Pelin Esmer ile O da Bir Şey mi Üzerine Söyleşi: “İnsan Hikâyede Saklı”
Pelin Esmer’in Rotterdam’dan Adana’ya uzanan festival yolculuğunda büyük ilgi gören yeni filmi O da Bir Şey mi vizyonda. Yönetmenle hikâye anlatıcılığı, gerçekle kurmaca ilişkisi ve Efes Sineması’nın büyülü atmosferi üzerine konuştuk.
Pelin Esmer’in prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde gerçekleştiren yeni filmi O da Bir Şey mi (2025), İstanbul’daki Türkiye prömiyerinin ardından Altın Koza’dan sekiz farklı ödülle döndü. Sökeli genç bir kadın ve İstanbullu bir yönetmen arasındaki sıradışı bağa odaklanan yapım, hikâye anlatmak ve hakikatın temsili üzerine etkileyici bir öykü anlatıyor. Tarihi Efes Sineması’nı büyülü bir mekâna dönüştüren film, yalnızca ana karakterleri değil, tarihin farklı dönemlerinden fırlamışa benzeyen yan karakterleriyle de zamansız bir atmosfer kuruyor. Esmer’le hikâyenin ortaya çıkış sürecini, Efes Sineması’nı nasıl keşfettiğini ve filmin festival yolculuğunu konuştuk.

Filmdeki çekirdek imgelerden biri “servis penceresinden görülen kol”. Bu imge sizde ilk olarak nasıl belirdi? Sonrasında etrafındaki hikâyeyi nasıl şekillendirdiniz?
O resmi bizzat gördüm, birkaç yıl önce Tallinn’de bir barda. Mekânda sadece U şeklinde büyük bir bar tezgâhı, etrafına dizilmiş onlarca yüz, tezgâhın diğer tarafında oldukça yaşlı bir barmen ve onun arkasında mutfağa açılan perdeyle gizlenen küçük bir servis penceresi. Gece boyu perdenin aralığından bir kadın kolunu bar tezgâhına uzatıp kirli bardakları mutfağa aldı, temizleri bara yerleştirdi. O gece bar tezgâhına sıralanmış onca hikâyeli yüz ve perde aralığından gördüğüm o kadın, uzun bir süredir arkasındakileri sorguladığım “o da bir şey mi” cümlesini zihnimde yeniden canlandırdı. Eve döndükten sonra okuduğum bir kitapta Keykavus’un “hikâye insanda saklı değil, insan hikâyede saklı” sözüne denk geldim. Bu da “o da bir şey mi” cümlesinin peşine eklenince, yavaş yavaş filmde gördüğünüz Aliye, Levent, onların anne babaları, Gülistan, Deniz, Kemal, avukat Ahmet, Aynur gibi birçok karakter ve sonu olmayan bir yarış içindeki öyküleri zihnimde belirmeye başladı. Hikâyenin bizzat kendisini dert edindiğim bir anlatım ekseninde, çocukluktan taşıdıkları yük ve izlerin ardında Aliye ve Levent’i anlamaya çalıştığım, bir şekilde temas ettiklerinde de birbirleri üzerinde bıraktıkları iz üzerine kafa yorduğum bir filme dönüştü.
Filmde güvenilmez bir anlatıcımız var, Aliye. Hatta yönetmenleri de birer “güvenilmez” anlatıcı sayarsak, Levent’le birlikte iki tane. Bu anlamda film, “iyi bir hikâye” ile “hakikatin ya da gerçeğin temsil edilmesi” arasındaki gerilim üzerine düşündürüyor. Sizce film bu meseleye kendi içinde bir yanıt veriyor mu? Siz kişisel olarak bu tartışmada nerede konumlanıyorsunuz?
Hepimiz birer güvenilmez anlatıcıyız. Ama ille de yalancı olduğumuzdan değil, hakikat denen büyük bir bütünün bir kısmını hatırlama, seçme, yorumlama, yeniden kurma becerimizden dolayı. Hikâye anlatma yeteneğini oldukça maharetli bir şekilde işleten Aliye, evet filmin finalinde bir karar veriyor, seçenekleri bence iyi bir hikâyeyle gerçek arasında değil de onun kendi hakikatini kim yorumlayacak, kendisi mi diğerleri mi, o ikisi arasında. Gerçeği umursamadığından ya yadsıdığından değil, gerçekle böyle bir ilişki kurmayı seçtiğinden. Bir diğer deyişle, “hakikatin bir temsili” değil de kurucusu olmayı tercih ettiğinden. Benim bu tartışmada durduğum yer de buna çok yakın. Nesnel gerçeği sanatta değil bilimde arayanlardanım. Hayatı kavrama yolunda kurulan birçok hayalin ya da olasılığın diyelim tek bir hakikatten daha çok işe yarayabileceğini, gerçeğe ulaşmak için bazen bir yalandan başlamamız gerekebileceğini düşünüyorum. Yazarken de kurmacanın temsiliyet görevinden muaf olma hakkını sonuna kadar kullanıyorum.

Filmlerinizde hem başkalarına, hem de kendine dürüstçe bakabilen bir yönetmen oldunuz hep. Bu anlamda Levent karakterinde, onun Aliye’yle kurduğu ilişkide ve çektiği yarı otobiyografik kısa filmde sizden, yani kendi yönetmen kimliğinizden de izler var mı?
Yaşı, İstanbul’dan olması, mücadeleci yanı, insanlarla bazen iletişim kurabilip, bazen hiç kuramaması, ama dinlemekten vazgeçememesi, ana-baba-çocuk işlerine kafa yorması, korkunun peşine düşmesi gibi bazı ortak yanlar vardır aramızda elbette, pek de benzeşmeyen yanlarımız olduğu gibi.
Efes Sineması filmde neredeyse içinde hayaletleriyle birlikte yaşamaya devam eden büyülü bir mekân, hattâ bir karakter gibi işliyor. Mekân seçiminizden, bu “karakter-mekânı” nasıl hikâyeye dâhil ettiğinizden biraz bahsedebilir misiniz?
“Hayaletletleriyle yaşamaya devam eden büyülü bir mekân”, ne güzel dediniz. Gerçekten ben de öyle hissettim orayı ilk keşfettiğimde. Yıllardır kapalı olan otelin odalarında kalan aileleri, tüccarları, altındaki sinemada film izlerken gözleri dolan izleyicileri, biraz daha geriye gidersek aynı sahnede Müzeyen Senar, Silvana Panpanini’yi dinleyen konukların coşkusunu, kimbilir eğer varsa geçmişten bir Aliye onun otel koridorlarında dolanmasını, barda, mutfaktaki hâllerini hayal edip, zihnimde canlandırbilemem için çok yardımcı oldu Efes Palas. Tesadüflerin her zaman beraberinde getirdiği bir de büyü var tabii. Söke gibi çoğumuzun sadece içinden geçip gittiğimiz küçük bir ilçede 1954’de Ziya Nebioğlu gibi önemli bir mimarın bu şaheser eserini bugün benim evimde YouTube videosu izlerken keşfetmiş olmam da hikâyenin bir kısmı tabii. Korona sebebiyle mekân araştırma gezileri için seyahat edemeyince evde oturup YouTube’da yerel halkın amatörce çektiği “ilçemizi tanıyalım” videolarını izlerken keşfettim. Efes Palas’ı keşfetmek için bir film çekmek gerekti yani…
Filmlerinizde edebiyat her zaman güçlü bir damardı, ancak İşe Yarar Bir Şey ve O da Bir Şey mi’de sinema dilinizin çok daha edebi, hattâ şiirsel bir boyut kazandığını gözlemliyoruz. Sizce bu, sinemasal anlatınızın olgunluk döneminde yaşadığı bir dönüşümün işareti mi?
Yaşanmışlıkların ürettiğimiz eserlerde çok büyük etkisi olduğuna inanlardanım, olumlu anlamda. Bizzat yaşananlar, gözlemlenenler, okunanlar, hayaller, hayalkırıklıkları, bitişler, başlangıçlar, acılar, kırıklar, onarımlar, mücadeleler, bunların hepsi insana hangi noktadan baktığınızı belirleyen şeyler. Zaman içinde insana baktığım noktada devasa değişiklikler olmasa da çok önem verdiğim asıl detaylarda kendini açığa çıkaran önemli değişiklikler olmuş olabilir. Şiirin azala azala çoğalması tavrını kendime şiar edinmeye çalıştım, onun etkileri hissediliyorsa ne mutlu.

O da Bir Şey mi yalnızca karakterlerinin hikâyesini değil, aynı zamanda sinema yapma ve seyirci olma hâllerini de sorgulayan bir film. Festival gösterimlerinde filmin izleyiciyle etkileşimi nasıldı? Rotterdam’daki ve Türkiye’deki izleyici tepkileri arasında sizi özellikle düşündüren ya da şaşırtan farklar oldu mu?
Rotterdam’daki ilk gösterim heyecanlıydı tabii. İzleyici dikkatliydi, filmin pek çok detayına dair yorumlarda bulundular, filmin üzerlerinde bıraktığı etkiyi çok güzel dile getirdiler. İstanbul Film Festivali’ndeki ilk Türkiye gösterimiyse hem heyecanlı hem de biraz buruktu. İlk gösterim o gün İstiklal Caddesi’nin kapatılması nedeniyle gerçekleşemedi, daha doğrusu biz salona gidemedik. İki gün rötarla yapılan ilk gösterim bu nedenle de buruk geçti biraz ama seyirci yine çok içtendi. Adana Altın Koza’daki seyirciyse her zamanki gibi çoşkuluydu. Epeydir izdiham görmemiştim bir sinema salonuna girerken. Bunu da Adana İzleyici Ödülü’yle taçlandırdılar zaten sağolsunlar. Vizyona girdiğimiz gün Atlas’ın önündeki kuyruk da göz yaşartıcıydı, hattâ bir ara polis gelmiş, ne oluyor burada bir olay mı var diye… Yurtdışıyla Türkiye arasında filmi izledikten sonra verilen tepkiler açısından çok büyük fark yoktu aslında. Ama anadilinde izlemesi seyirciye biraz daha bonus sunan bir film diyebilirim yine de.
Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Film Çalışmaları eğitiminin ardından Bahçeşehir Üniversitesi'nde Sinema-Televizyon yüksek lisansını bitirdi. Antwerp Üniversitesi ve Koç Üniversitesi’nde Film Çalışmaları ve Görsel Kültür üzerine doktora yaptı. Şu anda Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde doktora sonrası bursiyer olarak yer almakta ve yayın kurulunda yer aldığı Altyazı Sinema Dergisi'nde editör olarak çalışmaktadır. 2017'de sinema yazarı olarak Berlin ve Saraybosna Film Festivalleri'nin Talent Campus programlarına seçildi.







