Şu An Okunan
Vancouver Film Festivali Günlükleri 2021 #2: Hit the Road, Celts, Sinkhole

Vancouver Film Festivali Günlükleri 2021 #2: Hit the Road, Celts, Sinkhole

Vancouver Film Festivali’nin öne çıkan filmlerinden üçü, Jafar Panahi’nin oğlu Panah Panahi’nin ilk filmi Hit the Road, Milica Tomovic’in 90’lar Belgrad’ında geçen Celts’i ve Kim Ji-Hoon imzalı Güney Kore aşırılığı Sinkhole oldu.

Vancouver ve benzeri festivallerin kuşkusuz en faydalı yönlerinden biri, daha büyük festivallerde ses getirmiş önemli filmleri bir araya toplayarak sinema yılının panoramasını sunmaları. Bu açıdan bakınca söz konusu filmlerin önümüzdeki aylarda Türkiye’deki festivallere konuk olacağını ya da ülkemizde de vizyona gireceğini eklemek gerekiyor.

Sadece Vancouver Film Festivali’nin değil, tüm 2021 yılının en heyecan verici keşiflerinden biri, prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nden bu yana gösterildiği her yerde övgülere boğulan Hit the Road (Jaddeh Khaki). Ünlü sinemacı Jafar Panahi’nin oğlu Panah Panahi’nin bu ilk yönetmenlik denemesi, ilk bakışta İran sinemasından alışık olduğumuz yetkin ama alçakgönüllü dramları andırıyor. Arabalarıyla yolculuk eden dört kişilik bir aileyi izliyoruz. Anne ve babanın durağan, üzgün bir hâli var, filmin odağındaki küçük çocuk ise çok daha hareketli ve neşeli. Nereye gittiklerini bilmiyoruz ama arabayı süren büyük oğlun hâlinden bu yolculuğun gönüllülükle yapılmadığını, ailenin büyük oğulları sebebiyle zor bir durumla karşı karşıya kaldığını anlıyoruz. Doğal diyalogları, tek bir arabanın içini mesken tutan anlatısı ve küçük bir çocuğun perspektifini yansıtması bakımından Abbas Kiarostami filmlerini çağrıştırıyor Hit the Road. Ama Panah Panahi daha sonra izleyiciyi defalarca şaşırtmayı, İran sineması referanslarının gölgesinden kurtulmayı ve kendi özgün sinema dilini bulmayı başarıyor. Giderek oyunbazlaşan film, talihsiz bir bisikletçinin arabaya bindiği bölümden itibaren karanlık bir yol komedisi ve yürek burkan güçlü bir dram arasında mekik dokumaya başlıyor. Anlıyoruz ki ailenin oğlu politik sebeplerle aniden ülkeyi terk emek zorunda ve Türkiye sınırına doğru yapılan bu yolculuk sonu belirsiz, tehlikeli bir ayrılık anlamını taşıyor. Film hem bu kopuşun dayanılmaz duygusal yükünü eksiksizce izleyiciye geçiriyor, hem de bu yolculukta insanı gülümseten mizahi bir yön buluyor.

Panahi film boyunca popüler şarkıları akılda kalıcı sekanslar kurmak için kullanıyor, hattâ sonlara doğru beklenmedik bir playback sahnesine bile yer veriyor. Film aniden rüyavari bir hâl alıp bilimkurgu filmlerine (özellikle Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’sine) göz kırpıyor, uzaydan yeryüzüne geri döndüğündeyse melodramatik fazlalıklardan kaçınıp karakterlerini uzaktan izlemeyi seçiyor. Panahi’nin en büyük başarısı filmine pek çok şaşırtıcı dokunuş eklerken farklı tonlar ve yaklaşımlar arasında rahatça gezinebilmesi. Başka bir deyişle sürekli evrilen hikâyesini bu kadar oyunbaz bir ilk filmden beklenmeyecek bir olgunluk ve bütünlükle anlatması.

Celts

Benzer şekilde küçük bir çocuğu takip edermiş gibi başlayıp yetişkinlerin politik, karmaşık ve duygusal açıdan yıpratıcı dünyası hakkında söz söyleyen bir diğer film, Milica Tomovic imzalı Celts (Kelti). 1993 yılında Belgrad kentinde geçen bu film, küçük kızlarının doğum günü partisi için hazırlık yapan bir aileyi perdeye taşıyor. Ama parti başladıktan sonra yetişkinler tüm çocukları bir odaya kapatıp pek de çocuklara uygun sayılamayacak şeylerle meşgul oluyorlar! Filmin en çocuksu yönü sekiz yaşındaki bütün karakterlerin Ninja Kaplumbağalar’ı takıntı hâline getirmesi belki, ama Yugoslavya’nın dağılışına tanıklık eden, yanı başlarındaki Bosna Hersek ve Hırvatistan’da savaşlar sürmekte olan, hiper-enflasyon yüzünden günden güne fakirleşen yetişkinlerin dünyasında bu tarz çocuksu keyiflere pek yer yok. Tamamı tek bir günde geçen film, ailenin farklı fertlerini ve onların sevgililerini, arkadaşlarını bir araya getirerek çok yönlü, hareketli bir mozaik kuruyor. Celts’in zengin karakter galerisinde geçmişteki faşist eğilimlerinden pişmanlık duyanlar, hayat yorgunluğuyla birbirinden uzaklaşıp kendini sevgisiz bir evliliğin içinde bulanlar, ikisi de eşcinsel olan ama eski sevgilileriyle ilişkilerine çok farklı şekillerde yaklaşan kardeşler var. Hepsi de son birkaç yılda yaşadıkları çalkantılardan bitap düşen ama geleceğe umutla bakmaları da mümkün olmayan bu insanlar, aslında sadece kalabalık bir ailenin değil, bütün bir toplumun ve belirsiz bir geçiş döneminde hapsolan bir neslin portresini sunuyorlar izleyiciye. Prömiyerini Berlin’de yapan Celts, keyifli, nostaljik ve düşündürücü bir seyirlik. 

Sinkhole

Pandemi sürecinde Güney Kore’nin en büyük gişe başarılarından biri olan ve ilk gösterimi Locarno Film Festivali’nin sekiz bin kişilik açık hava sineması Piazza Grande’de bir gece yarısı seansında yapılan Sinkhole ise tam da Güney Kore sinemasından beklenecek ölçüde sürprizli ve eğlenceli bir tür kırması. Kim Ji-Hoon’un yönettiği film, on bir yıl boyunca zorlukla para biriktirip ev aldıktan hemen sonra, evlerinin bulunduğu apartmanın dev bir göçüğe düşmesiyle büyük bir kâbus yaşayan bir ailenin öyküsünü anlatıyor. Bu heyecan dolu aksiyon filmi, göçükten kurtulmaya çalışan bir grup apartman sakini (ve ev sahibi Bay Park’ın ofis arkadaşları) vasıtasıyla komedi, melodram ve gerilim gibi farklı janrlardan öğeleri bir araya getiriyor, ama iş dünyası ve Seul emlak piyasası hakkında bir çift laf etmeyi de ihmal etmiyor. Tür kodlarına esnek yaklaşımı ve sınıfsal tespitleri sebebiyle Bong Joon-ho sinemasıyla ilişkilendirilebilecek Sinkhole, kuşkusuz İstanbul gibi büyük şehirlerde el yakan emlak fiyatlarıyla boğuşan ve apartman yaşamının zorluklarıyla her gün karşılaşan pek çok izleyiciyi hem güldürecek hem de ürkütecektir. Sudan sebeplerle sürekli huzurunuzu kaçıran bir komşu, onarılması gerektiğini herkesin bildiği ama kimsenin el atmadığı bina sorunları, yıllarca çalışıp aldığınız biricik evinizi bir anda kaybetme korkusu, işyerinde birbirinin yüzüne gülen ama aslında birbirinden pek hazzetmeyen takım arkadaşları… Sinkhole açıkça abartılmış ve aşırılıklarıyla izleyiciye keyif veren bir felaket senaryosu üzerinden bu gibi tanıdık ve evrensel konulara değiniyor. Filmin görsel efekt çalışması göçüğün giderek derinleştiği bazı sahnelerde aksıyor ve fizik kurallarını hiçe sayan final bölümü izleyiciye “yok artık” dedirtiyor ama Sinkhole’un baştan sona ilgiyle izlenen bir seyirlik olduğunu ve böyle bir popcorn filminden beklenmeyecek ölçüde önemli meselelerle ilgilendiğini söylemek mümkün.

Vancouver Film Festivali hemen her sene Türkiye’den bir filme de programında yer ayırıyor. Ferit Karahan’a Berlin’de FIPRESCI ödülünü getiren ve Antalya’dan da En İyi Film dâhil üç dalda Altın Portakal’la dönen Okul Tıraşı, Vancouver Film Festivali’nin de güncel dünya sineması bölümünde övgülerle karşılandı. Pandemi öncesi son edisyon olan 2019 festivalinde Burak Çevik imzalı Aidiyet ve başrolünde Ali Atay’ın yer aldığı Nuh Tepesi Kanadalı izleyicilerin beğenisini kazanmıştı. Okul Tıraşı’nın da bu seneki Vancouver Film Festivali’nin en çok ses getiren filmlerinden biri olduğunu not düşelim.


40. Vancouver Film Festivali’ni takip eden Eren Odabaşı’nın festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Vancouver Günlükleri 2021’

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.