Şu An Okunan
Venedik Günlükleri 2022 #3: Athena, Monica, The Whale, All the Beauty and the Bloodshed

Venedik Günlükleri 2022 #3: Athena, Monica, The Whale, All the Beauty and the Bloodshed

Athena

Venedik Film Festivali’nin ilk haftasını nihayet geride bıraktık. Özellikle Amerikan yapımlarının çoğunlukta olduğu bu ilk yarıda, sinemasına aşina olduğumuz yönetmenlerden oluşan bir seçkiye yer verildiğini söylemek mümkün. İkinci hafta ise İtalyan filmlerinin biraz daha ön planda olacağına şüphe yok. 

Bu hafta, Iñárritu’nun tantanalı otobiyografik Bardo’sundan sonra, yine son derece büyük bütçeli ve teknik yetkinliğiyle dudak uçuklatan bir film daha izledik. Romain Gavras’ın imzasını taşıyan Netflix yapımı Athenanın son yıllarda benzerine rastlamadığımız bir özgünlüğe ve büyüklüğe sahip plan sekans açılışı, ana yarışmadaki filmlere baktığımızda en çok beğeni toplayan kısım olabilir. Gavras, senaryosunu Sefiller’den (Les Misérables, 2019) tanıdığımız Ladj Ly’nin kaleme aldığı filmiyle yakın dönem Fransa sinemasının beşiği hâline gelmiş banliyölere ve sosyal konutlara doğrultuyor kamerasını. Hikâye ise, 13 yaşındaki kardeşi Idir’in polislerce dövülerek öldürülmesinin ardından intikam ateşiyle yanıp tutuşan Karim etrafında şekilleniyor. Bu esnada ailedeki diğer erkek kardeşlerden Abdel, asker kimliğini kullanarak, bölgedeki diğer gençlerle beraber siteyi ablukaya alan ve polis karakoluna saldıran Karim’i bundan vazgeçirmeye çalışıyor. En büyük abileri ve Moktar ise bu keşmekeş içinde uyuşturucu satışlarını garantiye almanın derdine düşüyor… 


Advertisement

Gavras, Athena adını verdiği bu kurmaca siteyi, Antik Yunan’a layık bir kaleye dönüştürüyor. İntikam için her şeyi yapmaya hazır olan Karim ise, kaderi en başından ölümle mühürlenmiş bir tragedya kahramanını andırıyor. Nitekim, karakterlerin özgür irade ve sağduyudan ziyade bir tür ölüm içgüdüsüyle hareket ettiğini söylemek yanlış olmaz. Athena, tıpkı baş kahramanı gibi öfkeyle ve şiddetle kendini var eden bir film ve intikam duygusunun sonunun mutlak olarak ölüme çıktığını her fırsatta vurgulamayı başarıyor. Ancak tüm bu teknik yetkinlik, ustalıkla hazırlanmış ama arkası bomboş olan bir sahne dekorunu anımsatıyor bana. Athena’nın hikâyesi kurmaca bir dünyada geçse de, bağlamının Fransa’da Afrikalı ve Arap kökenli vatandaşlara yapılan ayrımcılığın ve toplumsal eşitsizliklerin sembolü hâline gelmiş banliyölerden ayrı düşünülmesi imkânsız. Karakterlerinin yaşadığı trajedi tam da bu bağlamın sonucu olmasına rağmen, Gavras seyirciyi koltuğuna kilitleyen, büyüklüğüyle sansasyon yaratmaktan başka bir gayesi olmayan bir şiddet temsilinin peşine düşüyor. Toplumlardaki çatışmaların çağların ötesinde bir olgu olduğunu vurgulamak isteyen filmin tasvir ettiği döneme karşı son derece sorumsuz ve kaçamaklı bir politik duruş sergilediğini düşünüyorum. Şiddetin başrol oynadığı, karakterlerin ise figüranlara dönüştüğü bu filmde bir gencin ‘artık kurban olarak anılmak istemiyoruz’ diye bağırması ise öyle ironik ki. Zira Athena tam da bunu yapıyor. Karakterlerini şiddetin kendisi uğruna yaratılan şiddete kurban ediyor. 

Monica
Monica

Bu denli aksiyon ve şiddet yoğunluklu bir filmden sonra izlediğimiz Monica ise dinginliği, duygusal derinliği ve incelikli senaryosuyla rahat bir nefes aldırıyor bizlere. Andrea Pallaoro’nun yönetmenliğini üstlendiği film uzun yıllar görüşmediği annesinin ağır hastalığı sebebiyle evine geri dönen Monica’nın hikâyesine odaklanıyor. Monica, karakterine dair her şeyi bir anda açık etmeyen, onu film ilerledikçe daha iyi tanımamızı sağlayan ağır tempolu bir senaryoya sahip. Eve geri döndüğünde kardeşinin ona çok değiştiğini söylemesi, annesinin ise onu tanımaması Monica’nın kişiliğini meydana getiren yapbozunun ayrık parçaları aslında. Kameranın genç kadını pencere kenarları, aynalar yahut kapı eşikleri gibi yüzünün yalnızca yarısını görebildiğimiz yarım kadrajlarla perdeye taşıması, Monica’nın henüz keşfedemediğimiz yönlerini görsel olarak vurgular nitelikte. 

Ancak Monica sarsıcı yüzleşmelerin olduğu ve anlatının dönüm noktasına doğru ilerleyen bir film değil. Dolayısıyla Monica’nın bir trans kadın olması hikâyenin akışını değiştiren kilit bir detay değil, benliğini meydana getiren sayısız parçadan biri olarak karşımıza çıkıyor. Hatta aynı detayı seks işçiliği yapması özelinde de vurgulayabiliriz. Aile evine ve annesinin yanına dönen Monica geçmişine ait bazı parçaları yeniden keşfediyor ve kendini anlamlandırmaya çalışıyor. Başrolde izlediğimiz Trace Lysette ve ona anne rolünde eşlik eden Patricia Clarkson’ın abartıdan uzak ve son derece samimi performansları, ölümün gölgesinde daha yeni yeni yeşermeye başlayan bu anne-kız ilişkisini daha da etkileyici kılıyor. Monica, geçmişle yeniden bağ kurmak ve affetmek gibi temaları ele alırken, trans deneyimleri söz konusu olduğunda sık rastlamadığımız bir temsil sunuyor. Ödül tahminlerinde büyük oranda Cate Blanchett’ın Tàr’daki coşkulu ve enerjik performansı öne çıksa da Trace Lysette bu çok boyutlu karakter portresinde gerçekten harikalar yaratıyor ve En İyi Kadın Oyuncu Volpi Kupası’nı kesinlikle hak ediyor. 

The Whale
The Whale

Hazır karakter portresi ve Volpi Kupası’na değinmişken festivalde En İyi Erkek Oyuncu ödülü almasına kesin gözüyle bakılan Brendan Fraser’dan ve The Whaleden bahsedelim. Aronofsky, 2017’de skandal denebilecek düzeyde olumsuz eleştirilere sebep olmuş anne!’nin (mother!, 2017) ardından Venedik’e daha mütevazı bir filmle dönüş yapmışa benziyor. Samuel D. Hunter’ın aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan The Whale’in, seyircisine duygu sömürüsü yapma konusunda ise hiç de mütevazı olduğu söylenemez. Charlie isminde 270 kiloluk bir adamın yavaş yavaş ölüme doğru sürüklenişine şahit olduğumuz hikâye, kendine zarar verme güdüsü ve suçluluk duygusuna dair son derece sarsıcı bir boyuta sahip. Yıllar evvel eşini ve kızını, verdiği akşam derslerinde tanıştığı Alain için terk eden Charlie’nin, Alain’in intiharından sonra bir türlü kendine gelemediğini öğreniyoruz. Kendisini yemek yiyerek cezalandırdığı ölümcül yolun artık sonuna yaklaşan Charlie, bu dünyadan ayrılmadan önce kızı Ellie’yle arasını düzeltmek istiyor. Ancak karşısında 16 yaşında öfke ve nefret dolu bir genç kız bulması işini hiç de kolaylaştırmıyor. 

The Whale, teatral boyutundan da tahmin edeceğimiz üzere tek mekânda geçen bir film. Bu tercihin, bedenine ve suçluluk duygusuna hapsolmuş Charlie’nin duygu durumunun doğrudan bir yansıması olsa da filme sinemasal anlamda pek bir şey kattığı söylenemez. (Bu noktada, benzer düzeyde ağır ve travmatik bir durumu ele alan Baba’nın (The Father, 2020) mizansen konusundaki yetkinliği düşünmemek elde değil). Charlie’nin kendini cezalandırma isteğini kabullenmek her ne kadar zor olsa da duygusal anlamda anlaşılır bir durum olduğunu söylemek mümkün. Yine de Charlie’yle ilgilenen ve Alain’in kız kardeşi olduğunu öğrendiğimiz Liz onu bu yoldan döndürme ve hastaneye yatmaya ikna etme çabalarından bir an olsun vazgeçmiyor. Filmdeki karakter temsilleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler, Aronofsky’nin ceza-kurtuluş, iyilik-kötülük ve ölüm-yaşam gibi Hıristiyan inancına özgü bazı ikiliklerle ilgilendiğini ortaya koyuyor. Annesi tarafından bile kötücül ve şeytani biri olarak bahsedilen Ellie’nin karikatürize edilmiş nefretiyle Yeni Yaşam Kilisesi’nden gelen ve Charlie’yi Tanrı yoluna döndürmeye çalışan Thomas’ın saf umudunun bu ikiliklerin en somut örneği olduğu söylenebilir. Ancak Aronofsky’nin birçok filminde olduğu gibi The Whale de pratikte hayal kırıklığına dönüşen fikirlerle dolu. Özellikle Ellie ve Charlie arasındaki etkileşimlerin neredeyse sadece şişmanfobik yorumlar üzerine kurulu olması ve Charlie’nin yaşadığı yemek krizlerinin dramatik bir müzik eşliğinde aktarılması filmin seyirciye yönelik son derece manipülatif bir yaklaşım benimsediğini ortaya koyuyor. Anlatının seyri ise Hollywood sinemasının yerleşik kodlarının harfiyen uygulandığı katartik bir zirveyle noktalanıyor. Yine de Brendan Fraser’ın gerek fiziksel gerek duygusal mevcudiyetiyle filmin dramatik yükünü ustalıklı bir biçimde sırtında taşıdığını ekleyelim. Venedik’te ödüllendirileceğini tahmin ettiğim bu performansın önümüzdeki aylarda Akademi Ödülleri’nin favorileri arasında yer alacağı kesin. 

All the Beauty and the Bloodshed
All the Beauty and the Bloodshed

Bu haftanın öne çıkan bir diğer filmi ise yıldız tablolarında gördüğümüz üzere neredeyse tüm eleştirmenlerce beğenilen Laura Poitras belgeseli All the Beauty and the Bloodshed oldu. Film seksenli yıllarda New York’un underground ve kuir çevrelerindeki insanları betimleyen samimi ve çarpıcı fotoğraflarıyla tanınan Nan Goldin’in sanat yaşamına odaklanıyor. Belgesel aynı zamanda sanatçının birçok yakınını kaybetmesine sebep olan opioid epidemisinin sorumlusu addedilen Sackler ailesine karşı verdiği mücadeleyi de belgeliyor. P.A.I.N adlı derneği kuran ve aktivistlerle beraber çeşitli müzelerde eylem yapan Nan Goldin’in en önemli hedefi ise Metropolitan, Louvre ve British Museum gibi müzelerin, sanat dünyasına yaptıkları bağışlarıyla da tanınan Sackler ailesiyle her türlü ilişkisini kesmesini sağlamak. Poitras, belgesel türünün alışagelmiş biçimlerini kullanmasına rağmen kişisel tarih ve sosyal tarih arasında çok katmanlı bir anlatı inşa etmeyi başarıyor. Goldin’in genç yaşta intihar eden ablası Barbara’nın hikâyesi, New York sanat çevresine damga vurmuş Cookie Mueller ve Sharon Niesp gibi figürlerin yaşamlarına eklemleniyor. Sanatçının da neredeyse ölümüne sebep olmuş opioid epidemisi ise AIDS epidemisinin hiç de uzağında değil. Politika ve sanatın tamamen iç içe geçtiği ve beraber varolduğu bu anlatı, Amerikan toplum yapısının dayattığı normların ve yasakların, bir kuşağa nasıl farklı farklı alanlarda zarar verdiğine dair çarpıcı bir tanıklık sunuyor. Goldin, geride kalan dostlarını fotoğraflarında yaşatmaya devam ederken mücadele ruhunu asla kaybetmemesi, All the Beauty and the Bloodshed’in bugün hâlâ değişimin mümkün olduğuna dair umut dolu yaklaşımına sağlam bir temel oluşturuyor.


79. Venedik Film Festivali’ni takip eden Eren Odabaşı ve Öykü Sofuoğlu’nun festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Venedik Günlükleri 2022

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.