Şu An Okunan
Belgeseldeki Hikâyenin Büyüsü

Belgeseldeki Hikâyenin Büyüsü

5. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali programında, Her Şeyi Yok Eden Makine ve Belleville Bebeği başta olmak üzere, belgesel sinemanın ufkunu genişleten filmler yer alıyor.

Sinema tutkusu üzerine yapılmış en güzel filmlerden biri olan Selam Sinema’da Mohsen Makhmalbaf, yedinci sanatın büyüsüne kapılmış insanların oyuncu olma hevesini anlatır. Yönetmen, sinematografın icadının 100. yılı şerefine yapacağı film için 100 amatör oyuncu aradığını bir gazete ilanıyla duyurur. İlana binlerce yanıt gelir, stüdyonun önünde uzun kuyruklar oluşur; bu insanların hepsi de oyuncu olmak, sinemanın şaşaalı dünyasında kendine yer bulmak umuduyla gelmiştir. Makhmalbaf, test çekimi için kamera karşısına geçen adaylara kışkırtıcı sorular sorar, küçük roller yaptırır ve onların bu tutkularının köküne inmeye çalışır. Sonuçta bu oyunda herkes kendini ‘oynar’ ve böylece oyuncu seçme sürecinin kendisinden ibaret bir film çıkar ortaya. En sonda Makhmalbaf şöyle der: “Hayata ayna tuttuğu sürece, sinemada herkese yer vardır.”

Bu iyimser cümle, daha çok belgesel türünde anlam kazanıyor elbette. Hatta belgeselin varlık nedenini bu şekilde özetleyebiliriz bana kalırsa: Sinemada herkese yer açmak, hemen her insanın eşsiz bir film karakteri olabileceğini göstermek. En azından kendi izleme tecrübeme dayanarak iddia edebilirim ki en iyi belgeseller, kurmaca sinemanın ve medyanın kapsama alanı dışında kalan sıradan (ve emsalsiz) kahramanların hikâyelerini anlatanlardan çıkıyor.

Son yıllarda yapılmış en güzel belgesellerden biri olan Her Şeyi Yok Eden Makine, tam da Makhmalbaf’ın Selam Sinema’da uyguladığı yöntemi izliyor. Gürcü yönetmen Tinatin Gurchiani, ülkesinin gençleriyle ilgili bir film yapmak ister ve 15-23 yaş arası oyuncular aramaya koyulur. Filmin omurgası, bu çağrıya rağbet edenlerin kamera karşısına geçip yönetmenin birtakım sorularını yanıtlamasına dayanıyor basitçe.

Gurchiani, ilk bakışta Makhmalbaf’ın izinden gidiyor ama çok farklı bir yere varıyor. Hollywood’a kapağı atma hayali kurarak seçmelere gelen gençlerin rol yeteneğiyle değil, hayat hikâyeleriyle ilgileniyor. Oyunculuk performanslarına değil, hikâyelerine ‘kasting’ yapıyor ve kamera karşısındaki soru-cevap faslının ardından peşlerine takılıp hayatlarına dalıyor. Kamera harabe bir stüdyoyu andıran kasting mekânından çıkıp gerçek mekâna (karakterin yaşadığı köye, evine) yöneldiği anda büyülü bir şeyler oluyor; karşımızdaki karakter ‘oyuncu adayı’ kimliğinden sıyrılıp kendisi oluveriyor, orada sadece kendini canlandırıyor.

Babası ameliyata giren yoksul bir çocuğun gündelik hayatına bir süre eşlik edip ardından bir genç kızın düğününe konuk oluyoruz, oradan çıkıp yaş ortalaması hayli yüksek bir köyde muhtarlık yapan genç bir adamın yalnızlığına ortak oluyor, bir başka yerde kendisini küçükken terk eden annesine özlemle karışık öfke besleyen kızın hikâyesine kapılıp gidiyoruz. Kamera karşısında kat kat açılıveren bu küçük hikâyeciklerin bir araya gelmiş hali, Gurchiani’nin yapmak istediği filmin kendisi olup çıkıyor: Gürcistan’da yakın geçmişte yaşanan savaşın ve ekonomik çöküntünün kıskacında büyümüş bir kuşağın, bir ülkenin melankolik panoraması. Yönetmenin kamera arkasından gelen sesi, filme adını veren soruyu da soruyor ara sıra: “Elinde her şeyi yok eden bir makine olsaydı, onunla en çok neyi yok etmek isterdin?” Genç bir kadının ağzından dökülen tek kelimelik yanıt: “Kendimi!”

Bu yaz Adana Altın Koza’da Gerçeğin Çölü başlıklı bölümde gösterilen, 14-18 Aralık’ta ise 5. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’nde İstanbullu seyirciyle buluşacak olan Her Şeyi Yok Eden Makine, kısa kısa hikâyeler aracılığıyla bizi gerçekliğin renkli ama melankolik havasına usulca sokarken, 1930’ların Fransa’sında boy veren ‘şiirsel gerçekçilik’ akımına, Marcel Carné’ye, Jean Renoir’a, Jean Vigo’ya bu yüzyıldan bir selam yolluyor adeta.

Gerçeğin Melankolisi
Bu filme benzer şekilde çok sayıda karakterin, trajik bir noktada kesişen hikâyelerini anlatan Yanlış Zamanda Yanlış Yerde’de, yine gerçeğin melankolisi şiirle buluşuyor. Farklı kültür ve coğrafyalardan gelmiş ve 2011 yazında Oslo’da yaşanan korkunç katliamdan sağ kurtulmuş olan beş kişi, hayatlarını kökten değiştirecek bu olayın tanıklığını paylaşmadan önce kendi hikâyelerini anlatıyor. Birbiriyle ilgisiz gibi duran bütün bu hayat kesitlerini bir arada tutan bu sefer toplumsal bir durum değil, somut bir olay. Kaderci bakış açısına rağmen, dramaturjisi su gibi akıp giden ve her öyküsü ayrı ayrı yüreğe dokunan bir film.

Yine kendi izleme deneyimlerimden yola çıkarak söyleyeceğim; belgeselciler, sinemada lirik bir damar yakalamayı en çok kendi hikâyelerini anlattıklarında başarıyorlar. Son dönemde karşımıza çıkan filmler arasında, birinci şahıs belgesellerine çok güzel ve dürüst birer örnek olarak, yönetmenin başından geçen mazide kalmış bir aşk öyküsünü ‘anımsadığı’ Belleville Bebeği ile 12 Eylül zulmünden kaçıp Türkiye’den İsviçre’ye göç etmiş bir devrimci babayı kızının gözünden anlatan Babam, Devrim ve Ben’i anacağım. Anlattıkları mahrem ve hüzünlü öyküler bir yana kurdukları görsel-işitsel dille de belgeselin ufkunu genişleten, kurmaca ile aralarındaki teknik bariyerleri yıkan filmler ikisi de. İlk gösterimi bu sene Berlinale’de gerçekleşen Belleville Bebeği’nde yönetmen, Paris’te isyan günlerinde yaşanmış yitik bir aşk hikâyesinin kırıntılarından ‘kayıp zaman’a dair müthiş bir sinemasal şiir çıkarıyor. Geçmişin silinmeye yüz tutan izlerini zihninde bir araya getirip artık var olmayan bir zamanı yeniden kurmaya çalışıyor. “Bütün bunlardan bize ne” diyebiliriz ama işte demiyoruz; pürdikkat kendimizi kaptırıp gidiyoruz; filmin asıl hikâyesi bu yeniden kurma oyununa bizi de ortak etmesinden türüyor çünkü.

Dünya prömiyeri Documentarist’te yapılan ve ‘göz kırpan devrimin’ cilvesiyle, festivalin kapanış gecesinde Gezi Parkı’nda seyirciyle buluşan Babam, Devrim ve Ben’e gelince… Son derece kişisel bir aile öyküsü anlatırken, ancak bebek olarak hatırladığı bir dönemin devrimci kuşağının da röntgenini çekebilmek, hele ilk filmini yapan bir sinemacı için az bir başarı sayılmaz. Ütopya fikrine ve devrim idealine naif bir noktadan baksa da, dozunda kullanılan animasyon tekniği, mekânlar ve zamanlar arasında mekik dokuyan akıcı kurgusu ve duygusal kıvamıyla, hikâye anlatıcılığının sırrını çözmüş yeni bir yönetmeni müjdeliyor bu film.

Şiir tadındaki birinci şahıs belgesellerine en şahane örnek, kuşkusuz Sarah Polley’nin bu sene hem !f İstanbul’da hem de Adana’da gösterilen filmi Anlattığımız Hikâyeler. Film bütün bu yazının meramını anlatmaya kâdir bir alıntıyla, Margaret Atwood’un ‘Nam-ı Diğer Grace’ (Alias Grace) adlı kitabından alınma şu cümlelerle başlıyor: “Bir hikâyenin içinde yaşarken, o henüz bir hikâye değil bir keşmekeştir; karanlık bir uğultu, bir gaflet ânı, cam kırıkları ve parçalanmış tahtalardan oluşan bir enkaz; tıpkı kasırgaya yakalanmış bir ev ya da buzdağına çarpmış veyahut akıntıya kapılmış içindekilerin durdurmaya gücünün yetmediği bir gemi gibi. Bu, ancak sonradan hikâye dediğimiz şeye dönüşür. Onu kendinize veya başkasına anlatırken.”

Hem bir sinemacının kamerayı kendi hayatına çevirdiğinde ne tür gizemli kapıları aralayabileceğine, hem de hikâye anlatmanın büyüsüne dair bir film Anlattığımız Hikâyeler. Özünde bir röportajlar serisine dayanan belgeselde, söyleşiler ilerledikçe Sarah Polley’nin içinde büyüdüğü ailenin mahremiyetine dalıyor, farklı tanıklıklar bir araya gelip birbirini tamamlıyor ve sonunda ortaya hepimizin merakla dinleyeceği bir aile biyografisi çıkıyor. Sessiz video görüntüleriyle harmanlanan bu şahsi aile tarihi, hiçbir senaryo yazarının hayal gücüne sığamayacak bir sinema yapıtına dönüşüyor nihayetinde. Bütün bu belgesellerin güzelliği, eğer yapılmamış olsalardı hayatlarından asla haberdar olamayacağımız, bu dünyadan geçen olağanüstü güçlü karakterlerin hikâyelerini anlatmaları; gerçek hayatın içinde saklı olan Dostoyevski kahramanlarını, Borges öykülerini, Woolf karakterlerini bulup çıkarmaları. En görünmez insanların hikâyelerini görünür kılarak, Makhmalbaf’ın iddiasını doğrular biçimde, sinemada herkese yer açmaya çalışmaları. Daha da iyisi, bunları yaparken belgeselin hareket alanını da alabildiğine genişletmeleri.

ADI GEÇEN FİLMLER
Selam Sinema (Salaam Cinema, 1995)
YÖN: MOHSEN MAKHMALBAF

Her Şeyi Yok EdenMakine (Manqana Romelic Kvelafers Gaaqrobs, 2012)
YÖN: TINATIN GURCHIANI

Yanlış Zamanda Yanlış Yerde (Wrong Time Wrong Place, 2012)
YÖN: JOHN APPEL

Belleville Bebeği (Belleville Baby, 2013)
YÖN: MIA ENGBERG

Babam, Devrim ve Ben (2013)
YÖN: UFUK EMİROĞLU

Anlattığımız Hikâyeler(Stories We Tell, 2012)
YÖN: SARAH POLLEY

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.