Şu An Okunan
Cannes Günlükleri 2021 #2: The Souvenir: Part II, After Yang, Verdens Verste Menneske, Benedetta

Cannes Günlükleri 2021 #2: The Souvenir: Part II, After Yang, Verdens Verste Menneske, Benedetta

The Souvenir Part II

Tüm hızıyla süren Cannes Film Festivali’nin yan bölümlerinde Joanna Hogg imzalı The Souvenir: Part II ve Kogonada’nın After Yang’ı beğeni toplarken, Joachim Trier’in Verdens Verste Menneske’si ana yarışmanın beğenilen filmlerinden oldu. Paul Verhoeven imzalı Benedetta ise beklendiği üzere seyirciyi ikiye böldü.

Cannes Film Festivali maratonu devam ediyor, sabah akşam filmlere girip çıkıyoruz ama herkesin aklında birkaç gündür tek bir sorunun dolaştığını hissediyorum: “Joanna Hogg’un The Souvenir: Part II filmi nasıl olur da ana yarışmaya alınmaz!?” Elbette bu sorunun sorulma amacı Yönetmenlerin On Beş Günü seçkisini küçümsemek değil. Daha ziyade Hogg’un en başından itibaren iki film olarak planladığı projenin ikinci ayağının tüm festivalin en çok öne çıkan filmlerinden biri olduğunu vurgulamak. Birinci filmde eroin bağımlısı sevgilisi Anthony’nin aşırı dozdan ölümünün hemen ertesinde veda ettiğimiz Julie’yle depresif ve karanlık bir yas döneminde tekrar bir araya geliyoruz. Ancak Julie’nin matemine yıpratıcı ilişkisiyle ilgili geriye dönük sorgulamalar da eşlik ediyor. Aşina olduğumuz karakterleri yeniden bulmamızı sağlayan devamlılık ve yakınlık hissi, birinci filme kıyasla hikâye ve seyirci arasındaki mesafeyi daha da azaltıyor. Hogg, biçimsel olarak aynı çizgide ilerse de Julie’nin kendi sinema pratiğindeki değişimler filme özdüşünümsel bir boyut katıyor. Julie’nin gerçekçilikten uzaklaşıp hayal dünyasının derinlerine dalan bitirme filmi aracılığıyla Fellini, Welles ve Powell & Pressburger gibi isimlerin imge dünyalarını da keşfe çıkıyor Joanna Hogg. Tilda Swinton ile Honor Swinton Byrne’ü anne-kız rolünde izlediğimiz film sadece Hogg için değil, oyuncuları için de otobiyografik yönlere sahip. Kendisinin Hogg’un okul bitirme projesinde başrol oynarken giydiği kıyafet ve ayakkabıları bugün kızının Julie’yi canlandırırken giydiğini söyleyen Tilda Swinton, kökü geçmişe dayanan bu kimyanın The Souvenir’in başarısındaki önemini de vurguluyor. 

After Yang
After Yang

Ana yarışmadan vakit bulabildikçe festivalin diğer bölümlerini de ziyaret etmeye çalıştığım festivalde bir sonraki durağım, Kogonada’nın Belirli Bir Bakış bölümünde dikkat çeken filmi After Yang oldu. 2017 yılında çektiği dokunaklı Columbus’la kalbimizi çalan Kogonada’nın bu şiirsel bilimkurgusunun başrolünde Colin Farrell’ı izliyoruz. Yapay zekâya sahip robotların ailelerin bir parçası hâline geldiği yakın bir gelecekte geçen film, Yang isimli bir ‘tekno-sapiens’e sahip bir aileyle tanıştırıyor bizi. Jake (Colin Farrell) ve Kyra (Jodie Turner-Smith) Çin’den evlat edindikleri küçük kızları Mika’nın kendi kültürüyle bağı kopmasın diye satın aldıkları Yang aniden bozulunca, onu tekrar çalıştırmak için mücadele etmeye başlıyorlar. Film, Yang’ın tamir edilecek bir teknolojik aletten çok daha öteye uzanan bir varoluşa ve kurtarılması gereken bir bilince sahip olduğunu yavaş yavaş ortaya koyuyor. İnsanların kendi bağlarına yabancılaştığı bu dünyada Yang’ın ‘öteki’ konumu, Jake ile Kyra’nın aile, hafıza ve kültürle ilgili düşüncelerini sorgulamasına da vesile oluyor. Bizleri Yang’ın hafıza kartındaki hatıra-imgelerde yolculuğa çıkaran Kogonada, Columbus’tan aşina olduğumuz statik kamera kullanımı ve minimal iç mekân tasarımlarıyla, kurduğu dünyanın tıpkı Yang gibi bizim de zihnimize kazınmasını sağlıyor âdeta. 

The Worst Person in the World, Verdens Verste Menneske
Verdens Verste Menneske

Gelelim Ana yarışmada öne çıkan diğer filmlere… Joachim Trier, uluslararası eleştirmen puanlamalarında Annette’le birlikte başı çeken filmi Verdens Verste Menneske’de (The Worst Person in the World) de emektar senaristi Eskil Vogt’la işbirliği yapıyor. Filminin Fransızca ismi Julie (en 12 Chapitres) ile Godard’ın Hayatını Yaşamak: On İki Tablodan Oluşan Bir Film’ine (Vivre sa Vie: Film en Douze Tableaux, 1962) göz kırpan Trier’in, bol diyaloglu entelektüel sohbetlerin ve caz müziğinin eksik olmadığı mizansenleriyle Woody Allen’ı ve Noah Baumbach’ı anımsatan bir tarz benimsediği söylenebilir. Filmin odağında, otuzlu yaşlara geldiğinde hayatının nereye gittiğini sorgulayan maymun iştahlı, özgürlüğüne düşkün ve uçuk kaçık bir kadın olan Julie’nin aşk hayatı yer alıyor. Ama senaryoya serpiştirilmiş ve günümüz toplumu deyince akla gelen mansplaining, politik doğruculuk ve feminizm tartışmaları, Trier ve Vogt’un da bizzat yer aldığını söyleyebileceğimiz eski kuşakların yeni kuşaklar karşısındaki bocalamalarını da ekrana taşıyor. Romantik komedi tonlarında başlayan Verdens Verste Menneske, Julie’nin sevgilisi Aksel’in etrafında şekillenen hikâyeyle usulca şerit değiştiriyor ve seyircisini Oslo 31 Ağustos’u (Oslo, 31. August, 2011) anımsatan, ölümün her an kapıyı çalmaya hazır olduğu dokunaklı ve sarsıcı bir bekleyiş içine sokuyor. Duygular arasında yaptığı geçişlerle bir lunapark trenini andıran film, seyircisine tatmin edici bir deneyim sunuyor.

Benedetta
Benedetta

Kambersiz düğün olmayacağı gibi tartışmalı filmsiz Cannes Film Festivali de olmaz desek yanlış olmaz. Birçok insan Paul Verhoeven’ın geçen yıldan beri merakla beklenen filmi Benedetta’nın seyirciyi nasıl ikiye böleceğini, kimler kimlerin salonu terk edeceğini görmek için sabırsızlanıyordu. Neyse ki Verhoeven bizi hayal kırıklığına uğratmıyor ve alaycılığın, cinselliğin, şiddetin sınırlarını zorlayan Benedetta üzerine hararetli tartışmalar hâlâ dört bir yanda devam ediyor. Virginie Efira başrolde harikalar yaratıyor ama gudubet başrahibe rolünde etkileyici bir performans sergileyen Charlotte Rampling’e de hakkını teslim etmek gerek. Verhoeven’ın her türlü abartıya, şok etkisine bilinçli olarak başvurduğunun ve yönetmenin kendi tarzıyla dalga geçme cesaretine sahip olduğunun farkında olmak, Benedetta’yı izlerken keyif almak için ilk adım olabilir. 1600’lü yıllarda Toskana’da bir manastırda İsa’nın karısı olduğu gerçeğini fazlasıyla ciddiye alan rahibe Benedetta’nın inancı, aralarına yeni katılan rahibe adayı Bartolomea karşısında zor bir sınava tabi tutulur. Gerektiğinde İsa’yla ve Tanrı’yla arasındaki bağı mucizelerle sergilemekten çekinmeyen Benedetta ile Bartolomea arasında, Meryem Ana heykelciğinden yapılmış bir seks oyuncağını içeren ateşli –ve elbette ki günahkâr– bir ilişki başlar. Kutsallığın cinsel arzu ve haz aracılığıyla kaidesinden hınzır bir mizahla indirildiği Benedetta ile Ken Russell’ın kült filmi Şeytanlar (The Devils, 1971) arasında tematik ve estetik bağlantılar bulmak mümkün. Çekimleri pandemi öncesinde tamamlanan ve anlatısında veba salgınının önemli bir oynadığı bu filmi hastalık korkusuyla maskelerin arkasına saklanmış vaziyette izlemek de kaderin cilvesi olsa gerek…


74. Cannes Film Festivali’ni yerinde takip eden Öykü Sofuoğlu’nun festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Cannes Günlükleri 2021

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.