Şu An Okunan
43. İstanbul Film Festivali – Ulusal Belgesel Yarışması: Yönetmenler Anlatıyor

43. İstanbul Film Festivali – Ulusal Belgesel Yarışması: Yönetmenler Anlatıyor

43. İstanbul Film Festivali Ulusal Belgesel Yarışması’nda yer alan filmleri, festivale özel hazırladığımız ‘Yönetmenler Anlatıyor’ soruşturması kapsamında yönetmenlerine sorduk. Yarışmada yer alan on filmin yönetmenleri, filmlerinin çıkış noktalarını ve yaklaşım biçimlerini anlatıyor.

İstanbul Film Festivali 17 Nisan’da başlayan programıyla 43’üncü yaşını kutluyor. 12 gün boyunca 132 uzun ve 12 kısa metraj film 6 farklı salonda seyirciyle buluşturan festival pek çok sürpriz etkinliğe de ev sahipliği yapıyor. 22 Nisan Pazartesi günü itibariyle başlayan ulusal yarışmalarda pek çok güncel yapım seyirciyle buluşurken Ulusal Belgesel Yarışması’ndaki filmlerin gösterimleri de tüm hızıyla sürüyor.


Advertisement

Festivale özel hazırladığımız ‘Yönetmenler Anlatıyor’ soruşturmasının ilk kısmında Ulusal Yarışma’da Altın Lale adayı filmlerin yönetmenleriyle konuştuk. Soruşturmanın ikinci bölümünde ise Ulusal Belgesel Yarışması’nda yer alan on filmi yönetmenlerine sorduk ve çıkış noktalarını, estetik yaklaşımlarını, yapım sürecini anlatmalarını rica ettik. Yönetmenlerden gelen yanıtları ’43. İstanbul Film Festivali – Ulusal Belgesel Yarışması: Yönetmenler Anlatıyor’ soruşturmasında bir araya getiriyor, filmleri alfabetik olarak sıralıyoruz.


Yönetmenlere sorduğumuz ortak soru: Bu belgeseli yapmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz? Sizi bu konuyu işlemeye iten sebepler nelerdi? Belgeselin estetik yaklaşımını belirlerken özellikle dikkat ettiğiniz noktalar neler oldu? Yapım sürecine dair neler söylemek istersiniz?


Bazen Hep Birlikte

Fotoğraf: Ekin Özbiçer

Didem Pekün: İstanbul’da bir dans filmi fikrim epeydir vardı. Bir fikir bazen senelerce bekler, bu da doğru zamanı bekliyordu. Mihran’la tanışınca tetiklendi. Mihran’ı tanıyanlar bilir; dünyaya farklı bir pencereden bakıyor ve ben o pencerenin manzarasını çok sevdim! Her şeye rağmen olumluluğunu korumuş biri Mihran, zaten bu topraklarda dansçı olup bunu da yirmi yıldır sürdürmeyi başarmış olması mucizevi bir beceri.

Dünyadaki tüm buhranların ortasında “Buradan bir şeyler öğrenebilirim, ve başkalarıyla da paylaşabilirim” düşüncesiyle çıkılmış bir yoldur bu film. Filmin ikinci ana karakteri de İstanbul. Kent sessizce bize sahne sunuyor, “Burada bir sanatçı dün/bugün/yarın nasıl yaşar?” diye düşünen bir film. Malum, hayat zor ve hepimizin bir şeylere tutunmaya ihtiyacı var. Dans ve müzik benim için bunların başında yer alıyor. İki Bosna savaşı filmi yaptıktan sonra ibreyi tam tersi yöne çevirmek istedim. Olan biteni inkâr ederek değil de, varlıklarının farkında olarak hayatın nasıl devam edebileceğini düşünmek… Ayrıca Mihran bu coğrafyaya çok şey vermiş çok alçakgönüllü bir sanatçı. Onun hikâyesinin yazılmış olması bana önemli geldi. Ben sanatçıyı konu alan filmlerimde buna önem veriyorum: Tülay German filmimi de bunun için yapmıştım – bu sanatçıların gayriresmî yollarla (belgesel) tarihe yazılması bence elzem. Görsel olarak ise benim her filmim bir öncekinin tamamen tam tersi yöne gider, kendimi zorlamayı, yeni şeyler denemeye ihtiyaç duyarım. Monotonluktan çok korkarım!

Bu filmin üç dokusu var, biri dans sekansları. Çekimini yaptığımız koreografi, filmde motif olarak tekrar eden bir doku. Sonra Mihran’ı İstanbul’da takip ettiğimiz, klasik gözlemci sinema modeli. Üçüncüsüyse Mihran’ın yirmi yıldır biriktirdiği arşivleri, performansları ve Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın kayıtları. Yani İstanbul gibi bir film, her şey var içinde.

Burada Anna Maria’dan bahsetmek isterim: Beraber İstanbul’a dair bir film yapmayı istiyorduk ve tabii dans da olunca çok yerine oturdu taşlar. Bu vesileyle Aras-istos kardeşliği de var arka planda ki aslında işimizin ruhunu çok belirleyici bir işbirliği bu. Zira kanımca bu şehrin, bu coğrafyanın en önemli kültürel adreslerinden ikisi Aras ve istos’tur. Üçümüzün yanyanalığı ise hafıza korumak, yazmak, paylaşmak hatta fıkraya bile benzettik kendimizi: “Günün birinde bir Rum, bir Ermeni, bir Boşnak bir araya gelmiş…”


Bir Gün, 365 Saat

Eylem Kaftan: Ahbap Derneği yönetim kurulu üyesiyim. Derneğe gidip geldiğimde şehrin farklı mahallelerinden gelmiş, zor hayatlar yaşayan, onurlu ve özgür bir yaşam için bir çıkış yolu arayan kadınlarla karşılaştım. Bu kadınlardan Reyhan’ın hikâyesini ilk dinlediğimde bu filmi yapma fikri oluştu. Reyhan, on sekiz yaşında yıllardır hayatını bir cehenneme çeviren anne ve babasından kurtulmanın bir yolunu aramış, defalarca başarısızlığa uğramış, polis ve avukatlar tarafından geri çevrilmiş, sonunda hikâyesine inanan iyi bir avukatla kaderini değiştirmiş, dahası babasını parmaklıklar arkasına yollamayı başarmış çok cesur bir genç kadındı. Reyhan’ın adalet mücadelesi ve sığınma evinde tanıştığı Asya’yla yollarını birleştirmesi, aynı kaderi paylaşan Leyla’yı da sinmeyip, adaletin peşine düşmek için yüreklendirmesi fazlasıyla dramatik ama aynı zamanda sonunda kız kardeşliğin, özgürlüğün ve umudun kazandığı bu hikâyeyi filme çekmek için beni harekete geçirdi. 

Belgeseli baştan beri kızların kendisi kadar özgür bir anlatım ve dile sahip bir belgesel olarak tasarladım. Farklı zaman dilimlerinin, kurmaca ve gerçeğin, oyunla hayatın doğal akışının iç içe geçtiği deneysel bir form kurdum. Bazı sahnelerde risk alıp, kızların beklenmedik durumları kamera karşısında yaşamasına yol açacak mise-en-scene’ler yarattım. Görüntü yönetmeni Florent Herry, projeyi birlikte geliştirdiğimiz Burcu Salihoğlu ve kızlar da belgeselin senaryo ve doğaçlama arasında gidip gelen tasarımına dâhil oldu. Herkesin birbirine sonsuz güvendiği, tüm soruların hazırlık aşamasında cevaplandığı, tüm risklerin ve hassasiyetlerin masaya yatırıldığı, kendine özgü bir dünya içinde hareket edildi.


Bir İsim ve Bir Yer

Can Eskinazi: Bir Yer ve Bir İsim Öktem Aykut sanat galerisinin ortaklarından Tankut Aykut’un fikriydi. Tankut yakın arkadaşım ve sağ olsun, benim sanatsal üretimime dair her zaman cesaretlendirici bir yaklaşımı oldu. 2022 Eylül’ünde İstanbul doğumlu, İsviçreli sanatçı Renée Levi ile gerçekleştirecekleri, içinde iki sergi kurulumu ve bir kamusal yerleştirmenin olacağı on beş günlük bir maratonu kameramla takip edip buradan bir belgesel yapmamı isteyince çok mutlu oldum. Tankut referans olarak 2018’de Deniz Tortum’la yaptığımız Anadolu Turnesi’ni gösterdi. Bu, her şeyden önce, benim çalışmayı çok sevdiğim bir mod: Önceden çok planlama yapmadan, sadece olan biteni takip edip filmi kurgu masasında aradığım bir çalışma şekli.

Konu olarak da önümde birkaç başlık vardı. İlki bir serginin kurulum süreci ve oradaki zanaat ve emeği gözlemlemek. İkincisi sergi açılışları, sergileri gezen insanlar ve bu ortamda sanat nesnelerinin nasıl seyredildiğini gözlemlemek. Üçüncüsü Renée’nin İstanbul doğumlu ve altı yaşında İsviçre’ye göç etmiş bir Sefarad Yahudisi olarak şehirle kurduğu ilişkiye dair bir fikir edinmek. Sonuncusu (ve en zoru) ise bu üç başlığı hem birbirleriyle hem de Renée’nin eserleriyle konuşturmaya -ya da bakıştırmaya- çalışarak eserleri olabildiğince canlı, nefes alan ve çevrelerinin farkında varlıklar olarak resmetmekti. 


Bir Parça Memleket 

Mümin Barış: Yaklaşık 10 yıl önce Berlin’de yaşadığım dönemde bir gazete haberinde Güney Asyalı sığınmacıların parkta kriket oynadıklarına dair bir haber görmüştüm. Başlığı çok çarpıcıydı: “Ein Stück Heimat” (Bir Parça Memleket). Ben de Bulgaristan göçmeni olduğum için göç teması hep ilgimi çekmiştir. O günden beri bu film üzerine çalıştığımı söyleyebilirim. Daha sonra Filmuniversität Babelsberg’de artistik-teorik doktora çalışmalarına başladım. Bu film de doktora eğitimimin artistik ürünü olarak ortaya çıktı. Hâlen daha üzerine tez yazma sürecim devam ediyor.

Film, Türkiye’de hiç bilinmeyen bir spor olan kriketi merkezine alıyor. Tanınmayan göçmenlerin bilinmeyen sporu… Bir kriket maçı etrafında dönen film, kriket sahasının bir ‘ev’ hâline gelişine tanıklık ediyor. 

Hikâyeyi oluştururken birincil amacımız eğlenceli bir film yapmaktı. Tanınmayan Afganların hayatlarını hepimiz az çok tahmin edebiliyoruz ancak onları eğlenirken ya da spor yaparken gördüğümüzü söylemek güç. O yüzden tüm filmi kriket maçı üzerine kurduk. Televizyonda canlı yayınlanan kriket maçı gibi iki spiker bizlere maçı yorumluyor. Buna paralel olarak da kendi hikâyem de dâhil olmak zorunlu göçe maruz kalmış, yurtsuz göçmenlerin hikâyelerine tanık oluyoruz.


Dargeçit 

Berke Baş: Gününü ve saatini bile söyleyebilirim: 22 Eylül 2017’de, saat 16:30’da buluştuğum Enis Köstepen’in “Aileler bu konuda bir belgesel yapılmasını istiyorlar, birlikte yapalım mı?” teklifine “Çok isterim!” diye anında cevap vermemle. 

Enis o dönem film yapımcılığının yanı sıra Türkiye’de zorla kaybetmeler ve cezasızlık üzerine çalışmalar yürüten Hafıza Merkezi’nde de çalışıyordu. Kaybedilenlerin aileleri ile yakın temastaydı, arkasında muazzam birikim ve deneyimleri ile Hafıza Merkezi’nin çok özel ekibi vardı. Konunun ağırlığı ve kayıp yakınlarıyla ilişkilerin hassasiyeti nedeniyle asla tek başıma cesaret edemeyeceğim bu belgesele onların güveni ve desteğiyle giriştim. 

İki kişilik bir film ekibi olarak Enis’le işe koyulduğumuzda ilk olarak uzun soluklu bir arşiv taraması yaptık. Sözlü tarih kayıtları, raporlar, dilekçeler, dava tutanakları, soruşturma fotokopileri, belgesel filmler, kitaplar… Sonra Mardin ve Diyarbakır’a tanışma ve araştırma seyahatleri… Kamerayı elimize alıp ilk çekimimizi yapmamız tam dokuz ay sonra oldu. O noktada artık odaklanmak istediğimiz ana temanın ‘cezasızlık’ ve bugünün Türkiye’sinde hukuk mücadelesi olduğuna karar vermiştik. Bir yeni biten, bir bitmek üzere olan, bir de Yargıtay tarafından durdurulup tekrar başlatılan üç davayı çalışmaya başladık. Zamanla süreci daha yakından gözlemleyebildiğimiz, aileler ve avukatları ile yakın ilişki kurduğumuz Dargeçit davası baskın çıktı ve film tek onu merkezine aldı.

Mahkeme salonlarında kayıt almak yasak olduğundan mahkemeyi hiç göstermeden bir dava filmi yapmaya çalışıyorduk. Telefonlarımızla koridorlarda ve kantinde uzun bekleyişleri, ardı ardına içilen çayları, duruşma sonrası konuşmaları bir şekilde kaydetmeyi başardık ama bazen telefonun ekranında ne çektiğimize bakmadan yaptığımız o çekimler; eksikliği, hamlığı, kadraj tuhaflıkları ve kötü sesleriyle bu filmin ‘nasıl’ yapılabildiğini görünür kıldı.

Dargeçit’in yedi kaybının ve onlar için verilen adalet mücadelesinin hikâyesini ailelerin ve avukatları Erdal Kuzu’nun tam yanıbaşından anlatmaya çalıştık. Ben ana karakterlerimizin içinde bulunmadığı hiçbir durumu; ellerinde tutmadıkları, gözlerinin görmediği hiçbir şeyi filmde kullanmama konusunda ısrarcıydım, Enis ise arşiv gösterilmesi ve Dargeçit’in ötesindeki hukuki boyutun yansıtılması konusunda… Kurgumuz ilerledikçe iki yaklaşım doğallıkla buluştu.


Domates Biber Depresyon

Aybüke Avcı: Belgeselin fikri ilk olarak 2018 yılında zihnimde şekillenmeye başlamıştı. Üniversiteyi yeni bitirdiğimiz, gelecek kaygısı ile yüzleştiğimiz bu dönemde, arkadaş çevremde depresyon hastalığı teşhisinin ve ilaç kullanımının arttığına şahit oluyordum. Ve şehirde var olmaya çalışmanın yarattığı zorluk köy hayatının romantize edilmesiyle sonuçlanıyordu. Annemin köyündeki akrabalarımın yarısının depresyon hastası olduğunu söylediğim zaman şaşkınlıkla karşılanıyordu. Ben de hem bu mesafeyi azaltmak hem de gelecek kaygısıyla birlikte annemi kaybettiğim yas dönemime denk gelen bir zamanda kendi savruluşuma bir yol bulmak amacıyla bu belgeseli çekmeye karar verdim.

Belgeselin ismi en başından beri belliydi, çünkü karakterlerin kişisel problemleri dışında, depresyonun köy hayatında nasıl yaşandığını göstermek istiyordum. Ve hep yazları gittiğim için benim zihnimde hâkim olan “biber salçası yapımının” o kıpkırmızı imgeleriyle bir film hayal ediyordum. Filmde karakterlerin mizahı da çok önemli bir rol oynuyor: Filmin isminin de onların hastalıklarına yaklaşımı gibi oyuncaklı bir yapıda olması benim için önemliydi.

İlk yaptığım mood videoda ve 2019 yılında gerçekleştirdiğim çekimlerde çok fazla karakter vardı, röportaj ağırlıklı ilerliyordu ve bu da filmin derinleşmesini engelliyordu. Pandemi sürecinde masa başında gerçekleştirdiğim uzun bir çalışma ve yer yer depresyonun ardından 2021 yılında tekrar çekime gittim. Bu sefer hikâyeyi bir aile hikâyesi olarak ele aldım ve depresyon hastası Mehmet dayım, eşi Naziye yengem ve onlarla birlikte yaşayan ve yine bir depresyon hastası olan Yakup dayımın hikâyesine odaklandım.

Kamerayı kendim kullanarak, araya bir mesafe koymadan, hikâyeleri kamerasızken evin bir misafiri olarak tanıklık ettiğim şekliyle sunmaya çalıştım. Dayılarımın hikâyesi bana kendi yolculuğuma dair bir yol haritası oldu. Ve bu belgesel ile annemin olmayı en sevdiği yer olan köyüyle, dayılarımla yeni bağlar kurarken kendi hikâyemi de onlar üzerinden daha iyi anlama şansı yakaladım.


Eclipse

İpek Kent ve Efe Öztezdoğan: Biz aslında daha çok kurmaca sinema ile ilgilenen bir ekibiz. Futbol, basketbol gibi popüler sporların dışında kalan spor dünyasında, insana dair çok güçlü hikâyelerin olduğunu düşünüyorduk ve 2008 yılından itibaren Rings in Color’ı kurup bu hikâyeler üzerine çalışmaya başladık. 2012 yılında Türkiye’nin ilk olimpik jimnastikçisi Göksu Üçtaş’ın hikâyesini anlatan Road to London ve 2021 yılında kayakla koşucu Sabahattin Oğlago’nun hikâyesini anlatan Oğlago isimli dört dakikalık kısa filmler çektik. Güçlü hikâyelerin yanında belgesel anlatımının sınırlarını zorlamaya, deneysel yaklaşımlar kullanmaya çalıştık. 35 ve 16mm çektiğimiz bu filmlerin yapım sürecindeki zorluklardan akıllanmadığımız için bir de bunu uzun metrajda deneyelim dedik. Türkiye tarihinde hiç yaşanmamış başarıları elde eden, bizim de çocukluklarından beri yakından takip ettiğimiz bir grup jimnastikçi hep birlikte 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’na gitme hakkı elde edince Eclipse‘in yolculuğu başlamış oldu. 

Pandemi olup dünya başımıza yıkılana kadar aslında çok daha tasarlanmış bir anlatım dili kullanmayı hedefliyorduk. Uzun süren gözlemler yapıp sembolik anlatımlarla sporcuların hayatlarını anlatmaya çalışıyorduk. Bir aletin üzerinde serisini yapan bir sporcu “Ben serimi yaparken hakemleri, antrenörlerimi ve seyircileri görmüyorum” dediği için salonu siyah kumaşla kaplayıp sporcuyu uzayda bir düzlemde yalnız bıraktığımız sahneler çektik. Ancak biz çalışmaya başladıktan sonra pandemi oldu ve herkes gibi bütün sporcular da karantinaya girdi. Bu sefer tarihte hiç yaşanmamış bir olayı sporcularla birlikte tecrübe ettik ve bu sürece adapte olmaya çalıştık. 

Filmin çekimlerini bitirmeyi planladığımız 2020 Tokyo Olimpiyatları yapılamadı mesela. Bu filmin çekim süresinin bir sene uzaması anlamına geliyordu. Pandemi yüzünden sponsorlarımızı kaybettik. Sporcularla birlikte bu bilinmezlerle dolu süreci deneyimledik, belgeledik ve hem kendimizi hem de filmi bu duruma adapte etmeye çalıştık. Sanırım belgesel zaten böyle bir süreç, çok zorlansak da pes etmedik ve yeni destekçilerle filmi tamamlamayı başardık.


Ege Güneşi

Ömer Gümüşer: Bir şarkı klibi çekmek için lunaparka gittiğimiz zaman, korku tüneli içinde ki yatakları görünce burada bu yatakların ve yastıkların ne işi var demiştim. 2018’in o soğuk Aralık akşamı, uzun yıllara yayılacak olan bir lunapark öyküsünün başlangıcıymış oysa ki. Ege Güneşi benim ilk uzun metraj filmim, üniversitede öğrencilik yıllarımda başladığım bir projeydi. Aslında ilk kısa belgesel film projesi olarak başlamıştık ancak hayatın getirdiği sürprizler bütün projenin yapısını değiştirdi. 

Fikir aşamasında net bir şeylere başlamadan, lunaparkı inceledikçe, şehrin ortasında, rengârenk ışıklar altında çalışan emekçilerin bilinmeyen hayatları, onların oyuncaklar ile kurdukları bağlar, gürültü ve eğlence çığlıkları arasında devasa makinelerin kaybolan seslerini göstermek ve duyurmak… Sanırım anlatmak istediğim, çözülmesi gereken bir ukteye dönüşmüştü içimde. Atlı karıncanın ışıklı saatlerde çocuklar için neşe saçan rengarenk bir demir yığını oluşu, gecenin kuytu karanlığında ise bambaşka bir şeye dönüşmesi…

Ege Güneşi‘nde özenle çalıştığım noktalardan biri gözlemci bakış açısını, filmin bütününe yansıtma isteğiydi. Biçiminde röportaj olan belgesellerin gerçekçilik ve filmin içine girme noktasında her zaman olmasa da  zaman zaman izleyicilerin filmden kopmalarına neden olduğunu düşünmekteyim. Vertovist bakış açısı dikkat ettiğim en önemli konulardan biriydi. Bu biçim aynı zamanda parkta çok uzun saatler geçirmeme sebep oldu ancak anlatıdaki doğallığın ve samimiyetin dayanak noktasının bu olduğunu düşünüyorum. Yaşanan gerçek olayların film gibi akması yapmak istediğim önemli şeylerden biriydi. Zaman zaman kamerayı parkın giriş kapısına koyup bir fotokapan misali saatlerce kayıtta kaldığını hatırlıyorum.

Fikir aşamasından yıllara dayanan çekim sürecine ve post prodüksiyonun sonuna kadar, bu işin oluşmasında en büyük emeğin; iyi niyet ve samimiyet olduğuna inanıyorum. Bir buçuk yıllık post sürecinde Aziz İmamoğlu’nun kurgu aşamasında projeye dâhil olması da içinde kaybolduğum binlerce görüntünün işçilik ve emek hikâyesi anlatan bir filme dönüşmesinde büyük bir adım oldu. Renk düzenlemeden ses tasarımına ve jeneriğe kadar çalışan herkesin ışıklar ardındaki lunapark öyküsünü sevmesi yapım aşamasında değinmek istediğim noktalardan biri.


Karanlık Zamanlarda Şarkı Söylemek

Ethem Özgüven: Deprem, belki de depremin yarattığı bize has çaresizlik, suçların cezasız kalması, ölümler beni ve yakınlarımı ağır bir depresyona soktu. Bu arada Tuğçe Tezer bizi yeniden ayağa kalkmaya çalışan Hatay Akademi Senfoni Orkestrası’nın şefi Ali Uğur ve arkadaşlarıyla tanıştırdı. Onların Anka Kuşu benzeri ayağa kalkma süreçleri bizim için de bir ayağa kalkma süreci oldu: Birlikte ayağa kalktık, kalkıyoruz.

Yapım sürecinde hiçbir ulusal veya uluslararası kişi ya da kurumdan destek almamak kararındaydık ve bunu gerçekleştirdik. Bunun yarattığı zorlukları da filmin kredilerinde gördüğünüz geniş bir dayanışmayla aştık. Bir şekilde bütün bir yılı beraber yürüdük. İlk başta 12 dakikalık Anka Kuşu (2023) ardından ‘Geri Döneceğiz’ filmlerinden sonra ortaya çıkan bu film yaşayan bir yapı, bunu da afişleri her yenileyişimizde yeni isimler eklerken de anlıyoruz. Görünen o ki daha hep beraber yürüyecek yolumuz var.


Şarap Rengi Deniz

Nefin Dinç: Şarap Rengi Deniz, ABD Türkiye Diplomatik Temsilciliği fon almaya hak kazandığı için, bu filmi yaptık. Konu Doğu Akdeniz’de küresel ısınma idi. Daha önceki filmlerimde Yunan-Türk ilişkilerini işlediğimden ve buralarda bağlantılarımız olduğu için çekimleri Kıbrıs-Yunanistan ve Türkiye’de gerçekleştirdik. Tabii filmde söylediklerimiz Doğu Akdeniz’in tümü için geçerli.

Küresel ısınmanın sonuçları hayatın her alanında bizi etkiliyor, bu nedenle bu etkiyi hisseden herkesle konuşmak ve seslerini duyurmak istedik belgeselde. Ama felaket tellallığı yapan bir film de yapmak istemedik. Çünkü izleyicinin filmi seyrederken kendini tamamen çaresiz hissetmesini istemedik. Ara ara ben bu çaresizliği hissediyorum. “Bu kadar büyük mesele karşısında ne yapabiliriz ki?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yine de her filmimde olduğu gibi bu filmin de olumlu bir ton ile bitmesini istedim. Belgeselde görüldüğü gibi insanlar, birçok farklı alanda, bu konuda bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Filmimiz de şu dizeyle bitiyor: “İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” Film yapmak da böyle, hayal edebildiğim müddetçe film yapıyorum.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.