Ya da Biletler’in (Tickets, 2005) futbol manyağı afili delikanlılarından sınıf dayanışması üzerine esaslı bir ders alabilirsiniz. Başka hiçbir yönetmen hatırlamıyorum ki, Loach kadar sosyal hizmetler ve dayanışma kavramlarıyla bu kadar ilgilensin. Bir işçinin girdiği her işte sigortalı olmayı araması gibi, her filminde Loach aynı temaları işliyor ve bu bir eksiklik değil.

Kerkenez’in Loach’u iki noktada Giddensgil politikadan ayırdığını düşünüyorum. İlki eğitim kavramına mesafeli duruşu. Giddens’ın üçüncü yolu eğitimle bilinçlenme nosyonuna dayanıyor. Oysa çocuğun okul disiplini karşısında ödün vermez tutumu ve aksine kerkeneziyle kurduğu yaşamsal bağ, özdeşlik dışında konumlanan eğitimin üst söyleminin bir işe yaramayacağını bağırıyor. Çelişkinin üretimi izleği. 

İkinci bildiriyse, çocuğun kerkenezle ilişkisinde, onu doğadan ayırmasıyla ödediği kefaret. ‘Gerçekçi ol’ izleği.

Bununla birlikte Loach’un söyleminin sert olduğu, taraflı olduğu şeklindeki görüşlere de katılmıyorum. Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom, 1995) ve yine bir savaş ortamında geçen Özgürlük Rüzgârı en önemli kanıtlarım. İki film de kimi püritan çevrelerce yukarıdaki şekilde eleştiri aldı. Ancak iki farklı savaşı anlatan bu iki filmde de tek bir tema görmek olanaklı: Çelişki. Sadece örgütlü yapının içinde gördüğü çelişkinin üzerine gitmiyor yönetmen, aynı zamanda kendisi de çelişik şeyler söylüyor. Ülke ve Özgürlük’te sürekli yinelediği “Ne için savaşıyoruz ki?” mesajının yanında, “Bizim günümüz gelecek!” sözünü David’in gömülüşüyle birlikte veriyor. Özgürlük Rüzgârı’nda başkaldırının simgesi Damien’ı idam mangasının önüne koyuyor. Üstüne üstlük Damien öldüğünde bile bir eli kazığa bağlı kalıyor. Görüntüde bize aktardığı, senaryoda söylediğinin aksine, çok da şiddetli bir biçimde, karşı propaganda yapıyor.

Ödüle layık görüldüğünden beri Özgürlük Rüzgârı’nın Loach sinemasının en iyi örneği olmadığı üzerinde duruluyor. Eleştirilere hak vermemek elde değil. Öncelikle şiddet öğesini epeyce yanlış kullanıyor yönetmen. Hollywood sinemasının en gözde konularından biri olan şiddetin sergilenmesi, karşı cepheden de, dövülerek öldürülme, saçı başı yolunma şeklinde kullanılınca, pek bir işe yaramıyor. İzleyici bu kullanımıyla şiddete yabancılaşmış durumda. Kanımca bunu en iyi anlayan yönetmenlerden biri Haneke. Şiddeti olanca sakinliğiyle, sıradan durumlara içkinliğiyle veriyor.

IRA toplantı sahneleriyse bir başka sorun. Loach toplantı sahnesi çekmeyi çok seviyor. Her şeyden önce gerçekçiliği yakalama izleğini sürmesine fazlasıyla olanak veriyor bu sahneler. Ülke ve Özgürlük’ün kolektifleştirme tartışmaları, Demiryolcular’ın (The Navigators, 2001) bitmek tükenmek bilmeyen diyalogları doğaçlamaya olanak tanıyordu ve çok da başarılıydılar. Ancak Özgürlük Rüzgârı’nın toplantılarında ikna edicilik olmadığı gibi doğallık da yok. Sahnelere sırası gelen konuşuyormuş gibi bir yapaylık hâkim ve duvara asılmış afişlerin yarattığı dinamizm de kurtarmıyor bu sahneleri.

Loach bu son filminde daha çok göstergebilimin izini sürmeyi yeğlemiş gibi görünüyor. Puslu aristokrat aynalardan yansıyan İngiliz asker ve zenginleri, dikenli otlarla çepeçevre teperler, barış mesajının yolda kaybedilmesi/düşürülmesi, anlaşma haberinin sessiz sinemanın ağır, melodramatik atmosferinde izlenmesi, haini vuranın hain durumuna düşmesi… Loach’un sinemasal görüntüye daha çok eğildiğinden ödüle layık görüldüğünü söylemek de olanaklı. 

Özgürlük Rüzgârı, Loach sinemasının İngiliz siyaset tarihi geleneğine nasıl bağlandığının bir örneği. Politik olanı başat seçen, gerçeklik ve çatışma arasında gidip gelen, kabul etmediğini haykırsa da polemiğini ‘üçüncü yol’la sürdüren bir gelenek…

 

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.