Büyük, Cesur ve Güzel Bir Yolculuk: Birlikte Ya Da Yalnız
Kogonada’nın Margot Robbie ve Colin Farrell’ı bir araya getirdiği yeni filmi Büyük, Cesur ve Güzel Bir Yolculuk, türün kalıplarını tersyüz eden, sürprizlerle dolu bir romantik komedi. Fantastik dokunuşlarla ilerleyen ve türe özgü toplumsal cinsiyet temsilleriyle de oynayan film, ne yazık ki ikinci bölümünde direksiyonu daha alışıldık bir yöne kırıyor.
Kogonada’nın, Margot Robbie ve Colin Farrell’ın başrollerinde yer aldığı yeni filmi Büyük, Cesur ve Güzel Bir Yolculuk (A Big, Bold, Beautiful Journey, 2025), türün külliyatında hatırlanacak özgün bir örnek olma gayesinde bir romantik-komedi. Kendisini yalnızlığı sorun etmeyen bir yetişkin olarak tanımlayan David ve kendisini hayatına girdiği insanları mahveden bir yetişkin olarak tanıtan Sarah, davetli oldukları bir düğünde tanışırlar. Filmin adında bahsi geçen ve biz seyircilere sunulan ise, ikilinin tecrübeyle sabit peşin hükümler ve olabildiğince açık sözlülükle başlayan, birbirlerine âşık olma yolculuğu.
Filmin kendisi hakkında konuşmaya başlamadan önce kısaca Kogonada’yı aradan çıkarmak gerekiyor sanıyorum. Auteur yönetmenler üzerine video denemeler hazırlayarak ismini sinema dünyasına tanıtan Koreli-Amerikalı Kogonada, ilk filmi Columbus (2017) ile uluslararası beğeni toplayarak kendine has tarzını sinemaseverlere kabul ettirmişti. Yıllardır incelediği auteur yaratıcılar gibi imzası tanınan, stil sahibi bir yönetmen olarak başlattığı kariyeri, bir tür filmi olmasına rağmen yine yönetmen izleriyle dolu Yang’dan Sonra’yla (After Yang, 2021) devam etti. Büyük, Cesur ve Güzel Bir Yolculuk ise yönetmenin belki isteyerek, belki de tamamen anlaşılır sektörel sebeplerle söz konusu auteur üretimle arasına mesafe koyduğu bir kırılma noktası gibi. Çoğu zaman bir yönetmen için olgunluk göstergesi olarak dillendirilen “yönetmeni hissetmemek” övgüsü, Kogonada için de geçerli olacak mı ilerleyen yıllarda göreceğiz. Ancak bu filmin, üzerine yazılmış bir yazı boyunca yönetmeninden yalnızca bu kadar bahsettirecek kadar (öyle olması gerektiği için) “imzasız” bir film olduğunu söylemek gerek.
Posterini, “bir yönetmen filmi” ibaresi yerine yıldız oyuncularının isimlerinin süslediği, klasik Hollywood dönemi ambalajında, amacı belli ve olgun bir film Büyük, Cesur ve Güzel Bir Yolculuk. Peki bahsettiğimiz özgünlük iddiasını altını neyle, nasıl ve ne kadar dolduruyor? Burada hemen belirtmek gerekir ki film vitrinden göründüğünün aksine, birçok açıdan seyircisini şaşırtabilecek alışılagelmedik oyunbaz fikirler, sekanslar ve anlarla bezeli. Bu anların büyük bir çoğunluğundansa hikâyenin fantastik öğeleri sorumlu. Özellikle filmin ilk çeyreğinde büyük bir yolculuk vaadini seyircisine hissettiren ve heyecan yaratan da bu uçarılık oluyor.
Rota Yeniden Oluşturuluyor
Davetli olduğu düğüne gitmek üzere evinden çıkan David, o sabah bir park cezasıyla arabasını bağlanmış hâlde, –ve her ne hikmetse– hemen yanında bir araba kiralama ilanıyla buluyor. “Aynı filmlerdeki gibi” tam o anda bastıran sağanak yağış kahramanımızı çaresizce ilandaki adrese götürüyor. Bu kendi türünün troplarıyla alay eden hınzır açılış, film boyunca romantik-komediliğin “komedi” yükünün çoğunu üstlenecek olan fantastik araba kiralama şirketiyle devam ediyor. Kevin Kline ve Phoebe Waller-Bridge’in canlandırdığı absürt şirket çalışanlarıyla yaşadığı garip tanışma sonrasında David, şirketin elindeki 1990’lı yıllardan kalma iki arabadan birini ve ikilinin yoğun ısrarları sonrasında garip bir harici navigasyon cihazını da yanına alarak yola koyuluyor.

Kahramanlarının binbir tesadüf ve kader oyunuyla yollarının kesiştiği tüm romantik-komedi klasiklerine nüktedan bir selam göndererek açılan film, seyircisine erkenden o filmlerden biri olmayacağına dair net bir mesaj veriyor. Rotamızın ilk hedefine ulaştığımızda David’in hemen arkasından Sarah’nın da aynı şirketteki ikinci arabayı kiraladığını görüyoruz. Düğünde ortak arkadaşları gelin ve damat tarafından “aynı şehirde yaşadıkları” sebebiyle tanıştırılan ikili, başlarına neler geleceğinin farkındalığıyla hemen sadede gelen hızlı bir tanışma diyaloğuna giriyor. Dillerinden dökülen beklentisizlikle gözlerini parlatan iç kıpırtısını perdeden bizlere geçirebilen bu tatlı sahne, iki kahramana karşı sempatimizi kolayca yükseltiyor. Fakat kalp kırıklıklarıyla bu yaşa gelmiş iki koca yetişkin, heyecanlarına hâkim olan tecrübeleriyle hemen olası ilişkilerinin tahmini sonuçlarını dillendirmeyi tercih ediyor ve birbirlerini ve kendilerini koruma iddiasıyla hiçbir şey başlamadan köşelerine çekilmeyi tercih ediyorlar.
Bu noktada sonlansa dahi birden fazla sempatik, heyecan uyandıran ve özgün ana sahip olan film yoluna düğün dönüşüyle devam ediyor. Burada da direksiyonu, artık kendi başlarına birlikte olmayı beceremediklerini gören sihirli navigasyon sistemi alıyor. Yang’dan Sonra’da Farrell’la başrolü paylaşan Jodie Turner-Smith’in seslendirdiği navigasyon, hikâyemizin kaderini çizen tanrısal karaktere dönüşüyor. Sarah ve David’i bir araya getirmeye, bir araya gelmelerine engel olan her sorunu tespit etmeye ve çözmek uğruna en derinine inmeye programlanmış olan navigasyon, kahramanlarımızı kendilerine çizdikleri güvenli bölgeden kaldırıp büyük, cesur ve güzel bir yolculuğa çıkarıyor.
Yaratıcılığın Daha Önce Çalınmış Kapıları
Bu fantastik karakterin de eklemesiyle filmin 1990’ların sonundan ve 2000’lerin ilk yarısından birçok özgün Amerikan filminin dokusunu anımsatması kaçınılmaz bir hâl alıyor. 2022 yapımı fine dining mutfak gerilimi The Menu ile ismini duyuran senarist Seth Reiss’ın bu filmde özellikle Charlie Kaufman’ın tarzına öykündüğünü söylemek yanlış ya da haksızlık olmayacaktır. Atmosfer yaratımında ve tutturduğu mizah tonunda birçok bağımsız romantik filmi hatırlatsa da Büyük, Cesur ve Güzel Bir Yolculuk tür sınırları içerisinde pek durmuyor ve başka yönleriyle özgünleşmeye çalışıyor. Fantastikliği sabit olmakla birlikte komedisini çoğunlukla ilk yarısında bırakan film, romantikliğini de bir aşk filminden beklenilenin aksine oldukça bireysel açılardan kurmaya çalışıyor. Hattâ açıkçası –birazdan daha detaylandıracağım sorunlarının doğal bir sonucu olarak– bir ilişki filmi olduğunu neredeyse unutup David ve Sarah’nın geçmişlerine, travmalarına ve yüzleşmelerine ayrı ayrı yoğunlaşan yüzeysel bir dramaya dönüştüğü de oluyor.

Her bir durağı David’in ya da Sarah’nın hayatlarındaki çok önemli bir ana götüren çeşitli kapılardan oluşan bu yolculukta çiftimizin, her ne kadar bir arabaya sıkışmış ve her durakta birbirlerinin ruhlarının derinliğine şahit olsalar da birbirlerine yakınlaştıklarını hissetmiyoruz. Hattâ aynı binadayken farklı onyıllarda bulundukları bir sahneyle bu durum iyiden iyiye göze batıyor ve istemsizce David ile Sarah’yı bir arada görmeyi gerçekten isteyip istemediğimizi sorguluyoruz. Filmin doğrudan ve dürüst açılışında akıllara getirdiği heyecanlandıran ihtimallerden biri –en azından benim için– ikilinin bir araya gelemediği, geleneksel “mutlu sonu” görmediğimiz bir finaldi. Buna rağmen Sarah ve aile meseleleriyle ya da David ve aşırı ilgili ebeveynleriyle bu kadar vakit geçireceğimi beklemediğimi söylemeliyim.
Hayatları Mahvolan Adamlar ve O Edilgen Kadınlar
Farklı olmayı vadedipheyecanlandırdığı yaratıcı ilk yarısından çok başka rotalara sapan senaryonun ilgi çekici yanlarından biriyse, seyircisini bu kadın-erkek romansında konumlandırdığı nokta. Birçok farklı yönüyle anımsattığı öncülü filmlerin neredeyse hepsinin ortak özelliği, seyircilerini sempatiye muhtaç erkek kahramanlarının bakış açısına yerleştirmeleri kuşkusuz. Kolayca Walter Mitty’yle ya da Punch-Drunk Love’ın (2002) Barry’siyle yan yana koyabileceğimiz David, filmin başındaki o dürüst tanışma sahnesinde Sarah’ya açıkça bu göndermeyi yaparak soruyor: “Birkaç erkeğin hayatını mahvetmişsindir, değil mi?”
İki kahramanımızın da kendilerinin sinema tarihinde ve gerçek hayatta hangi rolleri doldurduklarının gayet bilincinde olduklarını görüyoruz. Sarah da kendisini daha önce izlediğimiz filmlerden, okuduğumuz romanslardan ya da hattâ yaşadığımız tecrübelerden tanıdığımızı biliyor. Sil Baştan’ın (Eternal Sunshine of the Spotless Mind, 2004) Clementine’ına ya da Aşkın 500 Günü’nün ((500) Days of Summer, 2009) Summer’ına birçok açıdan benzeyebilecekken film bu örneklerin aksine bize Sarah’yı David’in omzunun üstünden izlettirmiyor. Sarah’nın uzaktan izlenen edilgen bir figür olmaktan kaçınıp aktif bir rol üstlenmeye çalıştığı, neredeyse her diyalogdan anlaşılıyor. Seyirciyle sempatisini ancak kalp kırıklığıyla kurabilen erkek kahramanlarıyla öne çıkan, kültürel açıdan köşe taşı hâline gelmiş bu bahsini geçirdiğimiz filmlerin aksine Sarah’yı David’in gözünden değil, kendi geçmişi, travmaları ve varlığıyla çekici kılmaya çalışıyor film.
Çabası açıkça görünse de filmin yine de bunu başabildiğini söylemek çok mümkün değil. Arzulanışları ayrı ayrı benlikleri üzerinden kurulsa da, olası ilişkilerinin gidişatı ve hikâyenin bağlanacağı nokta yine David’in tarafından işliyor. Bunun ise planlanan orijinal senaryonun dışında sebeplerden kaynaklandığını düşünüyorum. Filmin son çeyreğine girerken kendisini hissettiren kırpmalar ve ani ritim değişikliği, ister istemez yapım aşamasında bazı orijinal kurgu planlarının dışında kararlar alınmak zorunda kalındığını düşündürüyor. İki kahramanın birbirinden ayrı gerçekleştirdikleri katarsis yüzleşme sahneleri, neredeyse bir anda önümüze geliyor. Bu hissedilir ritim değişikliği, söz konusu gerekliliği sorgulanabilecek “büyük” sahnelerin olası büyük etkilerini de köreltiyor. Belki de yine bu atlamalı final düzlüğü sebebiyle filmin posterlerinde de kullandığı “Geçmişini tekrar yaşa, geleceğini değiştir” mottosunun içi dolmuyor. Geçmiş travmalarıyla yüzleşmeleri neden Sarah ve David’i birlikte olmaya ikna etti bilmiyoruz. “Bugüne kadar erteledikleri yüzleşmelerle birlikte kendi karakterlerini dürüstçe kabullendiler ve hep kaçındıkları ilişkide olma durumuna karşı artık kendilerini hazır hissediyorlar” çıkarımını zorlasak bile, neden başkalarıyla değil de birbirleriyle ilişkiye adım atacaklarına dair ikna edici hiçbir bahane sunmuyor film.

Sarah ve David’in eski sevgililerini terk ettikleri güne döndükleri paralel akan sahne gibi akıllarda kalma ihtimali yüksek, özgün, takip etmesi eğlenceli ve kahramanlarımızın bir aradalığına katkıda bulunan sahneler içeren bir senaryodaki bu büyük boşluğun yazar dışı sebeplerden kaynaklanması oldukça olası. Belki filmin toplam süresi, belki şu anda tahmin edemeyeceğimiz başka bir sebeple birkaç küçük sahnenin atıldığı ya da kalanların kısaltıldığı hissediliyor. Bir bütün olarak bağlanamasa da filmin içinde ayrı ayrı yalnız bir yetişkin olmak ve yetişkin olarak biriyle hayatı paylaşmak üzerine düşündürecek ufak parıltılar görüyoruz ancak film bunların da üzerine gitmiyor. Ne yazık ki Büyük, Cesur ve Güzel Bir Yolculuk, başında hayal ettirdiklerine ulaşamasa da ardında hafızalarda kendine yer bulabilecek, atmosferiyle öne çıkan, özgün sahneleriyle kişisel hayatlarımızın kırılma noktalarında akıllara gelebilecek konforlu bir seyir olarak romantik-komedi külliyatındaki yerini alıyor.
Büyük, Cesur ve Güzel Bir Yolculuk‘un sinemalardaki gösterimi devam ediyor.
1992'de İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Gazetecilik lisans eğitimi ve Radyo-Televizyon ve Sinema yüksek lisans eğitimi aldı. 2013 yılından beri çeşitli yayınlarda sinema yazıları yazıyor.




