The Odyssey: Bronz Çağımız Çöküyor
Troya Atı’nın Pandora’nın Kutusu’na dönüştüğü The Odyssey‘de evin yolunu kaybeden yalnızca Odysseus değil, bütün bir Bronz Çağı medeniyeti. Christopher Nolan’ın filmi, 2800 yıllık bir destanı yeniden anlatmaktan çok, uygarlıkların nasıl çöktüğünü düşünmeye davet ediyor.
Christopher Nolan’ın The Odyssey’de verdiği bazı kararlar, film daha vizyona girmeden hararetle tartışılmaya başladı: oyuncu kadrosuna itiraz eden muhafazakârlar ve bir kısım Yunanlılar, Nolan’ın destanı anlamadığını düşünen filologlar, farklı dönemlere ait zırhları serbestçe kullanmasına öfkelenen klasik çağ tarihçileri, filmin büyük kısmının flu görünmesinden yakınan izleyiciler, Kara Şövalye Yükseliyor’un (The Dark Knight Rises, 2012) sonundaki Marion Cotillard sahnesinden beri Nolan’ı affedemeyenler, Tenet’i (2020) anlamamış ve Inception’dan (2010) etkilenmemiş olanlar (ben)… Gerçi 2800 yıldır Odysseia’da kızacak bir şey bulmak hep kolay olmuşa benziyor. Birinci yüzyılda yaşamış Stoacı Roma filozofu Seneca, birden fazla mektubunda Odysseia’yı akademik bir bilmeceye çeviren, Odysseus’un yolculuklarının ayrıntılı haritasını çıkarmaya çalışan çağdaşlarına karşı destanı savunmuştu. Seneca’nın tavsiyesi Nolan’ın filmi için de hâlâ geçerli olabilir: Haritanın doğruluğuna, zırhların dönemine ya da kahramanın izlemesi gereken rotaya değil, bu yolculuğun insanın iç dünyası ve ahlaki çıkmazları hakkında ne söylediğine bakmalı…
Christopher Nolan, The Odyssey ile dünyanın en büyük hikâyelerinden birini, her anlamda dünyanın en büyük filmlerinden birine çevirmiş oldu. Nolan’ın The Odyssey’i öyle büyük ki, Odysseus’un Hades’in kıyısına gidip Tiresias’la görüştüğü sahnede ölülerin içtiği kanın kokusunu alıyor izleyici. Gerçi görüntünün anormal şekilde geniş olması performans anksiyetesi de yaratıyor; her yere bakabiliyor muyum (bakılamıyor), görmem gereken her şeyi görüyor muyum?

Film, klasik Hollywood’un analog ihtişamını hatırlatıyor ve Arabistanlı Lawrence (Lawrence of Arabia, 1962) kadar The Passion of Joan of Arc’ı (1928) da andıracak gibi oluyor. Filmin geniş plan muazzam kompozisyonları şimdiden ikonik olmakla birlikte, aslında film çoğunlukla alan derinliği az, orta-yakın plan görüntülerden oluşuyor. Geniş formatın doğası gereği bu ölçekte oluşan netlik kaybı, daha doğrusu fazlasıyla yüksek çözünürlüklü bulanık alanlar, (toza ve dumana bulanmış, bronza yakışan renk paleti ile birlikte) günün sonunda bir estetik tercih olarak hem film şeridinin maddi yapısıyla hem mitlere özgü bir maddeci hissiyatla örtüşüyor. The Odyssey’i izleme deneyiminin kendisi de izleyiciyi fiziki bedenine ve filme hapseden, oldukça spektaküler ve yoğun bir duyusal deneyim.
İnsan yiyen tepegöz Polyphemus’un o her zamanki, ev halindeki canavarlığı da mitolojik-gerçekçi atmosferin önemli bir parçası. Dev Polyphemus’un animatronik olması oldukça etkileyici ve sanıyorum filmdeki en sempatik ve tuhaf biçimde güzel karakter, evine izinsiz girilen, günahsız Polyphemus. Aynı şeyi, Odysseus ile adamlarının Zeus’un misafirperverlik yasasına sığınarak kapısına dayandıkları Samantha Morton’ın Kirke’si için de söyleyebiliriz. Polyphemus babası Poseidon’dan intikam isterken haklıydı. Kirke de Odysseus’un adamlarını domuza çevirmekte haklıydı.
Başkalarına kendisine davranılmasını istediği gibi davranmayan Antinous’u, Penelope’nin taliplerinin en dişlisini, Robert Pattinson, dışavurumcu, oldukça stilize bir yorumla ele almış, kötü adamı canlandıran bir aktörü izlemekte olduğumuzu unutmamıza izin vermiyor. Yine de Odysseus’un intikamından çok Antinous’un akıbeti heyecan verici; Antinous’a negatif de olsa duygusal yatırım yapmak sanıyorum Matt Damon’ın içine kapanık, apatik Odysseus’una duygusal yatırım yapmaktan daha kolay. Halbuki Homeros’un zamanında henüz modern stoacı aksiyon kahramanı icat edilmediğinden, Homeros’un Odysseus’u kurnaz ve geveze olduğu kadar kırılgandır da, çoğu zaman yapıp ettiklerini “gözyaşı dökerek” yapar. Onun büyüklüğü tahammül gücünde, eza ve cefaya rağmen yoluna devam etmesindedir. Odysseus, bir tanrı misafiri olarak girdiği Phaiaklar’ın Sarayı’nda ozan Demodocus’tan, Truva Savaşı ile ilgili bir şarkı ister ve şarkı boyunca önce için için sonra hıçkırıklarla ağlar. Phaiak Kralı Alkinoos bunu fark edince (yani duygularıyla birlikte) kimliği ortaya çıkar. Nolan’ın Odysseus’u ise duygularını dışavurmuyor, biz film boyunca, onun kendine hâkim oluşunun veya olamayışının öyküsünü izliyoruz. Nolan, Odysseus’un ölümcül günahlarını da elinden almış; kurnaz ve kibirli kahramandan, savaş travmasıyla mücadele eden soğukkanlı bir erdem timsali yaratmış. Odysseus burada başkalarını cezalandırmadan önce kendi suçuyla yüzleşiyor, gözünü çıkardığı tepegöz Poliphemus’a gerçek adını söyleyip böbürlenmiyor ve Penelope’nin taliplerini de Homeros’un şiirindeki gibi en azından tamamen silahsızlarken katletmiyor. Sırf Odysseus’u nedamet imkânından mahrum bırakmamak için final sekansında birisinin tavanı delip talipler için salona mızrak ve kılıç atmasında gülünç bir taraf vardı, itiraf edelim.

Nolan, The Odyssey’de orijinal destanı yorumlarken hem olay örgüsünde hem de özellikle Odysseus karakterinin kimyasında çeşitli stratejik değişiklikler yapıyor elbette. Bu tercihlerin ötesinde, elindeki malzemenin ruhuna uygun olarak, filmde kurgu marifetiyle zamansız bir şimdi yaratmış. Oppenheimer’deki çalışmasıyla Oscar ödülü alan kurgucu Jennifer Lame, 90 saatlik IMAX görüntüsünü 2 saat 50 dakikaya indirirken, zaman çizelgesini doğrusal bir hat olarak değil, mitik temaya uygun biçimde birbirine geçen zaman katmanları olarak ele almış. Zaman ve zamanı algılama biçimlerimiz üzerine düşünmek Nolan filmografisinde hâkim bir tema. Bu tema çoğu kez, hırsları kendilerinden büyük erkeklerin kişisel, toplumsal ve evrensel ölçeklerde, tarihin akışını kimi zaman neyi başlattıklarını bilmeden değiştirdikleri hikâyeler ve bulmacalı kurgular aracılığıyla biçimleniyor. Doğrusal olmayan kurguyla Nolan, Oppenheimer’da tarihsel neden-sonuç ilişkisini parçalıyordu, Interstellar’da zamanın göreliliği üzerine düşündü, Memento’da hafıza ile hakikat arasındaki gerilimi sorguladı. The Odyssey’de ise mitik zamanı sinemaya tercüme ediyor.
Mitik zaman, tarihsel değildir; mitos zamansız bir şimdiyi anlatır, sonlar törensel tekrarlarla başlangıçlara dönüşür; Persephone her yıl yeniden yeraltına iner. Homeros’un Odysseia’sında öykü zamanları birbirine geçer; anlatı düz bir çizgi üzerinde ileri geri hareket etmez. Öykü içindeki öyküler, geri dönüşler ve paralel gelişmeler bir yana, insan zamanına tâbi olmayan tanrısal müdahalelerin, tesadüflerin ve kaderin zamanı da kronolojik olarak algılanmayı beklemez. Odysseus’un yolculukları gibi karmaşık bir haritada tezahür eder zaman, geçmiş zaman ile uzak geçmiş ve geniş zaman bir arada yaşanır. Nolan, Odysseus’un eve dönüşe dair ikircikli duygularını önemsiyor. Kurgu tercihleri, eve dönme arzusu ile eve dönüşe direnme hâlinin farklı zamanlara ait olmadığını, aynı anda yaşandığını sezdiriyor.
Evden uzaktayken yapıp ettikleri yüzünden değişmiş olan dünyada artık eve geri dönmeyi hayal edemiyor, evi yeniden kurması gerekeceğini biliyor Odysseus. Nolan’ın versiyonunda, kendini suçlu hissediyor, en başta Troyalıların güvenini suistimal edip sebep olduğu vahşet ve sonrasında yaşananlar için. Kurnaz bir stratejiyle bir savaşın sona ermesini ve kazanılmasını sağlarken ticaretin, savaşın ve insanların birbirine olan güveninin şekil değiştirdiği yeni bir toplum kurulmasına da yol açmış olduğunu fark ediyor. Nolan’ın Oppenheimer’ı ile The Odysseus’u bu açıdan da birbirine çok benziyor. Issız sahilde beline dek kuma gömülmüş Troya Atı, Maymunlar Cehennemi’nde (Planet of the Apes, 1968) ıssız bir kumsalda beline dek kuma gömülmüş Özgürlük Heykeli’ni akla getiriyor. Astronot George Taylor filmin sonunda yıkık Özgürlük Heykeli’ni gördüğünde, aslında başka bir gezegende değil, insanlığın (nükleer savaş sonucu) insan medeniyetini kendi eliyle yok ettiği, gelecekteki Dünya’da olduğunu anlıyordu. Troya Atı da Nolan’a göre Bronz Çağı medeniyetinin çöküşünün alameti. Nolan’ın Odysseus’u Troya Savaşı’nı bitiren hilenin Zeus’un Yasası’nı hiçe saydığını ve bunun bedelini medeniyetin ödeyeceğini idrak ediyor. Zeus’un misafirperverlik yasası, yabancılar arasında güveni mümkün kılan bir karşılıklılık ilkesidir: Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak. Bu ilke çiğnendiğinde, insanların yabancıların insafına emanet olduğu Bronz Çağı dünyasının kırılgan bağları da çözülmeye başlar. Aslında yabancıların insafına emanet olmak çağlardan ve coğrafyadan bağımsız insanlık durumunun bir tarifi değil mi?

Tarihsel Geç Bronz Çağı çöküşü, Homeros’a atfedilen destanların ortaya çıkmasından birkaç yüzyıl öncesi, Akdeniz’de ticaret ağları çözülmekte, Hitit imparatorluğu yok olmakta, korsanlık faaliyeti artmış, Mikene Sarayları ateşe veriliyor. O dönemde birbirine sıkıca bağlı ve bağımlı unsurlardan oluşan bir sistemde ardı ardına çöken yapıların tüm sistemi alaşağı etmiş olabileceği düşünülüyor. İlyada, kahramanlar çağını yıkıma doğru ilerlerken bile görkeminin zirvesinde gösterirken, Odysseia’da tüm büyük savaşçılar, ölmüş ya da ölmektedir, krallıkların birbiriyle bağlantısı kopmuş, bilgi bir yerden bir yere taşınmaz olmuş, aileler dağılmış, misafirperverlik suistimal edilmektedir ve denizden gelen adamların hayırlı bir niyetle geldiğine inanmak zorlaşmıştır. Yolculuklar, “medeniyet”in yeni topraklara doğru yaygınlaşması ya da ticaret için yapılmaz artık.
The Odyssey, kendilerini medeniyetin bizzat mucidi, sahibi olarak görenlerin tam da tehdit altında olduğundan yakındıkları medeniyeti çöküşe sürükleyenler olduğunu hatırlatıyor. Medeniyeti tehdit eden “denizden gelen adamlar”, Zeus’un Yasası’nı hiçe sayan barbarlar değil, ticaret yollarına hâkim olmak için Troya’yı kuşatan, bu uğurda kendi kızı İphigenia’yı Artemis’e kurban eden Agamemnon ve sözde koruduğu misafirperverlik yasasının sınırlarını bizzat ihlal eden Odysseus’tur. Nolan’cı trajedi kahramanı burada da Oppenheimer’daki gibi, dünyanın artık eskisi gibi olamayacağı o anın mimarı oluyor. Günümüz dünyasında da bir kişinin (bir erkeğin) tarihin akışını değiştirecek, bir çağı kapatıp yenisini açabilecek bir karar vermesinin an meselesi olabileceği hissiyle doluyuz. Matt Damon’a silah zoruyla söyletilmiş gibi duran, insanı bir anda filmden uzaklaştıran o anakronik cümledeki gibi, belki de gerçekten “Bronz Çağımız çöküyor,” ama bizim Bronz Çağımız kapandığında arkasından ne gelir bilinmez, tekno-faşist, tekno-feodal bir distopya mı, Bronz Çağı’nın çöküş döneminden sonra olduğu gibi yazının, kültürün kaybolacağı bir 500 yıl mı? Peki o 500 yılın sonunda bir Homeros daha gelebilir mi dünyaya? Neden olmasın.
The Odyssey‘in sinemalardaki gösterimi devam ediyor.
1985'te İstanbul'da doğdu. Yayıncılık sektörünün çeşitli alanlarında çalıştı, çalışıyor. Sinema yazarı ve popüler kültür eleştirmeni olarak 2004'ten bu yana çeşitli matbu ve online mecralarda sinema ve popüler kültür eleştirileri yazıyor.







