Emine Yıldırım ve Barış Diri ile Gündüz Apollon Gece Athena Üzerine Söyleşi: “Yapabileceğin En Büyük Devrim, Kendi İçinde Parıldamak”
Senaryosunu kaleme aldığı Kusursuzlar filmiyle tanıdığımız Emine Yıldırım’ın yönetmen koltuğuna oturduğu ilk uzun metrajı Gündüz Apollon Gece Athena, Tokyo Uluslararası Film Festivali’ndeki prömiyerinin ardından İstanbul ve Adana film festivallerinde seyirciyle buluştu. Yıldırım ve filmin müziklerine imza atan Barış Diri ile filmin yapım ve yaratım süreci üzerine konuştuk.
Emine Yıldırım’ın ilk uzun metrajı Gündüz Apollon Gece Athena (2024), sinemamızda pek sık karşılaşmadığımız türlerden biri olan fantastik sinemanın şaşırtıcı bir örneği. Side Antik Kenti civarında geçen film, dünyada “asılı kalmış” hayaletleri görme yeteneğine sahip Defne isimli genç bir kadının yolculuğuna odaklanıyor. Mizahıyla dengelediği politik alt metniyle eğlenceli olduğu kadar eleştirel de bir anlatı kuran film, ölümün “politik” tarafına ve Türkiye’de kadınlık ve annelik hâllerine dair pek çok şey söylüyor. Yönetmen Yıldırım ve filmin müziklerini besteleyen sanatçı Barış Diri’yle filmin kolektif üretim ve yapım sürecine ve müzisyen-yönetmen ilişkisine dair sohbet ettik.

Hikâye ilk olarak nasıl ortaya çıktı?
Emine Yıldırım: Fikrin nereden çıktığı konusunda ise belki şöyle diyebilirim: Ben zaten sosyal gerçekçi tarzı tercih eden biri değilim. O tür sinemayı seviyorum ama öyle bir şey yapamam, biliyordum bunu başından. Zaten çocukluğumdan beri böyle “antin kuntin” şeylere merak sarmış bir insanım. Biraz farklı ve daha hafif bir şey yapmak istedim. Bir yandan da sonuçta daha çok kadın hikâyelerine yöneliyorum. Böylece bir kadın karakterle, Defne’yle başladım aslında hikâyeye. Defne aslında içinde iyi bir insan ama diğer insanlardan yorulmuş ve biraz nemrut bir kadın. Bu karakter hep vardı. Bu karakter biraz da benim bir “id”im, hayattan nefret eden ama aslında kötü bir insan olmak da istemeyen tarafım…
Bir taraftan da umutsuzluktan umuda nasıl çıkılabilir gibi şeyler düşündüğüm bir dönemdi. Tam o sıralarda tek başıma Side’ye gitmiştim, ilk defa… Ve gider gitmez aşık oldum Side’ye. Çok ilginç, Türkiye’deki diğer antik kentler gibi kendi başına bir yer değil. İnsanlar yaşıyor orada hâlâ. Evler ve eski yapılar iç içe ve çok acayip bir yer, böyle garip bir hissiyatı var orada bulunmanın. Bir taraftan oraya gidince ilk hissim şu oldu: Ben ne kadar küçüğüm, kosmosta ne kadar önemsiz bir insanım, ama bu sorun değil. Orada güç buluyorsun o taşlardan ve tarihten. Ve şunu düşünüyorsun: İnsanlar bin yıllardır zaten neler neler yaşıyor ve zorlanıyor… Bir şekilde buraya gelmişiz, devam ediyoruz. Biraz o duygudan güç aldım sanırım.
Peki senaryo süreci nasıl gelişti, ekip nasıl bir araya geldi?
E.Y.: Biz Barış (Diri), Dilde (Mahalli) ve Ezgi’yle (Çelik) yıllardır tanışıyoruz aslında. Ekibin birçoğu birbirini tanıyor ve daha önce çalışmış insanlar. Ben bunu çok değerli buluyorum çünkü iyi çalışabildiğin insanlarla devam etmek ve beraber bir şey yaratabilmek çok güzel bir his. Biz zaten başlarken de hep şu düşünce vardı, daha böyle aileden başlayalım, iş ailemizden başlayalım gibi… Senaryo aşamasında da vardı Barış ve Dilde. Sonrasında senaryo yavaş yavaş bir hayalet hikâyesine evrildi. Hem komik hem de derin olmasını istiyorduk. Böyle aşama aşama bir iki buçuk sene senaryo çalıştık. Sonra da oldu.
Çocukluğunuzdan beri “antin kuntin” işleri sevdiğinizden bahsettiniz. Bir röportajınızda Türkiye’de fantastik türün pek olmadığından söz etmişsiniz. Filmdeki bir sahnede de Aaahh Belinda’dan (1986) bir sahne duyuyoruz arka planda, sinemamızın nadir fantastik filmlerinden… Bu fantastik ton en baştan var mıydı? Yoksa hikâye şekillenmeye başladıktan sonra mı geldi hayaletler?
E.Y.: O tür baştan beri vardı. “Antin kuntin” dediğim de aslında o tür meselesiyle ilgili. Çok güzel bir tanım. Yani ağır olmaması, bir şey söylemek ama başka bir yerden onu söylemeye çalışmak – ki bu arada kolay bir şey değil gerçekten. Ben de çok zorlandım aslında süreçte. Bir taraftan da keyifli bir izlek aslında bu, bir tür merak… Bir şeyi söylemek istediğimizde nasıl söyleriz diye çözmeye çalışmak, bir tür yapboz gibiydi. Ben kendim de böyle bir sinemaya daha yakınım ve merak ediyorum. Korku filmlerine bayılırım, fantastik filmlere bayılırım. Mesela Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind, 2004) bile, bu türü ne kadar güzel kullanan bir film. O film teknik olarak bir ilhamdı mesela benim için. Charlie Kaufman inanılmaz bir senarist. Dolayısıyla biraz oradan başlıyor. Yani bu tür meselesi en baştan beri vardı.
Yönetmenlere sormayı sevdiğim bir soruyla devam edeyim. Filme başlarken aklınızda canlanan bir imge, bir sözcük, bir dize veya belirli bir ilham kaynağı var mıydı?
E.Y.: Bir şey var, Barış da biliyor. Biz bunu yıllar önce konuşmuştuk. Anadolu’da keşfedilen bir ağıt var, Aydın’da. İsmi Seikilos Ağıdı. Dünyanın en eski ikinci notalı şarkısı. Bir mezar taşı üstünde yazıyor, bir adam ölen karısına yazmış. Müthiş bir melodi, sözleri de çok güzel. Hayat çok kısa ağlamayın, zamandan başka bir şey yok, iyi değerlendin hayatınızı, ışıldayın… Dolayısıyla sanırım asıl duygu oradan çıktı.
Barış Diri: Müziği de oradan çıkardık.
E.Y.: Evet müziği de oradan çıkardık. Filmdeki his de zaten buydu. Evet, hayat çok zor. Başımıza hep kötü şeyler geliyor. Hep öyleydi. Ama yapabileceğin en büyük devrim en aslında kendi içinde parıldamak, hayatını yaşamak ve iyi ve doğru yaşamak. Biraz hayat sevincine tutunmak gibi.

O zaman biraz müzikten de bahsedelim. Müziği ağıttan çıkardık dediniz, nasıl ilerledi süreç?
B.D.: Evet, Emine ağıttan bahsettiğinde benim de haberim vardı zaten. İlk haberim olu da YouTube’dan izleyince büyülenmiştim. Baya çalınıyor şu anda eser aslında. Eski bir Yunan eseri, Yunan modlarından yazılmış. İki aşamamız oldu. Birincisini ağıt üzerinden bir kurduk. Sonra ben tatmin olmadım oradan çünkü o dönemin müzik anlayışına çok bağlı kaldık. Emine’nin dediği o “antin kuntinliği” aslında ben de çok seviyorum. Fantastik romanlar, bilim kurgu, çizgi romanlar, böyle pulp fiction’lar… O yüzden ağıta bağlı kalmak…
E.Y.: Seni biraz daralttı o gerçekten.
B.D.: Evet, oradan sonra aslında tamamen bambaşka bir şeye geçtik. O sözleri kullanıp, “şu anda Seikilos” onu bestelese nasıl yapardı” gibi başka bir yorum kattık üzerine. Bir de şarkı daha eski bir şarkı olduğu için çok basit ve tek bir melodiden devam eden bir parça. Bir yerden sonra elimizi daralttığını fark ettik. Kullandık ama böyle çok naif bir şekilde… Tiyatro bölümünde, genel plan içerisinde çok naif bir şekilde sadece melodisini çaldık. Hiçbir şey eklemeden, klasik gitarla… Üzerine kendi yorumumu eklemedim. Ama sonda mesela sözlü bir parça var. O işte onun asıl sözleri. Orası parçaya bir saygı duruşu gibi olsun dedik.
Filmin girişindeki müzik de çok şaşırtıcıydı benim için. Bir kadın geçmişine doğru yolculuğa çıkıyor, aslında klasik kaçabilecek bir giriş. Ama arkadan gelen synthlerle bir anda o hava bozuluyor ve bambaşka bir şey oluyor.
B.D.: Angelo Badalamenti efekt diyorum ben ona. David Lynch’te vardır ya, böyle bir anda bir synth girer. Hepimiz Lynch hayranı olduğumuz için, bu tarz bizde prototip gibi bir şey aslında. Ya da mesela Ezgi’nin İstanbul’a tek başına dolaştığı sahnede bambaşka, tamamen Ennio Morricone tarzında bir parça kullandık. Daha başka duygulara giriyorsun film boyunca. Bizim kuşak, bir sürü şeyden çok fazla besleniyor, eminim Emine de öyledir. Sanırım en çok önemsediğimiz şey duygu tutarlılığıydı. Bir teknik tutarlılıktan ziyade, filmin duygusundan ayrılmasın bu müzik.
E.Y.: Hattâ en başta Seikilos’tan gitmeye çalıştığımızda bu nedenle kasıldık. Tek bir duyguya soktu bizi gibi düşünerek vazgeçtik…
Açılış sahnesi ve yolculuk demişken tekrar hikâyeye dönelim isterseniz. Filmde bir yandan klasik bir kahramanın yolculuğu yapısı var, ama bir yandan mizah ve yan karakterler sayesinde kahramanın hikâyesini “hepimizin hikâyesine” çeviriyor. Biraz bu yapıyı nasıl kurduğunuzdan, yan karakterleri nasıl hayal ettiğinizden bahseder misiniz?
E.Y..: Benim için mesela bu senaryoyu yazmak hem çok keyifli hem çok zordu açıkçası, çünkü kendimi köşeye sıkıştırdım. Bir taraftan bu film aslında dayanışma ve dostlukla ilgili. Dolayısıyla Defne en başından beri olsa da, asıl mesele orada ona eşlik eden diğer dostları yaratmaktı. Bu karakterleri yazarken de pek çok şeyden beslendim. Tarihten, güncel tarihten, kadınların tarihinden… Dolayısıyla hep şey şu vardı kafamda: Evet bunlar hayalet olabilirler ama yaşıyor da olmalılar. Belki Defne’nin ruhundan bile daha coşkulu ruhlar bunlar. Tabii bir taraftan da bizden karakterler olması gerekiyordu. Temsiliyet demeyeceğim, ama bu ülkenin ve coğrafyanın acılarını birebir yaşamış insanlar olmaları gerekiyordu. Bu insanların bu acıyı yaşıyorlar ve arada kalmışlar ama hâlâ sevgi dolular. Biraz bu yoldan gidip hepsini kendi farklılıklarıyla karakterlere dönüştürdüm.
Bir de biraz eğlenmek istedim. O yüzden mizah filmde çok önemli çünkü benim hayatımda da mizah çok önemli. Arada stand-up yapıyorum. Hikâyenin de hem derin hem komik olması gerekiyordu. Dolayısıyla tüm karakterlerde böyle bir yol izledim. Nasıl aynı zamanda hem hafif ve ferah olabilir hem de karmaşık olabilirler? Zaten beni de böyle karakterler çekiyor. Belki hem aynı zamanda çok empatik ve hassas ama aynı zamanda çok gaddar ve zalim olabilen insanlar. Biraz hepsi bu yönde ilerledi. Bir tek belki Hüseyin biraz apayrıydı benim için, çünkü Hüseyin gerçekten Defne’nin en yakın arkadaşı. Ve Hüseyin aslında Defne’nin tam tersi bir karakter. Defne nasıl soğuk ve herkese mesafeliyse, Hüseyin de tam tersi, neşlie, coşkulu ve kucaklayıcı. Her şeyin içinde, merak ediyor, komik, sevgisinden kesmiyor ve bir beklenti içinde değil. Sadece var olmak istiyor ve kızın arkadaşı olmak istiyor, bu kadar. Dolayısıyla o ikisinin kimyasını tutturmak da biraz vakit aldı ama sağ olsun Ezgi ve Barış bu anlamda çok iyi anlaştılar setle, çok iyi bir kimya tutturdular.

Biraz da filmdeki annelik meselesinden bahsedelim isterseniz. Defne annesini arıyor, ama aradığını değil bambaşka bir anne buluyor ve yolda başka anne figürleriyle karşılaşıyor. Annelik meselesi üzerinden bu karakterleri nasıl bağladınız birbirine?
E.Y.: Şöyleydi biraz, farklı annelik hâlleri… Tek bir annelik olamaz. Bir kadın, belki anne olan bir kadın, anne olmak istemeyebilir. Bu da dünyanın en normal şeyi. Biraz bu hâller üstünden gitmek istedim. Sonuçta biyolojik annelik değil mesele… Mesela bazen teyzemiz ya da arkadaşımız annemiz olabiliyor. Öyle geçişken bir şey annelik. Bir taraftan da işte o rahibe karakterinde gördüğümüz, hani “ulvi” annelik. Buralardan gitmeye çalıştım.
Buradaki filmdeki karmaşık anne-kız ilişkisini çok değerli buluyorum ben. Daha önce ancak Köksüz (2013) ve Ana Yurdu (2015) gibi filmlerde görebildiğimiz bir mesele bu, yani anne kız ilişkilerini dürüstçe, karanlık tarafıyla da işleyebilen çok az film var bence sinemamızda. Zor bir konu. Burada ise dengeyi çok iyi kurduğunuzu düşünüyorum, özellikle anneyi suçlamamak konusunda. Anne karakterini oluştururken nasıl bir his vardı aklınızda? Siz de Defne GİBİ öfkeli miydiniz, yoksa anneyi anlamaya mı çalıştınız? Biraz bahsedebilir misiniz nasıl çıktı bu karakterden?
E.Y.: Tabii en başta çok şey sert ve “raw” duygularla başlıyorsun. Kusursuzlar’ı (2013) yazarken de öyleydim. O senaryoya başlarken de böyle kusarak başladım ama sonra onları ortaya döküyorsun. Yavaş yavaş böyle bir sakinleşiyorsun süreç içinde. Böyle bir olay bu, bunu daha dengeli nasıl kurabiliriz diyorsun. Burada da benzer bir şey oldu. Tabii ki çok büyük bir öfkeyle başladım, çünkü bir taraftan Defne de çok öfkeli. İlk yarıda özellikle. Ama giderek şuraya geldi, bir kadının kutsal görevi değil annelik. Ve olmak zorunda değil.
Defne’nin gerçekle karşılaştıktan sonra yaşadığı o hayal kırıklığı da var mesela. Kafasında ideal bir anne imgesi var ve ölmüş. O yüzden yaşamasına sevineceği yerde üzülüyor, çünkü artık gerçek bir anneyle baş etmek zorunda. Bu dönüşüm noktasının hikâyede nasıl bir işlevi var sizce? Bu bilgi Defne’ye “ne yapıyor”?
E.Y.: O dönüşüm noktası hep vardı kafamda, senarist kafamla kurduğum bir şeydi. Teknik olarak açıklarsam, öyle bir “midpoint” istiyordum ki senaryo içerisinde her şeyi alt üst etsin. Ve evet, annenin yaşıyor olacağına sevineceğine üzüldüğü bir an geldi aklıma. Bir ideale tutunuyorsun tutunuyorsun, bir bakıyorsun ki hiç öyle değil karşındaki, hattâ tam tersi. Kendini kandırıyorsun aslında yıllardır. Bir hikâyeye inanıyorsun, bir mite inanıyorsun ve o mit doğru değil. Bu aslında bir sürü ilişkiyle ilgili kendini inandırdığın, bir insanın ne olduğuna dair inandığın şey ve bir gün fark ediyorsun ki kafanda yarattığın bütün hikâye yanlış.
Tabii bir de Defne’nin asıl mesele terk edilmiş olduğunu anlamak. Özellikle yetim insanlarda bu çok ağır ve zor bir duygudur, terk edilmişlik duygusu. Dolayısıyla biraz hani oraya da girmek istiyordum. Yani terk edildiğini anladığında ne yaparsın… Seni dünyada en çok sevmesi gereken kişi yanında değil ve seni terk etti. O zaman ne yapacaksın? Oradaki asıl seçim önemli. O acının içinde mi boğulacaksın? Yoksa kendini tekrar mı yaratacaksın?
Bir de tabii Cumartesi annesi var filmde, Hüseyin’in annesi. Hikâyenin politik olarak en açık davrandığı yer de orası, nasıl dâhil etmeye karar verdiniz o tarafı? Hem Defne’nin birey olarak yolculuğunu izliyoruz, hem de diğer karakterlerle birlikte çok daha politik bir yere evriliyor film.
E.Y.: Asıl zaten mesele oydu başından beri. Evet ben bu ülkede yaşıyorum, hepimiz yaşıyoruz. Belki kendimizi sürekli dışarıda görüyoruz ama hepimiz çok korkunç bir şey yaşıyoruz. Bundan bağımsız değiliz. Dolayısıyla benim için asıl mesele, bu büyük toplumsal anlamda yaşadıklarımızı buraya nasıl didaktik olmadan yedireceğim meselesiydi. Zaten asıl zor olan oydu, bunu bütün film boyunca yapmak. Bir yandan da yıllar içinde bir sinemacı olarak şunu fark ettim, kimsenin kafasına vura vura bir şey anlatamazsın. Ancak derinden, sinematik dille manipüle ederek insanları oraya getirebilirsin. Bir yandan çok zor bir iş film çekmek. Öyle büyük bir emek ve para var ki. Dolayısıyla benim için değmesi gerekiyordu. Benim için artık kıstas şuydu: Ben inandığım ve söylemek istediğim bir şey için bu çabaya girmeliyim. Yoksa yapmam.
Biraz da filmdeki mitolojik taraftan bahsedebiliriz belki. Side, Apollon, Athena, o konuşmayan rahibe karakteri… Bunlar bir yandan da çok riskli ve sakil durabilecek konular ama filmde çok incelikli bir şekilde ele alınıyor. Mizahın da büyük rolü var burada. Nasıl başardınız bunu?
E.Y.: Şöyle diyeyim, çok iyi arkadaşlarım vardı. Gerçekten. Bu süreçte hiç yalnız kalmadım. Dilde vardı, Barış vardı, Ramin (Matin) vardı. Sürekli onlara sordum, bu oluyor mu sizce? Çünkü böyle bir şeyi kendi başına bir noktadan sonra yapamazsın. Yaparsın da, bunun dengesini ancak güvendiğin insanlardan geri dönüş alarak kurabilirsin. Dolayısıyla gerçekten çok iyi arkadaşlarım vardı bu süreçte.
Mit meselesine gelince, ben çocukluğumdan beri mitoloji manyağıyım zaten. Sürekli okurum, ablam kültür koruma uzmanı, onunla beraber kaç tane kazıya gittim… Biz ailece tatillerimiz sürekli Efes’te, antik kentlerin içinde geçti. Çok da Anadolulu bir unsur mitler aslında. Ve çok karışık. Mesela Side’deki arkeologlar sürekli beni düzeltiyor. Bu Anadolu antiketesi, Yunan antiketesi değil… Biz öyle kodlamıyoruz tabii, burası Anadolu vs. diye. Aslında çok iç içe geçmiş. Dolayısıyla buralara girmek benim için çok ilginçti ve aslında bu farklı tarihler de çok geçişken, birbirlerini çok besliyor, birbirinden çok şey alıyorlar. Tanrılar, tanrıçalar, hepsi aslında benzer tanrılar, sadece isimleri farklı. Çoğunun yeni yorumu çok patriyarkal mesela. Biraz da bunu nasıl kırarız acaba diye düşündüm, bu mitleri alıp kendimize göre nasıl yeniden yorumlayabiliriz?
Bir yandan rahibe (“Antik Hanım”) ve kazı meselesini düşündüğümüz de filmin söylediği şey tam da bu, kelimenin gerçek anlamıyla feminist tarih aslında bir “kazı çalışmasıdır.” Filmde bir de resmî tarihe ve mitlere girememiş olanların hikâyesi var.
E.Y.: Mesela son on senedir neler neler keşfediliyor, bilmediğimiz kadın sanatçılar, müzisyenler… Yarattıkları şey erkekler tarafından sahiplenilmiş. Bir de şunu da istiyordum, orası da çok zordu. Öyle bir karakter yaratacaksın ki, 2000 sene öncesinden olacak ama eğreti de durmayacak. Orada da hep arketip üstünden gitmeye çalıştık. Böyle çok böyle temel duygular, hareketler, komiklikler… Gizem Bilgen de sağ olsun inanılmaz bir iş yarattı. Biz hep Dilde’yle birlikte bu karakteri oynayan kadının dansçı olmasını istiyorduk. Daha doğrusu bedenini kullanabilen birisini istiyorduk. Çünkü konuşamıyor ve bir taraftan da ritualistik bir tarafı var. Biraz farklı hareketler yapabilecek, esnek olacak, hem antik, hem buradan hem buradan değilmiş gibi durabilecek birisi gerekiyordu. Sağ olsun Gizem geldi ve yaptı.
O zaman biraz senaryodan çıkıp yönetmenliğe gelelim. Kısa filmleriniz var de var tabii ama bu ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi nasıl bir deneyimdi sizin için?
E.Y.: Şunu biliyorum en azından, iyisiyle kötüsüyle oldu ve kendime ihanet etmedim filmi yaparken. Özüme sadık kaldım. Yani yapmak istediğim tarz, düşünce, senaryo, politik olarak durduğu yer, insani olarak durduğu yer… Aklımdakine çok yakın bir şey çıktı. Yönetmenlik hiç kolay değilmiş. Burada biraz Ramin’den bahsetmem gerekiyor. Ramin’in bana çok desteği oldu bir yönetmen olarak. Dilde’nin de tabii. Çünkü o da en başından beri yol arkadaşım, yapımcım ve hep oradaydı. Yönetmenlik anlamında zaten uzun yıllardır Ramin’le çalıştığım için onu sette hep görüyordum, gözlemliyordum. Çok huzurlu bir seti vardı Ramin’in. Hep beraberiz, bunu birlikte yapıyoruz gibi hissedersiniz. Bana o açıdan çok destek oldu ve sonrasında da bütün bu sorularımda hep Ramin’e danıştım. Şu kişi böyle böyle dedi ama o da böyle diyor. Sence ne yapayım? Sence bunu söyleyeyim mi? Bu ayıp mı? Böyle mi istiyorum? O konularda hep oradaydı mesela. Biraz onun sayesinde de güç buldum yönetmen olarak. Rahat ettim. Kendime güvendim.
Bir de tabii ki çalıştığım insanları tanıyorum, onun da etkisi var. Barış özellikle. Barış’ın olmasını hep başından beri çok istiyordum ve çok güveniyordum Barış’a zaten. Barış’la çalışacağım zaman illa ki güzel bir şey çıkacağını hep biliyordum. Onun rahatlığı vardı. Oyuncularla çalışırken biraz korkuyordum ilk başta. Ama mesela orada da son iki senedir stand-up’a başlamış olmamın katkısı oldu. Sahneye çıka çıka birazcık o performans kafasını, nasıl bir hissi olabileceğini daha iyi anladım. O da yardımcı oldu ama kolay olmadı tabii, çünkü işte sette herkes gözünün içine bakıyor.

Biraz müziğe geçelim isterseniz. En baştan itibaren birlikte çalıştınız değil mi? Nasıl ilerledi süreç, tüm film bittikten sonra mı yoksa sahne sahne mi çalıştınız?
B.D: Tabii tabii. Emine daha önce yapımcılık yaptı, Ramin’in filmlerinde özellikle. Biz oradan tanışıyorduk. Ramin’le de Emine’yle de benzer şekilde çalıştık, senaryo aşamasından başlıyorum zaten okumaya. Sinema çok kolektif bir iş ama günün sonunda yönetmenin bakışı önemli, çünkü hepimiz başka algılıyoruz bazı şeyleri. Yanlışa düşebiliyorsun bazen. Dinlemek gerekiyor. Kırmızı renginden hissettiği duygu bile farklı belki de. Çok ince şeyler, dille anlatılabilecek şeyler de değil bir yandan. O yüzden senaryo aşamasından başlamıştık zaten. O Seikilos ağıdı üzerinden gitmeye başladık. Küçük küçük bir şeyler denedik de aslında çekinmeden.
E.Y: Böyle perküsyonlu bir şeyler istiyorum, hattâ Japon davulları… Biz tabii Anadolu’da ne varsa kullandık, darbukalar, bendirler vs. Onlar hazırdı aslında sette.
B.D: Emine o anlamda beni rahatlattı. Çünkü her yönetmen bunu yapmıyor aslına bakarsanız. Bazı filmler, çok müzik filmi olmuyor. Hattâ ben yaparken bazen diyorum, niye müzik yapıyorum ki ben buna? Bazen siz sadece dolgu olarak yapıyorsunuz müziği. Alttan doldursun, dikkat çeksin. Bir ritim görevi görüyor aslına bakarsanız. Ama Emine’nin filmi müziğe çok yer tanıyan bir film. O anlamda benim için çok zor değildi aslında, melodi bulmak haricinde… Yerleri belliydi müziğin, olması gerekiyordu orada müzik. O anlamda bir zorluk yaşamadım. Sonrasında, dediğim gibi zaten ilk bir yola girdik, ondan ben hiç memnun olmadım. “Emine ben yapamayacağım, başka bir yola girelim” dedim. Baya da ilerlemiştik aslında önceki versiyonda. Biraz vakit geçti üzerinden ve oturdu kafamızda. Biraz zaman alıyor ya öyle şeyler, hemen olmuyor. Özellikle bunun gibi yeni bir dil yaratmaya çalıştığın, kendine sadık kalmaya çalıştığın işlerde vakit alıyor. Bunu anaakımı aşağılamak için söylemiyorum ama orası bambaşka. Burada o zamansallık çok gerekiyor. Sindirip anlamak, “bir dakika bu böyle olmadı” demek. Mesela ben anaakıma da çalışıyorum ve orada daha fazla zanaat gösteriyorsunuz. Orada kodlar daha belirgin. Kırmızı, siyah, sarı, yeşil yani öfke, aksiyon… Burada daha inceye girmemiz gerekiyordu çünkü karakterler de çok ince, daha ince.
Harika bir iş çıkardım demiyorum ama çıkardığım işten memnunum. Yönetmenin algısı başkaysa, benim bazen çok başka oluyor dediğim gibi, o kırmızıyı hepimiz farklı algılıyoruz belki de. Onu bazen yakalayamıyorsun ya da anlasan bile yönetmenin o kırmızı hissini kabul etmiyorsun bazen içten içe. Yani bu şey gibi, abartarak söylersem, politik farklılaşma gibi bir şey de oluyor. Ama film sanatı bence bir yani yönetmen sanatı gibi geliyor bana. Belki de çok başka bir şekilde yapabilecekken, biraz Emine’nin yönlendirmesiyle ve anahtar kelimeleriyle çalıştım. Böylece bambaşka bir şeye, ortak bir işte dönüştü.
E.Y: Evet, bence zevkli olan da o zaten. Onun hissi bambaşka. Yaratmanın verdiği o yükseklik duygusu. Ben çok seviyorum o duyguyu mesela.
B.D: Yine aynı örneği vereceğim. Benzediğimden değil, çok büyük isimler çünkü. Badalamenti-Lynch de bence ikisi de birbirini etkiledi. İkisi de birbirinin sanatlarını illaki etkilemişlerdir yani beraber çalışırken.. Ben de mesela burada bunu yaparken çok şey öğrendim. Seni de değiştiriyor o yol içinde. O güzel. Onu bol bol yaşadık bu filmde.
Peki genel olarak müziğin eşlik etmesini mi istediniz? Duyguyu belirlemesini belki ya da duyguyu güçlendirmesini mi? Yoksa… Yani ne bileyim, eşlikçi olmasını mı istediniz? Yeni bir şey yaratmasını mı istediniz? Yoksa ikisinin ortası mı?
E.Y: Biraz duygularda mutabık kalmaya dikkat ettik yani.
B.D: Evet, aslında duyguda ortaklaşmak istedik. Mesela Defne’nin İstanbul’a gidişinde, şehirde yürüdüğü esnada bu ortak duyguyu çok net yaşadık. Nasıl desem? Eşlik değil de, yine renkten örnek verirsem, yönetmenin kırmızısını daha güçlü kılmak gibi… Alta böyle siyah bir ton çekmek gibi aslında. Onu ortaya çıkarmak, onu parlatmak belki de. Bir yandan da synth’i çok severim ben, çok güçlü bir ses. Frekans olarak da, yoğunluk olarak da, volume olarak da böyle güçlü bir ses. O yüzden o tür şeyleri de kullandık filmde.
Benim sorularım bu kadar, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
E.Y: Mutluyum sadece. Tek söyleyebileceğim, umarım başkaları da ve genç sinemacılar da kendi istedikleri yoldan giderler. Bir tek bunu dilerim. Biliyorum kolay değil ama gerçekten şunu anlıyorsunuz bir süre sonra, en önemli şey kendine ihanet etmemek. Yoksa değmiyor gerçekten. Dolayısıyla film umarım özellikle kadın sinemacılar cesaret gösterir ve istediklerini yapmalarına yardımcı olur.
Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Film Çalışmaları eğitiminin ardından Bahçeşehir Üniversitesi'nde Sinema-Televizyon yüksek lisansını bitirdi. Antwerp Üniversitesi ve Koç Üniversitesi’nde Film Çalışmaları ve Görsel Kültür üzerine doktora yaptı. Şu anda Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde doktora sonrası bursiyer olarak yer almakta ve yayın kurulunda yer aldığı Altyazı Sinema Dergisi'nde editör olarak çalışmaktadır. 2017'de sinema yazarı olarak Berlin ve Saraybosna Film Festivalleri'nin Talent Campus programlarına seçildi.






