Bugonia: Diyorlar ki “Hiç Böyle Bir Şey Görmemişiz”
Yorgos Lanthimos ve Emma Stone’un beşinci işbirliği Bugonia, etrafına topladığı kalabalığın telefon şarjı bitene kadar gündemde kalacak, eskimiş bir reklam filmi gibi. Son dönemde çekilen apokaliptik filmler arasında en “iddiasız” iddiaya sahip.
Yorgos Lanthimos’un sinemasını aykırı tutma hırsının yavaş yavaş acınası hâle geldiği bir döneme girdik ve bir süredir buradayız. Ailenin bir zamanlar “zıpır çocuk” diye hoş görülürken bir yandan da el üstünde tutulan ergeni, yetişkin hayata uyum sağlayamayınca gizliden gizliye dalga konusu olma tehlikesiyle karşı karşıya. Türkçede “Yunan Yeni Dalgası” olarak geçse de İngilizcede çok daha iyi tanımlanan “Yunan Tuhaf Dalgası”nın (Greek Weird Wave) öncü yönetmeni, huzursuzluk veren bir tuhaflığı göğsünde nişan gibi taşıyan filmler yapmak isterken; bir türlü bugünle senkronize olamayan, daha izlerken eskimeye başlamış gibi hissettiren bir sinema tarafından esir alınmış gibi. Gerçi bir yönetmenin sinemada biricik olma uğraşı izleyiciyi nadiren ilgilendiriyor. Filmlerin değerleri de bununla ölçülmüyor. Ancak Lanthimos’un birbiri ardına hızla eklenen ve birbirini andıran her yeni filmiyle tek kozu olduğunu düşündüğü bu “tuhaf ve beklenmedik” olma sancısı, tuhaf ve beklenmedik olamadığı her seferde daha da göze batıyor, daha da hızlı eskiyor ne yazık ki. Bu yüzden Bugonia (2025) sonrası aldığı sinemaya ara verme kararı, son yıllarda aldığı en mantıklı karar olabilir. Bırakın geleceği, bugünle senkronize olmuş şekilde sahalara dönerse şanslıyız.
Bugonia; The Matrix’in (1999) bile henüz dört yıl önce piyasaya çıktığı, “iklim değişikliği” teriminin yeni yeni benimsendiği, sinemada dünyanın sonunu getiren felaket senaryolarının önemli bir kısmının uzaylı istilalarına emanet edildiği bir dönemde, 2003’te çekilen Güney Kore filmi Save the Green Planet!’in (Jigureul jikyeora!) yeniden çevrimi. 2003’ten bakınca, uzaylı olduğuna inandıkları bir ilaç şirketi CEO’sunu kaçırarak dünyayı istila etmiş türdeşlerini gezegenden çekilmeye ikna etmeyi hedefleyen iki çatlak karakterin hikâyesi hayli orijinal ve eğlenceli görünüyor. Ancak 22 yıl sonra, insanlığın tüm bencilliği, kibri ve salaklığıyla bu gezegenin başına gelmiş en kötü şey olduğu fikri en ufak bir pırıltı bile taşımıyor doğrusu. Oysa gerçekte, bir sağlık sigortası şirketinin CEO’sunu öldüren sıradan bir adamın halk kahramanına dönüştüğü, yakışıklılığına methiyeler dizildiği bir dünyadayız. Ve ilginçtir, “kapitalizm tarafından sömürülen sınıfların intikamı” meselesinin eskime gibi bir tehlikesi yok. Ama Bugonia o film değil. Bugonia, Save the Green Planet!’ten beri dünyanın geçirdiği 22 yıllık değişimi, kaçırılan CEO’yu erkekten kadına çevirerek özetleyen, orijinalinden bile eski bir yeniden çevrim.

Lanthimos’un, yönetmen katında bol bol tanrıcılık oynadığı Zavallılar (Poor Things, 2023) sonrası, Emma Stone’un kariyerine pek iyi gelmeyen, aurasının üzerine parazit gibi yapışan bir tarafı var. Üstelik bu takıntısını başka yönetmenlerle de paylaştığı oluyor. Merhamet Hikâyeleri (Kinds of Kindness, 2024), Eddington (2025) ve Bugonia’yı art arda izleyince, sadece hikâyeleri birbirine karışmıyor. Stone’un her sınırı aşmaya teşne oyunculuğunun hep aynı köşelerden aşınmasına, aynılaşmasına ve tılsımını kaybetmesine de el birliğiyle katkıda bulunuyorlar adeta. Dünyanın sonunu getirmekle kafayı bozmuş iki yönetmenin, Stone’u tuhaflar ve çatlaklar liginin vitrin mankenine dönüştürmesi hayli can sıkıcı. Sanki aynı evlerde, aynı oyuncularla çekilmiş, aynı temaları merkez alan, birbirinin içine geçmiş filmler izlemek de öyle. Bu yüzden Bugonia’nın yapımcıları arasında Eddington’ın yönetmeni Ari Aster’in olması bir sürpriz değil.
Bazı filmlerin film olmaktan çıkıp birer ürün lansmanına dönüştüğü bir sektörde, film izleme deneyimi de yerini filmden önce ve sonra seyircinin önüne atılanlara bırakıyor artık. Bugonia da bu furyaya katılmak için doğmuş sanki. İzlerken, önümüze sürülen bazı sahnelerin bir bütünün değil, bir film tanıtımının parçaları olarak tasarlandığı hissine kapılıyor insan. Lanthimos’un Stone’da ısrar etmesinin nedeni de burada saklı. Oyuncuyu bu dünyadan değilmiş gibi paketleyip tüketiciye satmasıyla, bu filmde ona teslim ettiği, tüm düğümlerin onda çözüldüğü “uzaylı mı yoksa değil mi?” karakteri arasında büyük paralellikler var. Jesse Plemons aşağı yukarı aynı kaderi paylaşmasına rağmen, Lanthimos tarafından tüketilmeden nasılsa performansının tazeliğini koruyabiliyor. Ama Stone, fiziksel olarak da yönetmeni hipnotize eden ve anında filmlerinin simgesine indirgenebilen bir görsel güç taşıyor belli ki. Bugonia’da kocaman gözleri, saçsız kafası, en sefil hâlde bile framboise frenzy tonundaki ruju eksik edilmemiş ıslak dudakları ve framboise frenzy ile kontrast yaratan parıl parıl suratıyla, kameranın uzun uzun üzerinde dolaştığı bir tanıtım görselinden ibaret. İzlerken filmin o ana kadar nasıl pazarlandığını (“Emma Stone, Lanthimos’un yeni filmi için saçını kazıttı!”) hatırlıyor ve o andan sonra neler yaşanacağını da (“Kellere özel gösterim! Etkinliğe katılmak isteyenler sinema salonu önünde hazır bulunacak berbere saçlarını kazıtabilir!”) görür gibi oluyorsunuz. Film dışında her şeyin konuşulduğu, filmin kendisinin anlık bir TikTok videosuna, filtreli bir Instagram postuna, puanlarken karşınıza çıkan hınzır bir Letterboxd şakasına dönüştüğü bir sinema anlayışı. Sinema gösteriş kaygılı bir ata sporu. Koskoca Emma Stone, olanca tuhaflığıyla algoritmalarımızda durup durup yeniden beliren, acayipliği kutsayan bir vitrin mankeni. Birileri bir yerlerde şöyle yazmış: “Bugonia gibi bir şeyi hiç görmediniz.” Aksine, hayatımızda bir şeyi bu kadar sık gördüğümüz hiç olmamıştı.
Uzun yıllardır hem basılı hem de dijital yayınlarda sinema üzerine yazıyor. Film eleştirmenliğiyle sevgi-nefret ilişkisi yaşıyor. 2002’de bir dergide yayımlanan ilk kısacık yazısından sonra ipin ucunu kaçırdı. O dergi Altyazı’ydı.







