Venedik Günlükleri 2025 #1: La Grazia, Árva, Jay Kelly, Bugonia
Venedik Film Festivali hafta başında Paolo Sorrentino’nun yeni filmi La Grazia‘yla açılışını yaptı. László Nemes imzalı tarihsel drama Árva, Noah Baumbach’ın George Clooney başrollü filmi Jay Kelly ve Yorgos Lanthimos’un merakla beklenen bilimkurgusu Bugonia da ilk günlerde gösterilen filmler arasındaydı.
Bu yıl 82. kez düzenlenen Venedik Film Festivali her yıl olduğu gibi yine tartışmaların eksik olmadığı bir başlangıç yaptı. Seyircinin dünya festivallerinin artık yalnızca basit bir “sinema şöleni” olmakla yetinmemesini ve bünyelerinde gösterilen birçok filme konu olan toplumsal ve siyasi gerçeklere kayıtsız kalmamasını talep ettiği günümüzde, Filistin halkının yaşadığı soykırım elbette Venedik’in gündemindeydi. Venice4Palestine adlı grup, festival başlamadan kısa bir süre önce kaleme aldığı ve aralarında Ken Loach, Abel Ferrara ve Matteo Garrone gibi isimlerin de imzası bulunan mektupta festivalin Gazze’de yaşananlar hakkında daha net bir tavır alması gerektiğini vurguladı. Grup ayrıca Julian Schnabel’ın In the Hand of Dante (2025) filminde başrolleri paylaşan ve İsrail yanlısı olmalarıyla bilinen Gal Gadot ve Gerard Butler’a yönelik davetlerin geri çekilmesini talep etti. Mektubun yayınlanmasını takip eden festival açılışında da grup üyeleri kırmızı halı önünde protestolar düzenledi. Festival başlangıcından sonra tepki çeken esas olaysa jüri başkanı Alexander Payne’in Gazze hakkında kendisine yöneltilen soru karşısında hazırlıksız olduğunu belirtmesiydi.
Bu hazırsızlık ve gündemin gerçekliğinden uzakta kalma hâli ilginç bir şekilde Paolo Sorrentino’nun festival açılışını yapan filmi La Grazia‘da (2025) da yankı buldu. Yönetmenin geçtiğimiz yıl Cannes’da prömiyer yapan filmi Parthenope (2024) özellikle idealize edilen, nesneleştirilmiş ve soyut kavramlara indirgenmiş kadın temsili sebebiyle eleştirilerin hedefi olmuştu. Sineması güzellik, gençlik, inanç gibi farklı filmlerde tekrar tekrar karşımıza çıkan temalar üzerine kurulu olan yönetmen, bunları ilk kez genç bir ana karakter aracılığıyla ele aldığı Parthenope’nin ardından La Grazia’da çok iyi bildiği bir simaya ve sinemasal yaklaşıma geri dönmüşe benziyor. Sorrentino’nun emektar başrol oyuncusu Toni Servillo’nun İtalya’nın kurmaca devlet başkanı Mariano De Santis’i canlandırdığı film, ta en başından, bir otorite figürüne gerçekte beklenemeyeceği düzeyde bir sempati beslemeye davet ediyor seyircisini. Görev süresinin bitmesine altı ay kalan kararsız, içine kapanık ve Katolik ahlakının pençesinden bir türlü kurtulamayan başkanın, bir siyasetçiye göre çok az derdi var aslında. De Santis, yıllar evvel kaybettiği eşi Aurora’yı özlemekten arta kalan zamanını, kendi danışmanlığını da yapan kızının üzerinde çalıştığı ötanazi yasası tasarısını ve kendisine gelen iki ceza affı talebini düşünmekle geçiriyor zira. Karikatürize değil de, basitleştirilmiş ve soyut kavramlar üzerinden işlenen bir otorite figürü var karşımızda. Hip hop ve rap müzik dinlemeye meraklı, her akşam başkanlık sarayının terasında korumasıyla gizlice sigara tüttüren De Santis’e nev-i şahsına münhasır nitelikler de serpiştirilmiş serpiştirilmesine ama bunun aktarımında Servillo’nun payı çok büyük. Yaşlandıkça perdedeki yüzü daha grotesk ve hayaletvari bir etki yaratan Servillo, filmin bütün manevi yükünü sırtında taşıyor bir anlamda. Sorrentino’nun, Muhteşem Güzellik’e (La grande bellezza, 2013) benzer biçimde ana karakterinin etrafını çevreleyen küçük bir tebaayla – kızı Dorotea, koruması Labaro, yakın dostları Ugo ve Coco Valori – filme ufak da olsa bir mizah katmaya çalıştığını görüyoruz ayrıca. Gelgelelim Sorrentino karar vermek, seçim yapmak, inanç beslemek ve affetmekle ilgili dert edindiği tüm meseleleri ana karakterinin hem maddi hem manevi dünyasında ele alsa da, siyaset ve toplum üzerinden sunduğu temsiller son derece yapay, basmakalıp ve eski kafalı kalıyor. La Grazia, yönetmenin diğer filmlerine kıyasla daha olgun bir sinema diline sahip olsa da, dünyaya bakış açısı şaşırtıcı derecede naif ve geçerliliğini yitirmiş bir film.

Ana yarışmada anlatı dili açısından geçerliliğini yitirmiş bir isim varsa, bu ne yazık ki László Nemes’ten başkası değil. En son Jonathan Glazer’ın Oscar konuşmasını “Yahudi karşı propaganda” olarak nitelendirdiği yazısıyla gündeme gelen Macar yönetmenin, yeni filmi Árva‘da (2025) ilk iki filmindeki karakteristik çerçeve ve kamera kullanımını geride bırakarak, son derece geleneksel bir yaklaşım benimsediğini görüyoruz. 1957 yılında Sovyet rejiminin gölgesindeki Budapeşte’de geçen film, hikâyesinin merkezine İkinci Dünya Savaşı yüzünden bir süre ayrı kaldığı annesi Klára’yla yaşayan on iki yaşındaki Andor’u konumlandırıyor. Andor’u, savaşın ve soykırımın tüm gerçeklerine rağmen babası Hirsch’in bir gün geri döneceğine inanan, ona her gece dua ederek seslenen küçük bir çocuk olarak tanıyoruz öncelikle. Ancak annesinin de oğlunun fantezisini besleyerek canlı tuttuğu bu idealize edilen baba figürü, savaş sırasında Klára’yı saklayan ve Andor’un babası olduğunu iddia eden kasap Berend’in gelişiyle paramparça oluyor. Dolayısıyla Árva, babayla yüzleşme ve sembolik düzeyde öksüz bırakılma üzerine bir film. Andor, Yahudi inancıyla, futbolla, önceden çalıştığı bilet gişesiyle özdeşleştirdiği baba figürünün yerine, kaba, içkici, şiddete eğilimli ona göre inançsız bir adam olan Berend’i koymaya zorlanıyor zira. Öksüz bırakılmaya, terk edilmeye karşı öfkesini, annesinden, kendisinden ve en önemlisi de Berend’den çıkarmaya çalışan Andor’un trajedisinin arka planındaysa, Sovyetler rejiminde de fişlenen, şiddete ve kötü muameleye maruz kalan Yahudi Macarların acılarına tanıklık ediyoruz. Nemes filmin hikâyesini tasarlarken bütün ağırlığı Andor’a vermiş olacak ki, onun duygu dünyasını en çok sarsan ve etkileyen Klára ve Berend’i iki boyutlu karakterlerin ötesine taşıyamamış. Başlangıçta eski usül masallardaki saf kötü karakter gibi gösterilip sonrasında şefkat ve anlayış gibi özellikler yüklenen Berend, iki ekstrem uç arasında sıkışıp kalmış örneğin. Andor’un takıntılı derecede bağlı olduğu annesi Klára ise yaşadıkları karşısında baştan sona pasifliğini koruyan, fedakâr ve çilekeş anne arketipinin önüne geçememiş. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ağırlığını yakalamaya çalışan Árva, daha çok Yeşilçam dramlarının duygu sömürüsüne çalan tarzını akla getiriyor bir anlamda. Sepya tonlarının ve 35 mm’nin buğulu dokusunun tıpkı Gün Batımı’ndaki gibi (Napszállta, 2018) yoğun biçimde kullanıldığı filmin estetik tercihlerinin anlatı içinde neredeyse hiçbir karşılığı yok. Göze hoş gelen, seyir zevki ortalama düzeyde, içi boş bir kabuğu çağrıştırıyor yalnızca.

Festivalin ikinci gününde prömiyer yapan Jay Kelly (2025), yakın dönem sinemamızın kronik rahatsızlığı olarak nitelendirebileceğimiz “Netflix estetiğinden” mustarip. Kelimelere dökerek anlatması kısmen zor, ancak görüntüye bakar bakmaz bu bir Netflix filmi dedirten, prodüksiyon tasarımının sterilliğinde ve tektipliğinde, mekândaki ışığın yapaylığında dâhi hissedilen bir estetik bu. Jay Kelly estetik açıdan Netflix’i akla getirse de anlatısıyla tam bir televizyonda izlenecek pazar kuşağı filmi havasına sahip. Başrolde George Clooney’yi izlediğimiz film, bir alter-ego ilişkisi kuracak kadar ileri gitmese de oyuncunun kariyerinden ve kişiliğinden beslenerek yaratılan Jay Kelly’ye odaklanıyor. Hollywood’da aksiyon filmlerinden, romantik dramalara sayısız filmde rol almış, ancak bu süreçte de kızları Jessica ve Daisy başta olmak üzere yakınlarını ihmal etmiş emektar bir star var karşımızda.
Jay, bir gün akıl hocası olarak benimsediği yönetmen Peter Schneider’in cenazesinde oyunculuk eğitim aldığı sınıf arkadaşı Tim’le karşılaşıyor. Tim’in, seçimlerde rolü ona kaptırdığı için kendisine yönelik hıncının bir türlü dinmemesi bir taraftan, küçük kızı Daisy’nin üniversiteye başlayacak olması öbür taraftan, Jay’in kafasında şimşekler çakmasına sebep oluyor. Menajeri Ron ve basın temsilcisi Liz’in tüm ısrarlarına rağmen Daisy’nin peşinden Avrupa’ya gitmeye ve kendisine kalan zamanda hayatının iplerini eline almaya karar veriyor Jay. Bizzat tüm anılarının filmlerden ibaret olduğunu söyleyen Jay, sinemanın aksine hayatı baştan almanın ne yazık ki mümkün olmadığını kavrıyor yavaş yavaş.
Jay ve Clooney arasında hem bir mesafe hem de bir ilişki kurmaya çalışan film, neredeyse kendisinin kim olduğunu unutmuş Jay’in öğrenilmiş yüzeyselliğini yansıtmak konusunda oldukça başarılı. Clooney’nin kendisini oynasa da oynamasa da performans açısından aynı ölçüde kârlı çıktığı filmin esas yıldızı ise Jay’le ilişkileri yolculuk sonunda geri dönüşü olmayacak şekilde darbe alan menajeri ve yakın arkadaşı Ron’a hayat veren Adam Sandler. Sandler’ın doğal mizahı, yaşının getirdiği ve ona çok da yakışan hantallık ve yorgunluk hisleriyle daha da derinlik kazanmış âdeta.
Ancak Baumbach, Jay’in büyük ölçüde üzüntü ve yalnızlıkla noktalanan duygusal yolculuğunu perdeye aynı ustalıkla aktarmayı başaramamış. Jay ve peşinden gittiği Daisy’nin Avrupa seyahati sırasında İtalya ve Fransa’daki kısımların kalabalık ve klişelerle dolu karakterleri seyirciyi boğan cinsten. Yönetmen özellikle Jay’in okul yıllarını, setlerdeki anılarını, büyük kızıyla olan yüzleşmelerini hatırladığı flash-back geçişlerinde Yaban Çilekleri (Smultronstället, 1957) ve 8½’un (Otto e mezzo, 1963) gibi modernist, içe bakışçı (introspective) filmlerin izinden gitmeye soyunsa da, söz konusu sahneleri takip eden kısımların yapaylığı ve zorlama mizahı ton dengesini bir türlü kuramamış ne yazık ki. Jay Kelly, Baumbach’ın anlatısını inşa ederken kafasında hangi temel soruların yer aldığını, hangi temaları ve kavramları ele almak istediğini sezdirdiği ama tüm bunları pratiğe dökmekte yetersiz kaldığı bir film esasında.

Festivalin ikinci gününde prömiyer yapan bir diğer filmse Yorgos Lanthimos’un Güney Kore yapımı Jigureul jikyeora!’dan (2003) uyarladığı Bugonia‘ydı (2025). Yabancı filmlerin Hollywood uyarlamalarına sinemaseverlerin şüpheyle yaklaştığı ve orijinali varken neden bir yenisinin çekilmesinin gerekliliğini sorguladığı bilinir. Bu noktada Lanthimos’a hakkını teslim etmek lazım, zira belli detaylar dışında Jang Joon-hwan’ın senaryosuna sadık kalsa da görsel dünyasıyla tam bir Lanthimos filmine imza atmış. İyi bir Lanthimos filmi mi sorusuna gelecek olursak işte orası tartışılır… Yıllar geçtikçe sinemasındaki absürtlük ve kara mizah dozu dramatik yapının önüne geçmeye başlayan yönetmenin filmografisinde bunun arşa çıktığı nokta geçtiğimiz yıl Cannes’da prömiyer yapan Merhamet Hikâyeleri (Kinds of Kindness, 2024) olmuştu. Seyircinin yavaş yavaş Lanthimos sinemasından sıkılmaya başladığının sinyallerini veren Merhamet Hikâyeleri’nin dünyası ilk bakışta Bugonia’dan pek de uzak değil. 21. yüzyıl mimarisinin alametifarikası, boş, anonim ve minimalist iç mekânları bu filmde, uluslararası çapta tanınan bir ilaç firmasının başındaki Michelle Fuller’in evinde ve iş yerinde görüyoruz. Fuller, şirketinin elde ettiği kâr, çalışanlarının verimi ve başarısı dışında pek bir şey düşünmeyen ama tüm bunları günümüz hassasiyetleri filtresinden geçirecek seyrelten geç kapitalizm çağının tipik patron figürü olarak çıkıyor karşımıza. Ancak Teddy ve onun fikirlerini onaylamaktan başka çaresi olmayan saf kuzenine göre Michelle Fuller, dünyayı yok etmek üzere gönderilmiş Andromedalı bir uzaylı. Annesi Michelle’in şirketinin ürettiği ilaçlar yüzünden komada olan Teddy, dünyadaki tüm kötülüklerin kökeni olduğuna inandığı uzaylıları alt etmek için Michelle’i kaçırarak, yıllardır özenle hazırlandığı planını hayata geçiriyor.
Yalnızca senaryoları karşılaştırdığımızda orijinal filmdeki sevgilerinin yerini kuzenlerin alması ve CEO’nun bir kadın olması dışında pek bir değişiklik göremiyoruz. Gelgelelim, Lanthimos Bugonia’yı 35mm VistaVision formatında çekmiş olsa bile, kendi sineması açısından da tanıdık sularda yüzmeyi tercih etmiş. Yönetmenin hem estetik takıntılarını hem de insan doğasının yıkıcı ve karanlık yönlerini absürt biçimde ortaya dökme arzusunu yeniden üreten Lanthimos sineması bu açıdan, Wes Anderson gibi hayranlarının izlemekten keyif aldığı, sevmeyenlerinse kayıtsız kaldığı bir döngüye girmiş durumda. Bu döngünün en elle tutulur yansıması ise Emma Stone’un filmden filme değiştirmeye tenezzül etmediği birörnek performansları. Stone’un karakterlerindeki bu özensizlik, özellikle de Bugonia’nın yağlı saçlı, komplo teorisi takıntılı neo-hippisi Teddy’yi canlandıran Jesse Plemons’ın rollerini çeşitlendirme konusundaki becerisiyle kıyaslandığında daha çok hissediliyor. Bugonia’nın düşünce evreni her şeye rağmen Merhamet Hikâyeleri‘ne ve belli bir ölçüde Zavallılar’a (Poor Things, 2023) kıyasla daha sağlam temeller üzerine inşa edilmiş. Zira her ne kadar türsel açıdan bir bilimkurgu olsa da, Bugonia‘nın Lanthimos’un tüm filmografisi içinde ekoloji, iklim değişikliği, ilaç endüstrisi gibi meselelere yer vererek kendi dünyamızda gerçekten yankı bulan tek filmi olduğu söylenebilir. Buna rağmen filmin göz ardı edilemeyecek bir kusuru varsa o da bu konular hakkında anlamlı bir söylem üretmeyip, yerleşik kalıpları ve inanışları uçlara taşıyarak absürtleştirmekle yetinmesi. Yönetmenin uzun yıllardır sinemasında hissedilen “Amerikanlaşma”nın nihayete erdiği nokta tam da bu olsa gerek: Söylemin içinin boşaltılarak kinik bir araca dönüşmesi…
1996’da Adana’da doğdu. Lisans eğitimini Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü’nde tamamladı. Hâlen Paris VIII (Vincennes-Saint-Denis) üniversitesinde Sinema Çalışmaları alanında yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Çeşitli mecralarda sinema yazarlığı ve çeviri yapmaktadır.







