Şu An Okunan
Gürcan Keltek: Soluk Alan Kayalar

Gürcan Keltek: Soluk Alan Kayalar

Gürcan Keltek deneysel belgesel olarak tarif edebileceğimiz bir alanda, resmî ideolojiye ters akıntı oluşturan filmlere imza atan, sinemamızın son yıllarda çıkardığı en özgün seslerden biri. Filmlerini festival gösterimleri dışında nadiren izleme fırsatı bulabildiğimiz Keltek’in, deneme-film tadı veren 34 dakikalık çalışması Gulyabani MUBI Türkiye‘de yayında.

Bu yazı Altyazı’nın Kasım-Aralık 2018 tarihli 188. sayısında yayımlanmıştır.

Gürcan Keltek henüz birkaç kısa filme, orta metraj denebilecek bir yapıma ve yalnızca tek bir uzun metraja sahip. Yine de, “Gürcan Keltek sineması” tabirini içimize sine sine kullanabiliriz. Burada yazacaklarımız, gelecekte yaptığı her işe birkaç çift göz daha çekebilirse amacımıza ulaşmış oluruz. Onun ismini hatırda tutmak önemli, zira mevcut gösterim ağlarında, “deneysel belgesel” diye kestirmeden tarif edilebilecek filmlerini, festivaller ve yurtdışı merkezli dijital platformlar dışında izleme şansımız sıfıra yakın. Neden böyle olduğunu, filmlerinden bahsetmeye başladıkça daha iyi anlayacağız.

20 dakikalık kısa filmi Fazlamesai’den (2011) itibaren siyah-beyaz, grenli, kirli, bazen tamamen karaltı hâlini alan bulanık bir görüntü bulutu yaratıyor Keltek. Sıklıkla 8mm formatında çalışıyor. Buluntu filmleri, fotoğrafları, ödünç aldığı metinleri, sesleri, haber kayıtlarını, kendi çektiği videolarla, fotoğraflarla bir araya getiriyor. Hepsi yan yana durunca, içinden çıkılmaz bir gürültü ve karmaşa oluşmuyor. Bu görüntülerin toplamını aşan, yavaş akan bir duygu, her şeyi gevşekçe kontrol eden bir ritim, filmle birlikte düşündüğünü, hülyalandığını hissettiğiniz bir üst-akıl var. Filmleri tepeden –ama katiyen kimseye tepeden bakarak değil– kontrol ediyor görüntü ve ses bulutlarını yaratan bu sinemasal mevcudiyet. Karmaşık bir renk paletini monokrom bir filtreden geçirerek perdeye aksettiriyor, estetik bir bütünlük sağlıyor; üstelik tüm bu çoklu kaynağı düzleştirmeden yapıyor bunu.

Gürcan Keltek filmlerinde ses ve görüntü, birbirlerini tasvir etmek için yan yana gelen iki kardeş unsur değil. Görüntü kuşağını “illüstre” etmiyor bu filmler, söylenenleri tasvir etmek gibi bir amaç gütmüyor. Görüntü bulutlarının kendi yolu var; sesi dinleyip kendi düşünce kanallarını takip ediyorlar âdeta. Bazen siyah-beyazın giderek her türlü figürü belirsizleştiren muğlaklığı öyle bir hâl alıyor ki, sesleri sürekli zihninin içinde duyan birinin istihâreye yatınca gördüğü görüntüler perdede bize sunulmuş gibi hissedebiliyoruz.

Bazen de bir üst ses ancak kendi duyabileceği bir tonda konuşuyor. Kendi defterine yazdığı sırlarını, öz tahlillerini defter kaybolmadan önce bir dosta aktarır gibi seslendiriyor iç dünyasını. Bu sesin rehberliğinde bulutlara, toprak parçalarına, çamurun içindeki küçük su dünyalarına, taş parçalarına, terk edilmiş binalara, kuytu köşelere, sokaklar arasında silinen insan siluetlerine bakıyoruz. Üst sese eşlik eden görüntüler, bazen belirgin bir nesneyi betimliyor bazen de siyah-beyaz bir soyutlamaya dönüyor. Film materyalinin üzerine musallat olmuş/edilmiş hayaletler beliriyor sanki bir noktadan sonra; kamera bir şeyleri çekmiyor da, selüloidin üzerindeki çiziklerle, kimyasal işlemlerle perdede yeni bir figür beliriyor.

Bu görüntü kümelerini yorumlamak için anahtar kelimelerden biri hafıza. Kolektif bir hafıza bu ama insan gruplarına olduğu kadar kaya parçalarına, bulutlara, toprağa ait gibi. Kameranın bakışı böyle bir his yaratıyor. Kameranın çevrildiği topluluklar, meseleler, tarihsel kesitler değişse de, tepede dönen bulutların muğlak akışları, kayaların aşınmış yüzeylerinde saklı duran bir kozmik durum da bu hafızanın parçası.

Koloni

Gürcan Keltek’in sinemasal dilinin belirgin şekilde oturduğu ilk film diyebileceğimiz Koloni (2015), Kıbrıs’ta 1974’te yaşanan savaştan arta kalan taşların ve kemiklerin hafızasını tutuyor. Terk edilmiş kentler ve insan suratları bir kıyamet sonrası ateşkesinin diyarını anımsatıyor. Siyasi manevraların toprakta, insan derisinde bıraktığı iz, toprağın altında gömülü kemiklerin şimdide bıraktığı ize karışıyor. Koloni’de belgesel yönetmeni, sözü bu diyarda yaşayanlara bırakıyor arada, ancak film onların sözünden ziyade görüntüsüyle diyalog hâlinde. Binaların içine dalan bitkiler, molozların aldığı şekiller, kuraklaşmış toprağın, boşluğun, terk edilmiş binaların mimarisiyle ilişkisi…

KUYTUNUN RUHU
Gürcan Keltek’in kişisel olarak tanıdığı, ailesinin parçası olan bir figüre adadığı, afişinden müzik kullanımına deneysel bir korku filmine de yakınsayan, bazen bir deneme-film (essay film) tadı da yakalayan 30 dakikalık Gulyabani (2018) de hafızayla haşır neşir. Zamanında hem komşuları hem de devlet kurumları nezdinde bir müneccim olan, 80 Darbesi döneminde karargâhtan karargâha, bir garnizondan diğerine gezdirilerek komutanların, para-militer grupların çıkarları için kullanılmaya çalışılan, öyküsü değme romana taş çıkaracak bir kadının, Fethiye Sessiz’in filmi Gulyabani. Gürcan Keltek, bir dönem aynı evde yaşadığı, kişisel olarak sıkı bağlar kurduğu bu kadının güncesine, defterlerine, arkada bıraktığı sözlerine eşlik eden görüntüler yaratıyor filmde. Fethiye Sessiz’in yaşamının son yıllarında, geleceğe dair görüleriyle geçmişe dair kırık anıları birleştiren sözcükleri, ülkenin geçmişine ve geleceğe yönelik kâbuslarına bağlanabiliyor. 70’ler ve 80’lerde, ordu gibi katı nizam ve rasyonalite üzerine kurulu olduğu varsayılan bir kurumun, doğaüstü güçlere sahip olduğu düşünülen bir kadından nasıl korktuğu ve bir yandan da faydalanmaya çalıştığını anlatıyor film. Bunu Fethiye Sessiz’in ölüme doğru dingin bir kabullenişle yürüyüşüne koşut şekilde anlatıyor. Gulyabani’de, doğaya ait görüntüler doğaüstü bir nitelik kazanıyor bazen, en dingin manzara bir korku filminin gerginliğini barındırıyor. Ona halkın taktığı ‘Gulyabani’ lakabını “karanlık ıssız yerlerin ruhu” anlamına geldiği için sevdiğini söylüyor Fethiye Sessiz. Gulyabani’nin görüntü bulutları da bu kuytunun peşinden gidiyor. Fethiye Sessiz’in geçmişi de geleceği de bir arada, anlık çakımlar hâlinde gördüğü bir müneccim aynası gibi hem bulanık hem duru bir su yüzeyi oluyor perde.

BULUT ATLASI
Gulyabani’de aşikâr olan o gerginlik, aslında Gürcan Keltek sinemasının tamamında var. Taşa, toprağa uzun uzun bakarak oradaki bir gerginliği/potansiyeli çıkarıyor bu filmler. Yönetmen, pek çok söyleşisinde, Situasyonistlerle birlikte anılan psikocoğrafya kavramına atıfta bulunuyor. Situastyonistlerin bu kavramla ilişkisi çoğunlukla kenti deneyimlemek üzerinden ilerlese de, Keltek’in filmlerinde coğrafyanın insan topluluklarıyla olan diyaloğu farklı veçheler de kazanıyor. Etrafı çevreleyen binalar, toprak kütleleri, bulutların gölgeleri, suyun, dalların, çamurun birliktelikleri içinde şekilleniyor insan hikâyeleri. Kamera bazen başka bir gezegenden incelemeye gelmiş gibi bir ölçekle, bazen de taşı, suyu, insan yüzünü yakından inceleyerek bakıyor çevresine. İncelenen bu yüzeyler vasıtasıyla hatırlanmaya çalışılan tarih, kayaların ve gökyüzünün haşmeti içinde yankılanarak perdede bir rüya bulutu gibi kendi estetiğini yaratıyor.

Meteorlar

Gürcan Keltek’in uzun metraj diye tabir ettiğimiz süre kodlarına en uygun filmi Meteorlar (2017), fiziksel çevrenin, kentin ve dağların insana ne ettiği üzerine bir film bir yandan. Gündeydoğu’da sokağa çıkma yasaklarının, yoğun bir abluka ve harekât sürecinin yaşandığı yakın dönemi anlatan Meteorlar, yönetmenin de söyleşilerinde sık sık dile getirdiği üzere bir aciliyet hissi üzerine kurulu. Çatışma alanının ve çatışmanın hemen sonrasında delik deşik olan evlerin, mahallelerin içinden konuşan Meteorlar’ın en ilgi çekici tarafı, bu aciliyeti tümüyle nakledip, bir yandan  da, kayaların ve bulutların ağır işleyen zamanıyla onu çerçevelemesinde saklı. Cizre’den, Silopi’den, tamamıyla kırılganlaşmış, beden bütünlüğüne dair hiçbir koruma tabakası kalmamış insanların durumunu belgeleyen sahnelerden önce, dağa çıkan avcıların görüntüsünü yansıtıyor perdeye Gürcan Keltek. Dağ keçileri kayalıklara tırmanıyor, avcılar onları hastalıklı bir tutkuyla takip ediyorlar. Onlara dair tüm detaylara muazzam bir ilgi var, büyülenme ve hınç karışımı bir duyguyla avı sürdürüyorlar. Kamera, avcı dürbününün şeklini alıyor ancak avcıların zihnini taklit etmeye hiç niyetlenmiyor. Bu uzun dağ keçisi sekansı, avcılar ve keçiler kadar, taşların yüzeyindeki dokularla, dağların ortasında insan yığınları ve patlamaların yarattığı görüntülerle de ilgileniyor. Hem dağın tepesinde nefes nefese pusuda duran avcının soluk alışverişi, hem de bir hayalet misali dağın yükselerek her şeye bir tabakanın ardından bakan bir varlığın bakış açısı…

Meteorlar

Meteorlar, yakın geçmişimizden bu denli sıcak bir şekilde hissettiğimiz bir meseleyi anlatırken bulutlara, dağlara bakarak romantik, bireysel bir tefekküre dalıyor diye algılamayın bunu. Gürcan Keltek filmleri, sıradan bir yabancının bakışı değil. Filmde de metinleri alıntılanan Sebald’ın, tarihi, üzerinde yürünen coğrafyayı ve karşılaşılan insanları düşünsel bir metnin akışına kattığı, metnin akıntısını dünyanın sürekli yazılan tarihinin bir parçası kıldığı düsturunu hatırlatan, hülyalı bir bakış bu kameranınki. Sebald’ın yürüdükçe açılan düşünce dizgesi gibi, Gürcan Keltek’in kamerasına yansıyan görüntüler de uzun uzun baktıkça kendi düşünce patikalarını açıyor. Filmin açılışındaki dağ keçileri, ilk bakışta, Güneydoğu’da yaşananlara dair bir alegori önerir gibi gözükürken, görüntüler biriktikçe anlamın zapt edilemediğini, teke indirilemediğini fark ediyoruz. Görüntünün hamlığında bir anlam diyarı oluşuyor.

Meteorlar Güneydoğu’da harap hâle gelen kentlere girip savaşı gösterdikten sonra kamera bir kez daha göklere doğru uzanıyor. Filmin ara ara fısıldayan üst sesi, “sonik patlamalar silah seslerinden daha gürültülüdür” diyor. Güneydoğu’daki pek çok kenti lâl eden savaşın son demlerinde bir meteor yağmuru vuku buluyor. Diyarbakır, Bingöl, Dersim, Adıyaman gibi kentlere 241 parça meteor düşüyor. İnsanlar sokaklara çıkıyorlar, bir arayış başlıyor. Bu taşların tuhaf bir gücü var. “Gece boyu gökyüzünde patlamalar devam etti, savaş bir anlığına durdu. Sabah insanlar kalkıp damlara, tarlalara, sokaklara düşen taşları topladılar” diyor filmin metni.

Gulyabani lakaplı Fethiye Sessiz “dil eski bir şehirdi ve sürekli değişiyordu” diye yazmıştı, yahut da Keltek’in kurmaca ve belgesel melezi filmi, onun böyle dediğini hayal etmişti. Tam da o dönemde bu coğrafyaya düşen meteorlar, toprağın ve üstündekilerin dilini göklerden bir hamleyle değiştiriyor. Gürcan Keltek, hem Meteorlar’da hem de Gulyabani’de, yeryüzünün nefes aldırmayan boğuculuğunu da, bulutlara doğru bir arayışla baktıran umudunu da taşın toprağın içinde, bu dilsiz hafızada arıyor.

Neredeyse her filminin sonunda, bu hafızanın imkânsız dokusunun ortasına kamerasıyla dalar gibi, film şeridinin lekelerinin arttığı, filmin kararıp bozulduğu, nihayetinde tümüyle şeffaflaşarak bu dünyadan göçüp gitmeye benzer bir yolculuğu anımsatan bir filmsel deneyim arıyor Gürcan Keltek. Meteorlar’da anlattığı gibi bir derin umutsuzluk ve kıyım coğrafyasının göbeğinde bile, kayaların arasında bulup çıkardığı yılanlar ve keçilerle, anlamını henüz kendisinin de bilmediği bir devamlılığı, süregiden bir direnci imliyor. Fethiye Sessiz’in bir cümlesi bu filmlerin yaptığının bir özeti gibi; “soluk al, soluk ver, sessiz bekle, bedensiz, anıların başına üşüşmesine izin ver.” Gürcan Keltek sineması karşısında izleyici bedensizleşerek ortak bir hafıza dokusunun ortasına doğru yükselebiliyor. Beden çizgileri şeffaflaşıyor ve görüntü ile ses duyumsama kanallarını bir süreliğine ele geçiriyor. Burada dehşet de, sevinç de, çaresizlik de, tam kestirilemeyen bir kavrayış da olabilir.

Yönetmenin Fazlamesai’de küçük imalathanelerde, atölyelerde kaynak aletinin saçtığı kıvılcımı andıran parçacıklara yakından bakarak açtığı görüntü bulutu nereye doğru ilerleyecek? Şahsen sinemamızda beni en çok heyecanlandıran sorulardan biri bu.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.