Şu An Okunan
Petra Holzer ile Bozcaada Ekolojik Filmler Festivali Üzerine Söyleşi

Petra Holzer ile Bozcaada Ekolojik Filmler Festivali Üzerine Söyleşi

Bu yıl yedinci kez düzenlenen ve “Savunucularınızı savunun!” sloganını taşıyan festival, 2-8 Kasım tarihlerinde çevrimiçi olarak gerçekleşecek. Festival Yönetmeni Petra Holzer sorularımızı yanıtladı.

Söyleşi: Alper Yıldırım

2014’ten bu yana devam eden, Petra Holzer ile Ethem Özgüven’in küratörlüğü ve koordinasyonuyla düzenlenen Bozcaada Uluslararası Ekolojik Filmler Festivali’nde, her yıl ekolojik sorunları merkezine alan çok sayıda yerli ve yabancı belgesel gösteriliyor. Bu sene koronavirüs tedbirleri sebebiyle çevrimiçi gerçekleştirilecek olan festivalin programındaki filmleri, www.bifedonline.org adresinden ücretsiz olarak izleyebilirsiniz.

Öncelikle Bozcaada Uluslararası Ekolojik Filmler Festivali’nin nasıl ortaya çıktığından ve festivalin mekânı olarak niçin Bozcaada’yı seçtiğinizden bahsedebilir misiniz?

Biz aslında çok uzun süredir belgesel ve film alanındayız Türkiye’de, Ethem Özgüven’le beraber. 1995’te, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin uluslararası bölümünü biz kurmuştuk. Kısa film ve belgesel gösteriliyordu o zamanlar. Bir iki senenin sonunda bırakmak durumunda kaldık. Sonra dedik ki, aslında bir festival yapmak hep bizim içimizde vardı ve başlangıçtan beri de ekolojik konularla ilgileniyoruz. Çalıştığımız konular hep hak veya ekoloji üzerine olunca, böyle bir etkinlik ortaya çıktı. Yani ekolojik bir belgesel film festivalini hep düşünüyorduk ama uygun bir yer bulamamıştık. Anlamlı, manalı bir yer. 2014’te Bozcaada’da yerel seçime giren ekip bizi sordu. Başta şimdiki belediye başkanı Hakan Can Yılmaz, “Sizin bir fikriniz var mı? Biz iyi bir kültürel faaliyet yapmak istiyoruz burada” dedi, biz de ona anlattık ve “Evet” dediler. Seçimi kazanır kazanmaz, bize belediye olarak “Hadi başlayın” dediler ve o zamandan beri de yapıyoruz, yedi sene oldu. Neden İstanbul, Ankara veya İzmir değil, bunu sorarsanız, büyük şehirlerde çok fazla etkinlik var, hatta etkinlik ve festivali enflasyonu var bile diyebiliriz. Bir de Bozcaada özel bir ortam aslında. Buradaki halk da bunu anlıyor, ilk günden itibaren. Biz başta biraz tedirgin olduk, şimdi biz bu kadar iş yaptık, insanlar gelip seyredecek mi, misafirlerimiz, yönetmenler ve jüriler tek başlarına mı kalacak diye… Öyle olmadı, ilk günden itibaren salonlarımız doldu, hep de doldu. Aslında son iki senedir dışarıda kalanlar daha fazla oluyor, biraz kızıyorlar ama yapacak bir şey yok. Bozcaada’nın böyle bir sınırı var.

Geçen sene festivale başvuran filmlerin çoğunluğunu yabancı filmler oluşturmuş. Festivalin yurt dışındaki bu yaygınlığında sizce ekolojik hareketin dünya çapında yaygınlaşması ve dayanışmasının nasıl bir rolü oldu?

Türkiye’den 80-90 film başvuruyor. Bir ülkede bir senede bu konuda üretilen film sayısı olarak baktığımızda, aslında büyük bir sayı. Film yapımı çok büyük bir emek çünkü. Biz başlangıçtan beri hep yurtdışından daha çok film alıyoruz. İlk sene mesela, 150 kadar film aldık, beş aylık bir süre içinde. 40-45 tanesi Türkiye’den gelmişti, ötekileri yurt dışından. Başlangıçtan beri geniş bir yelpazeyi, geniş bir coğrafyayı temsil edebiliyoruz festivalde. İyi bir ağ kurduk ve sonra bu ağ bizi beslemeye devam etti. Tabii birçok farklı yerde arkadaşlarımız da var, uzun süredir belgesel yaptığımız için. Bu da herhalde festivali duyurmamıza yardım etti. Şu bizi çok mutlu ediyor, insanlar buradan mutlu ayrılıyorlar. Belki kalp kırıklığı yaşayan da vardır, bilemiyorum ama, bizim gördüğümüz hep insanların mutlu ayrıldığı. Bu da Bozcaada’yla alakalı. İstanbul’da, Ankara’da ya da İzmir’de bunu yapamayız. Bozcaada’da salonlar arasında beş dakikalık yürüyüş mesafesi var, herkes birbirini mutlaka bir yerde görüyor.

DSÖ’yeGüven (TrustWho, 2017), yönetmenler Lilian Franck ile Thomas Schlottman’ın, küresel sağlık politikalarına etkin biçimde yön veren Dünya Sağlık Örgütü’nün ardındaki yozlaşmayı ortaya çıkarma arayışlarını belgeliyor.

Festivalde film gösterimlerinin yanı sıra geri dönüşüm, gıda güvenliği ve el sanatları gibi çevreyle alakalı çeşitli atölyeler de düzenleniyor. Dolayısıyla festivalin, yalnızca bir film festivali olmanın ötesinde bir dayanışma ağı rolü üstlendiğini de söyleyebilir miyiz?

Biz tabii ki filmler üzerinden gidiyoruz ama bu konu üzerine olan bir etkinlik yalnızca filmle sınırlı kalamaz. İlk sene, o sıralar zeytinle alakalı bir torba yasası tartışması vardı, şimdi geçti galiba o yasa ama o zaman kaç senedir geçememiş bir yasaydı, onun tartışmasını yaptık biz burada. Şafak Pavey de gelmişti, o zamanlar milletvekiliydi. Böyle şeyler de yapıyoruz, bir film festivalinin ötesine gidiyor biraz. Bir çocuk programımız da var ayrıca.

Festivalin yerel dayanışmayla ve bağımsız kaynaklarla desteklendiğini biliyoruz. Büyük şirketlerin desteğine başvurursanız festivalin ruhunun zedeleneceğini düşündüğünüz için mi böyle bir yol izlediniz?

Çevre muhalif bir konu. Bazı şirketler yeşile-boyama (greenwashing) maksadıyla bize yaklaşıyorlar ama festivali bu konuda kullandırtmamaya çalışıyoruz. Bazen “Sizi destekleyebiliriz,” gibi öneriler gelince şirkete bakıyoruz ve diyoruz ki, “Başvurmuyoruz ki biz size”. Bir banka Hasankeyf’teki proje için kredi veriyorsa, bunu düşünmemiz lazım, acaba onlardan para alabilir miyiz? Bu ikiyüzlülük olur. Onun için, daha farklı bir yol izlemeye çalışıyoruz, tabii daha zor bir yol. Gönüllülerle çalışmak durumundayız, gösterim ücretleri veremiyoruz, ama başvuru ücreti de almıyoruz. “Hepimiz birbirimizle dayanışıyoruz”, demiş oluyoruz. Keşke gösterim ücreti de verebilsek insanlara, bu belgeselciler için özellikle çok önemli, ama böyle bir bütçe oluşturmak bambaşka bir konu.

Size bu yeşile-boyama (greenwashing) meselesini sormak istiyordum zaten, siz bahsetmiş oldunuz. Ne dersiniz, sizce bu tür söylemler ne kadar gerçek? Önümüzdeki süreçte dünyayı etkileyecek çevre politikalarından neler bekleyebiliriz?

(Gülüyor) Bir milyon dolarlık soru. En büyük soru. İki sene önce Yeşil Yalan (Die grüne Lüge, 2018) diye bir film gösterdik, bu film daha sonra Türkiye’de başka yerlerde de gösterildi. O film bu meseleyi anlatıyordu: palm yağının tüketilebilir bir yanı yok mesela, organik olamaz ve sürdürülebilirliği yok ama aksi söyleniyor. Ya da diyelim kahve… Ancak çok az bir kahve yeşil ve sürdürülebilir olabilir. Ama hepimiz kahve içiyoruz. Tüketiciden başlıyor ve büyük şirketlere uzanıyor. Biz şunu düşündük ve heyecanlandık: “Şimdi her şey durdu, acaba tüketim anlayışı da değişebilir mi? Bunu fırsat bilip yeni yapılanmalara gidilebilir mi? Belli ekonomik yapılanmalara.” Evet, küçülme (degrowth) olması lazım ama nasıl? Biz bunu kendi kendimize başlatabiliriz. Seçimler artık biraz anlamsızlaştı dünya çapında, Cambridge Analytica skandalından sonra iyice belli oldu bu, onun için tek bir gücümüz var: tüketmek ya da tüketmemek. Tüketmeme veya farklı tüketme gücümüzü kullanıyorsak, bilmeliyiz ki biz yedi milyar kişiyiz ve bu çok büyük bir güç. Özellikle kuzey yarımkürede çok insanız. Bu gücü doğru kullanırsak belki de o şirketler için işleri zorlaştırabiliriz.

Roma Bostanı (2020), Cihangir’deki Roma Bahçesi’nde üç katlı “sosyal tesis” yapılmak istenmesi üzerine mahalleli tarafından kurulan ve imar planlarının iptal edilmesini sağlayan bostanın öyküsünü anlatıyor.

Peki senenin festival filmlerden bahsedebilir misiniz bize?

Ana Yarışma’da one beş finalistimiz var. Panorama bölümünde ise on üç film bulunuyor. Ayrıca on iki filmden oluşan, Türkiye Panorama diye özel bir bölüm yaptık. Daha küçük yapacağız derken yine bir sürü film koyduk festivale. (Gülüyor) Bu sene bizim sloganımız “Savunucularınızı savunun!” (Defend your defenders!) oldu. Festivalde aktivistler üzerine birçok film var. Kanadalı genç aktivistleri anlatan Peki ya Geleceğimiz? (What About Our Future?, 2020) bunlardan biri. Kuzey Amerika’dan Artifishal (2019) adlı bir filmimiz var, bölgedeki yerli halklar, suni somon balıkları üretimi ve barajlar üzerine. Yerel halktan bir yönetmenin yaptığı bir film bu. Yeşil Kan (Green Blood, 2020), çevreci gazetecilerin öldürülmesini ele alıyor. Amussu (2019) adlı Fas yapımı film var; Afrika’nın en büyük gümüş madenine karşı yerli halkın ayaklanmasını anlatıyor. Türkiye’den bahsedersek, İstanbul’daki Roma Bostanı’yla ilgili bir film var. Jeotermallere karşı yürütülen direnişe, Kazdağları’ndaki direnişe dair filmler var. Kanal İstanbul’la ve Kuzey Ormanları’yla ilgili filmler var. Ayrıca bir sürü soru-cevap hazırladık, yönetmenlerden gelen video mesajlar yayınlanacak, çevrimiçi panellerimiz olacak. Geçmiş misafirlerimizden mesajlarımız da var.

Dünyayı daha iyi ve daha yaşanılabilir bir yer hâline getirmek için bir mücadele gibi geliyor bana festivaliniz. Bu söyleşiyi okuyacak çevreci dostlarımıza umudu hissettirmek adına, festivale dair bir anınızı paylaşabilir misiniz? Bir kişinin hayatına, bilincine dokunduğunuzu hissettiğiniz bir anı mesela.

Şunu söyleyebilirim, bizim birçok aktivist arkadaşımız geliyor festivale. Onlar buraya gelip dinleniyor, güç alıp mücadelelerine devam ediyorlar. Yalnız değiliz diye düşünüyorlar, beraberlik oluyor. Ama bir insanın hayatını, düşüncelerinin yönünü değiştirdi mi festival, bunu bilemem. (Gülüyor) Birçok insan vejetaryen oldu, bunu söyleyebilirim. Bazı senelerde bu konu üzerine filmlerimiz de vardı. Ama gerçekten, bana en iyi gelen geri dönüş, “Biz burada güç aldık, yola devam edebiliriz. Yalnız değiliz ve iyi hissediyoruz”. Herhalde bu da bir destek oluyordur yaşanılabilir bir dünya için. Karbon ayakizi meselesinden ötürü eleştirilebiliriz, “Nasıl getiriyorsunuz götürüyorsunuz insanları?” diye sorabilirler. Buna da dikkat etmeye çalışıyoruz, insanlar otobüslerle geliyor ve otobüsler doldukça geliyorlar. Özel araçlarıyla gelmiyorlar. Geçen sene carpool denedik, “Ben gidiyorum, kim benimle gelmek istiyor?” şeklinde. Böyle bir yol izlemeye çalışıyoruz.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.