Şu An Okunan
Altın Portakal’ın Ardından: Bir Kadın Meselesi

Altın Portakal’ın Ardından: Bir Kadın Meselesi

Altın Portakal’ın 50. yılındaki on filmlik Ulusal Yarışma seçkisi, bazen üstünkörü yorumlarla da olsa, epeyce tartışıldı. Muhtemelen seçkideki filmler önümüzdeki dönemde seyirciyle buluşabildikçe kendi gündemlerini yaratacak ve çeşitli mecralarda ayrı ayrı değerlendirilecekler. Ancak o zamanı beklemeden, filmleri içerikleri ve estetikleri açısından tartışmaya başlamakta fayda var. Yarışmadaki filmlerde en çok dikkat çeken meselelerin başında, sinemamızın kadim meselesi olan kadın karakterlere yaklaşım konusundaki mutat alışkanlıkların, çağlar değişse de aynı şekilde süregitmesi geliyordu. Gerçi bu yıl erkek karakterler (ve dolayısıyla kuvvetli erkek oyuncu performansları) konusunda da bir sıkıntı vardı fakat tek boyutlu olmayan, derinlikli kadın karakterlerin yokluğu yine de genel bir sorun olarak daha çok göze batıyordu. Festival sırasında ve sonrasında pek çok kişi laf arasında bu konulara değinmiş olsa da, biraz detaylara inmek, “sorunlu” gördüğümüz şeyin tam olarak ne olduğunu açıklamaya gayret etmek önemli.

Ulusal yarışmanın kadın meselesinde sınıfta kalan filmlerinin başında, izleyen pek çok kişinin hemen fark ettiği tuhaf benzerlikleriyle Sev Beni ve Kutsal Bir Gün geliyordu. İki filmi ortak paydada buluşturan ‘arzu nesnesi yabancı kadın’ figürlerinden bahsederken Fatih Özgüven Radikal’de bu filmlerdeki “eski Sovyetler Birliği’nden gelme, genellikle fahişelikle iştigal eden kızların gölgede kalmış hikâyeleri”nin anlatıldığına dikkat çekerken, Mehmet Açar da Habertürk’teki yazısında “Türk yönetmenlerinin dağılan Sovyetler Birliği’ndeki kadınları artık biraz rahat bırakması gerektiğini düşünüyorum,” diyordu. ‘Batılı Kadın’ figürü, malum, kültürel tarihimizin en köklü arketiplerinden biri. Bir yandan gözüne girilmeye çalışılırken diğer yandan küçümsenen, aynı anda hem ulaşılmaz görünüp hem de aşağılanan bu arzu nesnesinin kökenleri için çok gerilere gitmek mümkün: Osmanlı’nın Batılılaşma sürecinden, Tanzimat Dönemi edebiyatından itibaren sayısız örneğine rastlayabileceğimiz bu “yabancı kadın bizi tanısın, sevsin” fantezisi, sinema tarihimizin de vazgeçilmez motiflerindendir. Ancak bu gelenek, geçmişte kalmış değil; yakın dönem filmlerimizde de popüler sinemadan sanat sinemasına uzanan geniş bir skalada, Herkes Kendi Evinde’den (2001) Rus Gelin’e (2003), Sonbahar’dan (2008) Elveda Katya’ya (2012), Soğuk’tan (2013) Öyle Sevdim Ki Seni’ye (2013) sayısız filmde, bambaşka görünümlerde de olsa, dönüp dolaşıp yeniden karşımıza çıkıyor.

Mehmet Bahadır Er ile Maryna Gorbach’ın birlikte yönettiği Sev Beni, evlenmeden önce arkadaşlarının baskısıyla, istemeye istemeye Kiev’e, iş gezisi kisvesi altında seks turizmi için giden Cemal’in (Ushan Çakır), orada seks işçisi Sasha’yla (Viktoria Spesivtzeva) tanışmasının ve ikilinin birbirlerine âşık olmalarının öyküsünü anlatıyor. Sev Beni’nin temel problemi, Ukrayna’ya –kibarca ifade edersek– “karı becermeye” giden grup içinde, kahramanı Cemal’i diğerlerinden farklı bir konuma yerleştirme çabasında ve yönteminde yatıyor. Film, şevkle yollara düşen arkadaşlarının yanında Cemal’i isteksiz, utangaç, çekingen bir karakter olarak resmediyor. Ötekilerin tek derdi geceyi geçirecekleri bir kadın bulmakken, Cemal adeta bir an önce oralardan kaçıp gitme isteği duyuyor. Ancak kısa süre sonra barda tanıştığı Sasha’dan hoşlanmaya başlıyor, birlikte Kiev sokaklarında yaşadıkları komik ve dramatik maceraların ardından giderek aralarında bir çekim oluşuyor. Ne var ki Cemal’in Türkiye’de bir nişanlısı olduğunu öğrenince kıskançlık krizine giren Sasha öfke içinde ona “istediğini vermeye” çalışınca, Cemal içinde kabaran şefkatle Sasha’yı sakinleştirip yatağa yatırıp özenle üzerini örtüyor.

Sev Beni, azgın erkeklerin seks fantezilerinin karşısına saf, masum bir ‘aşk’ı yerleştiriyor. Başlangıçta erkek kahramanlarının gözünden bir seks objesi olarak sunduğu Sasha’yı, Cemal’in ona duygusal olarak yakınlaşmasına paralel olarak ailevi problemleri, hasta anneannesi, yoksul annesiyle geçim derdindeki bir kadın olarak betimlemeye, adeta onun ‘insan’lığını fark etmeye başlıyor. Ancak burada da Sasha’yı, çareyi zengin bir erkekle evlenmekte gören bir kadın olarak sunmasıyla “kötü yoldan kurtulmaya çalışan kadın” klişesini tekrar ediyor. Filmin ortaya koyduğu erkek bakışındaki ikiyüzlülük de buralarda ortaya çıkıyor: Baştan itibaren alay konusu edilen, Cemal’in konumundan sözde eleştirel bir bakışla ele alınan ‘erkek’lerin yaklaşımıyla Cemal’inki arasında, özünde bir fark yok. Onlar da âşık olduklarında Cemal gibi oluyorlar; Cemal de yaşadığı tecrübenin ardından onlardan birine dönüşecek muhtemelen. Tıpkı onlar için olduğu gibi, Cemal için de kadın ya “becerilecek” ya da “şefkat duyulacak” bir ‘nesne’den ibaret. Filmin tüm bunları daha önce yaşamış bir tür bilge adam olarak sunduğu kebapçı Süleyman karakterine (Yavuz Bingöl) Ukraynalı kadınlarla ilgili söylettiği sözler de bu bakışın altını kalın çizgilerle çiziyor zaten: “Bunların iyisi iyidir ama orospusu da tam orospudur, adamı mahveder.” Filmdeki erkek bakışının sorunu da bu: Bayat erkek fantezilerine dayanan anlatı, erkek kültürünün ikiyüzlülüğünü eleştirir gibi yaparken, görünüşte reddettiği kadın düşmanlığını alttan alta benimsiyor ve yeniden üretiyor.

Serdar Temizkan’ın yönettiği ve festivalde SİYAD jürisi tarafından ödüllendirilen Kutsal Bir Gün’ün durumu da daha parlak değildi. Filmin ortalarında, 90’lardan kalma birer ‘Kaybedenler Kulübü’ klişesi olarak tasarlanmış, sürekli hayat ve dünya hakkında ahkam kesen sarhoş, aylak erkek kardeşlerden Aysar’ın (Arda Kural) evine, yanındaki Rus kadınları “pazarlamaya” çalışan bir ressam-pezevenk geliyor. Filmin bir diğer Rus kadınıysa, eski bir fahişe olduğu ima edilen, Türkiye’de oturma izni alabilmek için Aysar’la evlenmiş ama içten içe ona âşık olan ve onunla çocuk yapmak isteyen Luda. Böylece film, geleneksel erkek bakışının hayal edebildiği iki kadın türünü bir çırpıda yan yana getiriyor: Anne ve fahişe. Bu açıdan olayların Anneler Günü’nde geçmesi ve karakterlerin tüm film boyunca yetişkin erkeklerin anne şefkati ihtiyacını anlatan Mamy Blue şarkısını mırıldanması da manidar. Tüm bunların üzerine, ressam-pezevengin (hakkını verelim, sinema tarihimizde ilk olabilecek bir karakter) yanında getirdiği fahişelerden birinin evlatlarını kaybetmiş bir anne olduğunun ortaya çıkıyor ve film, Aysar’la birlikte bizi de bu “zavallı kadınlara” şefkat duymaya çağırıyor. Söz konusu anne-fahişe ikiliğiyle kendince oynayan filme son noktayı ise, Aysar’ın Luda’ya şefkatle söylediği “yarın içine bir çocuk koyacağım” sözlerindeki utanç verici erkek romantizmi koyuyor. İki erkek kardeş, Rus fahişeler, bir pezevenk, anneler gününde geçen bir hikâye… Kutsal Bir Gün’de de sorun, kadınlara Aysar ve abisi Ali Osman (Ali Düşenkalkar) gibi bakan karakterlerin öykülerinin anlatılması değildi kuşkusuz; filmin, kadını ya anne ya da orospu olarak gören, ona baktığında ancak şefkat ya da şehvet duyabilen bu erkeklerle arasına herhangi bir mesafe koymayı düşünmemesinde; seyircilerin tümünün onlarla kayıtsız şartsız özdeşleşeceğini varsaymasındaydı.

Farklarına rağmen erkek bakışını sahiplenen duruşlarıyla tuhaf bir biçimde el ele giden bu iki filme karşılık Atalay Taşdiken’in Meryem’i, öyküsünü tamamen kadın karakteri etrafında kuran bir film. Taşrada yaşayan genç bir kadın, çalışmak için İstanbul’a gitmiş olan kocasını beklemektedir, lakin kocasının geri dönmeye hiç niyeti yoktur… Zeynep Çamcı’nın Altın Portakal’la ödüllendirilen oyunculuğu kötü değildi, ne var ki fazlasıyla tek boyutlu çizilmiş bu karakteri bir oyuncu olarak derinleştirmenin çok da mümkün olmadığını kabul etmek gerek. Zira Taşdiken’in senaryosu, kahramanına kocasını sevmek ve onun yolunu hasretle gözlemek dışında herhangi bir özellik atfetmiyor. Kocasının ailesiyle ilişkileri de, zihinsel engelli Celil’le kurduğu dostluk da, askerden dönen Murat’ın (İsmail Hacıoğlu) ve evlerine gelen sütçünün tacizlerine karşı ödün vermeyen duruşu da hep aynı fikre; Meryem’in iyi yürekli, saf, namuslu bir kız olduğu vurgusuna hizmet ediyor. Meryem’in, çıkış noktası olan fikri yeterince işleyememesinin sebebi de tam olarak bu esasen; bütün film yanından ayrılmadığı karakterini sadece birkaç sıfatla tanımlamakla yetinmesi. Bu bağlamda –filmin açık uçlu finaline rağmen– sonuçta taşralı ve masum ‘evlenilecek kız’ klişesine sıkışıp kalan Meryem karakteri, erkek zihnindeki kadın fantezilerinden bir diğeri olmaktan öteye geçemiyor ne yazık ki.

Öte yandan ulusal yarışmanın üç Kürt filmi olarak ister istemez aynı başlık altında bahsedilen Cennetten Kovulmak, Mavi Ring ve Kısa Film’den ilk ikisi, politik olarak yüklü öykülerinde kadın karakterlere bir tür “vicdanın sesi” görevi yüklüyorlardı. Cennetten Kovulmak’taki Emine (Ezgi Asaroğlu) ve Ömer Leventoğlu’nun Mavi Ring’indeki doktor Pınar (Ezgi Çelik), erkeklerin çetrefil ve acımasız dünyasında iyiliğin yanında yer alan, yaşadıkları vicdani sorgulamaların ardından, becerebildikleri ölçüde doğruyu yapmaya çalışan temiz yürekli ‘Beyaz Türk’ler olarak resmediliyordu. Karakterlerin büyük çoğunluğunun erkek olduğu bir dünyada kadın ve vicdan arasında yapılan bu kestirme ve problematik eşleştirme bir yana, yarışmadaki diğer Kürt filmi olan Ali Kemal Çınar imzalı Kısa Film, erkek yönetmenlerin kadın karakterlere yaklaşımı sorunsalını küçük ve zekice hareketle aradan çıkarıveriyordu: Ali Kemal (yönetmenin kendisi) ve Nazif (Nazif Coşkun), çekecekleri film için bir kadın oyuncuya rol teklif ederken, erkek sinemacıların kadın karakterlere yaklaşımı konusunda, deyim yerindeyse ağızlarının payını alıyorlardı.

Ulusal Yarışma’nın kadın karakterlere daha yakından bakmayı başaran, onları belirli bir fikrin simgesi olarak kullanmak yerine kendi başına birer karakter olarak inşa eden filmleriyse, Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın Mavi Dalga’sıyla senaryosunu Emine Yıldırım’ın yazdığı, Ramin Matin’in yönettiği Kusursuzlar’dı (Alpgiray M. Uğurlu’nun Uvertür’ünde Özge Gönan’ın canlandırdığı Hanife’nin de, bir ana karakter olmasa da, ilginç ve özgün bir karakter olarak iz bıraktığını belirtmeden geçmeyelim). Matin’in filmindeki Yasemin (Esra Bezen Bilgin) erkek fantezisinden ibaret olmayan kanlı canlı cinselliği ve patlamaya hazır öfkesiyle; kız kardeşi Lale (İpek Türktan) yaşadığı trajik olayla hesaplaşma/hesaplaşamama biçimi ve pasif agresif eğilimleriyle; Mavi Dalga’daki Deniz (Ayris Alptekin) ise büyüme sancılarının getirdiği “kalpsizliği”yle, izleyicinin kolay kolay ilişki kuramayacağı aksiliği ve başına buyrukluğuyla yukarıda bahsettiğimiz filmlerin tahayyül edebildiği kadın klişelerinin dışına çıkmayı başarıyordu. Tanımlanabilmek için karşılarındaki erkeklerin hayallerine, fantezilerine, önyargılarına muhtaç olmayan kadınlara ses veren bu filmlerin her ikisi de, gücünün önemli bir kısmını, toplumsal kalıplara sığdırmaya çalışmadıkları, tüm çelişkileri ve çatışmalarıyla yansıttıkları ‘yaşayan’ kadınlardan alıyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.