Şu An Okunan
Chloé Zhao: Gerçeğin İnceliği

Chloé Zhao: Gerçeğin İnceliği

Ataerkil bir toplumda kendisi olmaya uğraşan erkek karakterleri anlatan Chloé Zhao, bu kırılgan erkeklere yönelik bir kadın bakışının sinemasını yaptığını söylüyor. Yönetmen büyük anlamların peşine düşmek yerine incelikli bir psikolojik kavrayışla basit ikilemlere odaklanıyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Ağustos 2020 tarihli 198. sayısında yer alan ’50 Yönetmen: Güncel Sinemanın Parlayan Yıldızları’ başlıklı dosyada yayımlanmıştır.


Küçük ekipler ve kısıtlı imkânlarla çektiği iki uzun metrajın ardından Chloé Zhao şimdiden pek çokları tarafından geleceğin önemli yönetmenleri arasında görülüyor. Pekin’de doğup büyüdükten sonra lise çağında İngiltere’ye, ardından ABD’ye göç edip siyasal bilimler ve sinema eğitimi alan Zhao’nun yaşam öyküsü kadar filmleri de ayrımcı ve ofansif Trump Amerikası’nın bir antitezi gibi. Kendisinden farklı olanı anlamaya çabalayan, dışarıdan bir merakla ancak aynı zamanda içeriden bir içtenlikle konuşan filmlerinde Chloé Zhao, her şeyden önce kamerasını çevirdiği insanların yaşamını o insanların gözünden görebilmeye çalışıyor. Trump’ın kaleleri arasında yer alan, tutuculuğuyla ünlü Ortabatı bölgesindeki samimi insanlık hâllerine, basit gerçeklere odaklanan ve tüm bunlara saygılı bir bakış yöneltebilen bir sinema onunki. Gücünü ilham aldığı gerçek yaşamların içinde bulan bir sinema.

Küçük Anların Sineması

Zhao’nun 2015 yılında çektiği ilk uzun metrajı Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar (Songs My Brothers Taught Me, 2015), ABD’nin Güney Dakota eyaletinde yaşayan Lakota Siouxlarının günlük yaşamına çeviriyor kamerasını. Tamamında Pine Ridge Indian Reservation bölgesinin yerlisi olan amatör oyuncuların rol aldığı film, bölge yaşamından kişisel öyküler çıkarıyor. Liseden mezun olup Los Angeles’a taşınma planları yapan John ile kardeşi Jashaun’un yaşamlarını takip ediyoruz. John’un doğup büyüdüğü yerde kalmak ile uzaklara gitmek, ona ihtiyaç duyan kardeşinin hayatındaki rolü ile olmak istediği kişi arasında gidip geldiği hayatının küçük anlarına odaklanan bir film Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar. Kadim bir topluluğun modern zamanlardaki durumu hakkında belgesel estetiği gözeten bir etnografi çalışması olduğu kadar, yönetmenin sonraki filminde göreceğimiz incelikli psikolojik kavrayışın nüvelerini barındıran bir film.

Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar

Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar, Zhao’nun bir gazete haberinde intihar oranlarının çok yüksek olduğunu okuduğu Pine Ridge bölgesini merak edip oraya seyahatler gerçekleştirmesiyle ortaya çıkmış. Yönetmene uluslararası çapta tanınırlık kazandırıp onu çağımızın önemli genç yönetmenleri arasına sokacak ikinci uzun metrajı The Rider’ın (2017) çıkış noktası ise ilk filminin araştırmaları esnasında rodeocu ve at eğitmeni Brady’yle tanışmasına dayanıyor. Brady’yi gördüğü ilk andan itibaren onunla bir film yapmak istediğini söylüyor Zhao. Nasıl bir hikâye oluşturulacağı sorusu ise Brady’nin bir rodeo esnasında geçirdiği ölümcül kaza sonrasında cevap bulmuş. Zhao, filmini bu olay sonrasında Brady’nin ve kişisel dünyasının etrafında yazdığını, filmde görünen yan karakterlerin hepsinin Brady’nin hayatındaki insanlar olduklarını ve filmde kendilerinin kısmen kurmaca versiyonlarını canlandırdıklarını dile getiriyor.

Lirik, Melankolik ve Gerçekçi

Brady’yle kazanın hemen sonrasında tanışıyoruz The Rider’da. Tüm hayatını kapsayan rodeo dünyasından uzak kalmış, geri dönme hayalleri ile tekrar yaralanma korkuları arasında sıkışmış bir hâlde. Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar’daki John gibi o da içinde bulunduğu çevrenin katı beklentileri ile kendi iç dünyası arasında gidip gelen, kendi olma mücadelesi veren bir Sioux erkeği. Kendini canlandıran Brady’nin etrafında kurulan film yine çarpıcı ve dramatik anlam üretmeye yönelik, hikâye merkezli bir anlatı yerine küçük anlara ve basit ikilemleri açık eden günlük karşılaşmalara odaklanıyor. Brady’nin başına gelenlerden çok hayatındaki belirsizlikleri, üzerindeki erkeklik tahakkümünü, kafa karışıklığını ve içsel arayışını yansıtıyor film, hattâ onun parçasına dönüşen bir eşlikçi hâline geliyor.

Görüntü yönetmeni Joshua J. Richards’ın çalışması, uçsuz bucaksız doğa manzaralarından Terrence Malick’i hatırlatan bir melankoli ve kapsayıcılık sağıyor.

Zhao’nun iki filminde de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Joshua James Richards’ın uçsuz bucaksız doğa manzaralarından Terrence Malick’i hatırlatan bir melankoli ve kapsayıcılık sağan sinematografisi de görsel tonunu veriyor hikâyeye. Tıpkı Malick’in ilk dönem filmleri gibi The Rider’ın da bir western manzarasından alışılmadık pencereler açan bir şaşırtıcılığı var. Ancak büyük cevaplar yerine küçük sorular çıkıyor bu pencerelerden. Uçsuz bucaksız bir çayırda at süren Brady’nin hissettiği aidiyette ya da eski dostu Gus’la vedalaştıktan sonra tek başına kalakaldığı boşlukta sadece o âna ait bir şeyler var. Bu küçüklükten, tevazudan besleniyor filmin dünyası. Karakterlerine büyük anlamlar hediye etmek yerine bir insanın dünyasını anlama gayretine davet ediyor seyircisini. Zhao’nun anlatmadan önce anlamayı gözeten, iç dünyalara ve duygulara duyarlı gözlemci sinema dili tam da burada işlerlik kazanıyor.

The Rider

İki filminde de ataerkil bir toplumsal yapıda kendisi olmaya uğraşan erkek karakterlere odaklanan Zhao, bu kırılgan erkeklere yönelik bir “kadın bakışı”nın sinemasını yaptığını ifade ediyor. Erkeklik hâllerinin kişi üzerindeki yıkıcılığını görebilen, o baskıcı kurgusallığı gözlemci bir mesafeden basitleştirebilen, yalın bir bakış bu. Brady’nin kaza sonrasında çevresinden eksik olmayan “erkek ol, acıya dayan” çağrılarının onu tehlikeden korumayacağını gösteren de, genç adamın film boyunca kendini aradığı yerin yine kendi içinde olduğunu işaret eden de, onu içinde bulunduğu doğanın ve hayvanların ayrılmaz bir parçası olarak gören de bu bakış. Bilhassa Brady’nin atlarla ilişkisini gösteren sahnelerde bunun filmin ruhunu esneten, lirik bir etki yarattığını görebiliyoruz. Brady’nin hislerinden film dünyasına taşan bu etki, karakteri içinde bulunduğu toplumsal pozisyondan da ayırıyor, aradığı benliği ona hediye ediyor. Filmin finalinde, Brady ve hayatında çok şeyin sembolü olan arkadaşı Scott Lane’le birlikte hayallerimizde koşuyoruz. Scott, Brady ve biz seyircilere ait özel bir an bu.

Cannes’da dünya prömiyerini yaptıktan sonra giderek popülerlik kazanan The Rider, kısa sürede o yılın önemli bağımsız yapımlarından birine dönüşmüştü. Bu başarının ardından Zhao’nun ismi büyük stüdyoların radarına da girmiş durumda. Başrolünde Frances McDormand’ın yer aldığı ve prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapacak yol filmi Nomadland’in (2020) yanı sıra Marvel’ın ‘The Eternals’ uyarlamasının yönetmen koltuğunda da o oturuyor. Ondan izlemeye alıştığımız natüralist, izlenimci, otantik bakışı bu yeni projelere ne kadar yansıtabileceği soru işareti elbette ama, Zhao’nun kariyerine tanıklık etmek keyifli olacak, buna şüphe yok.


Chloé Zhao’nun ikinci uzun metrajı The Rider, 3 Kasım 2020 tarihinden itibaren bir ay boyunca MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.