Şu An Okunan
Rezan Yeşilbaş ile Uçan Köfteci Üzerine Söyleşi: “Herkes Uçmak İstiyor”
Advertisement

Rezan Yeşilbaş ile Uçan Köfteci Üzerine Söyleşi: “Herkes Uçmak İstiyor”

Rezan Yeşilbaş’ın ilk uzun metrajı Uçan Köfteci, ‘sıradışı’ bir hayalin peşine takılan seyyar köfteci Kadir’in hikâyesini konu alıyor. Dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde gerçekleştiren filmin yönetmeniyle çekim sürecinden izleyicinin yaklaşımına uzanan pek çok konuyu konuştuk.

Rotterdam Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan, yurt dışında çeşitli festivallerde gösterilen, Adana ve İstanbul Film Festivalleri’nde filmin başrol oyuncusu Nazmi Kırık’a En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran Rezan Yeşilbaş imzalı Uçan Köfteci (2025) sinemalarda. Diyarbakır’da yaşayan ve uçma tutkusuyla tanınan Köfteci Kadir’in hikâyesinden yola çıkan filmi, yönetmen Yeşilbaş’la, 1 Mart’ta galasının gerçekleştiği Diyarbakır’da konuştuk.

Söyleşi: Övgü Gökçe

Uçan Köfteci

Uçan Köfteci’yi 1 Mart akşamı Diyarbakır’da yapılan galanın hemen sonrasında konuşma fırsatımız oluyor. Kasım ayında Amed Film Festivali’nde gösterildiği halde gala büyük ilgi gördü; ikinci bir salon açıldı. Film Türkiye’de bu kadar kalabalık ve ilgili bir izleyiciyle ilk kez mi buluşuyor?

Rezan Yeşilbaş: Adana ve İstanbul Film Festivalleri’nde iki gösterim olduğu için onlar da yoğun geçti tabii. Salonlar doluydu. Ama hem filmi burada çektiğimiz için hem de hikâye burada geçtiği için, çekerken hep aklımdan gala yaparsak şansımı Diyarbakır’dan yana kullanmak istiyorum diye geçiriyordum. Diyarbakır bir şekilde beni heyecanlandırıyor. Kasım’daki gösterimde heyecanın yanında buradaki ilk gösterim olmasının getirdiği bir gerginlik de vardı. Çok iyi geri dönüşler aldım. O yüzden de çok mutluyum. Gala çok kalabalık olduğu için herkesle birebir temas edemedik, ama yine de bir şekilde eşe dosta bana gelen bilgiler, burayı çok doğru bir yerden anlattığıyla ilgili çok pozitif bir yerden. Gelenler böyle bir film izleyeceklerini çok tahmin etmemişler gibi hissettim. Bizde genellikle politik tonu yüksek filmlere dair bir beklenti var. Daha hikâye odaklı, karakter odaklı, keyifli bir film olduğu için de genelde güzel geri dönüşler aldım. O yüzden mutluyum.

Bunda filmin ana karakterinin ilham aldığı Köfteci Kadir’in Diyarbakırlı gerçek bir karakter olmasının herhalde kritik bir önemi var. Kadir’in hikâyesinden nasıl haberdar oldunuz? Filmin yapım hikâyesi nasıl gelişti, nasıl örüldü? 

R.Y.: Sanırım 2014 gibiydi. Kadir’le ilgili bir video haber izlemiştim. Uçan bir köfteci. Konu ilgimi çekti; ben buralıyım, burada büyümedim ama burayla bağım hiç kopmadı. Küçüklükten itibaren politik bir bilinçle yetiştik. Dolayısıyla burada ne oluyor ne bitiyor ile ilgili hep bir fikir sahibiyim. Diyarbakır’da böyle bir uçuşun gerçekleşebilmesi tamamen barış süreciyle ilgili bir durumdu. Öncesinde böyle bir şeyin olması mümkün değildi. Sonra Kadir’le konuştuğumda kendisi de dile getirdi, hiçbir zaman yeltenememiş zaten. Dolayısıyla bu bende acaba Kürtler uçabilir mi gibi bir düşünce yarattı. Böyle ironik ya da metaforik bir sorudan yola çıktım. Diyarbakır’a sık sık gelip gittiğim ve şehri bildiğim için o videodan dükkânın nerede olduğunu tespit ettim ve gittim. Kadir’i buldum, onunla tanıştım. Muhabbet ettik. Ben ona fikrimi söyledim ama bunun bir biyografi filmi olmayacağını da konuştum. Sonra Kadir’le vakit geçirdikçe onunla ilgili bazı şeyler filmin içerisine sızdı tabii. Senaryoya çok büyük faydası oldu. 

Yani Kadir’i uçarken gördünüz ve aynı ortamda bulundunuz, değil mi?

R.Y.: Tabii ki. Onunla ilgili belgesel tamamen bir biyografi. Onun da kurgusunu bu sene içerisinde bitirmeyi planlıyoruz. Orada uçmalarını da hayal kırıklıklarını da göreceğiz. Buna nasıl başladığıyla ilgili hikâyeyi de dinleyeceğiz. Kadir her anlamda etkileyici bir karakter gerçekten. Uçan Köfteci bir biyografi olmadığı için işlemediğim ve belgeselde göreceğimiz çok ilginç şeyler var. ​​Maalesef Kadir ve ailesini 6 Şubat depreminde kaybettiğimiz için Kadir hem filmi izleyemedi hem de belgeselini göremedi. Bu da benim en çok üzüldüğüm taraf oldu. Kendisine ve ailesine rahmet diliyorum.

Uçan Köfteci

Peki filmin gerçek bir karakter üzerine kurulu olması senaryo sürecini nasıl etkiledi? Belgeselde de kurmacada da farklı nedenlerle karaktere borçlu hissetmek gibi bir durum oluşabiliyor. Birlikte ne kadar vakit geçirdiniz ya da onun hikâyesinde olmayan ama senaryoya giren şeylerle ilgili nasıl bir ilişki kurdunuz?

R.Y.: Aslında senaryoyu yazarken hiç bunlara bağlı kalmadım. Tamamen kendi düşündüğüm, hayal ettiğim şeyi yazdım. Dediğim gibi, burada aslında sadece uçmaya çalışan bir köfteciyi temel aldım. Kadir’in hikâyenin içine sızmaya başlayan tarafları da oldu; felsefeyle olan ilişkisi, kafasının karışıklığı, bunlardan da küçük küçük faydalandım. Ama bunun dışında, Kadir’le onu canlandıran Nazmi (Kırık) tipoloji olarak da çok farklı karakterler. Bu açıdan senaryoya çok fazla şey dâhil ettiğimi söyleyemeyeceğim. İçimde ilk uyanmaya başlayan duyguyu takip ettim. Bunun biyografi olmadığını bilmenin rahatlığıyla. Ama tabii bu sürece dair onun rızası vardı. 

Kadir’in içinde yaşadığı dünya, toplumsal ve mekânsal olarak belirgin bir Diyarbakır temsiliyle şekilleniyor. Yaşadığı yer, yaptığı iş, onu çevreleyen koşullar, sınıfsal ilişkiler filmin hikâye akışını belirliyor. Filmin dünyasını kurarken bu açılardan nasıl hareket ettiniz?

R.Y.: Benim sadece burayla ilgili değil, Türkiye’nin bir sürü yerinde içinde bulunduğumuz zamanda ilişkilerin şekillenme ve değişme biçimine, insanların bakış açılarındaki farklılığa dair gözlemlediğim şeyler var. Bunları da hikâyenin ve karakterlerin bütününe yerleştirmeye başladım. Toplumsal yapının değişimi ile ilgili içinden geçtiğimiz süreç, çıkar ilişkileri, muhafazakârlık vb. Bütün bu çatışmaları nasıl kurabileceğimle ilgili çok düşündüm. Burada diğer şehirlerde olmayan politik bir atmosfer var. Bunu ben filmin içerisinde kullanmadan hikâyeyi doğru anlatamam. Köfte tezgâhı için Bağlar Dörtyol’u seçmem bilinçli bir tercihti. Başka türlü o askerî araçları oraya getiremezdim. Onların hepsi tamamen doğal. Sadece ben kimsenin rahatsız olmayacağı bir çekim tekniği geliştirerek arka plan haline getirmiş oldum. Bunun hem filme görsel olarak çok şey katmış olduğunu hem de atmosferi aktarmayla ilgili elimi çok rahatlattığını düşünüyorum. Şehrin genel yapısı ile ilgili bir bilgim zaten var. Yani buradan kopuk birisi olmadığım için buradaki muhafazakârlık yaklaşımını da bilen birisiyim, iktidarla ilişkilenme biçimlerini de bilen birisiyim. Kürt hareketinin durduğu yeri de bilen birisiyim. Fakat yapmaya çalıştığım sinemada bunları direkt anlatmayı seven birisi değilim. Bunların bir atmosfer ve hissiyat olarak seyirciye geçmesini isterim. Bu Sessiz‘de (Bê Deng, 2012) de böyleydi. Bunda da öyle olduğunu düşünüyorum. ​​Anlamak isteyenler için aslında o alt metinlerin hepsi fazlasıyla var. Bu tarz bir anlatım hem benim sinemaya yaklaşımıma uyuyor hem de derdimi daha iyi ifade etmemi sağlıyor. 2014’te bu hikâyeyle yola çıktığımı düşünürsek, 2021’de çekmişim. Bu uzun bir süre ve yıllar içerisinde biriken gözlemlerle oluştu film.

Film Diyarbakır’ı bir film mekânı olarak kullanma biçiminde bazı tercihler yapıyor. Köfte tezgâhı şehrin sıkışık ve yoğun merkezlerinden biri olan Bağlar’ı temel alırken, uçma provalarını izlediğimiz sahnelerde şehri çevreleyen açık alanlara, tarlalara bakıyoruz. Farklı profilleri temsil eden ev içleri de var. Bu alanlarda nasıl çalıştınız? Zorluk yaşadınız mı?

R.Y.: Buraya bakış açısında hep bir sorun buluyorum ben. Batıdan. Dizilerde ya da sinemadaki bazı temsillerde. Bakışı daha içeriden, daha doğru bir yerden oturtmaya çalıştım. Gelen tepkilerden bu konuda başarılı olduğumu görüyorum. Bu da beni çok mutlu ediyor. Biz dersimize çok iyi çalıştığımız için hiçbir sıkıntı yaşamadık. Mesela Kadir’in ve Azize’nin evi kullanılmayan bir evdi. Evlerin, yaşadıkları yerlerin, karakterlerin yapısıyla bağlantısı olduğu için hep dikkatle hareket ettik. İşte Sevgi’nin evi bambaşka bir biçimde. Mekân ve karakter ilişkisini gözeterek bu tercihleri yaptık. Açık alanların hepsi de tarla, yani şahsi mülk olduğu için sahiplerinden izin aldık. İzin vermeyenler de oldu tabii, bazı yerleri kullanamadık. Proje Kültür Bakanlığı destekli olduğu için Valilikten, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden genel izinleri almak da çok işimize yaradı gerçekten. Dolayısıyla da film, hem dış mekânlar hem iç mekânlar açısından o özgürlük tutkusunu denge içinde veren bir yapıya kavuştu. Gerçekten sıkıntı yaşamadık. Düzgün bir ekiple düzgün bir set kurduk. Yerelden hiç destek almadık ama bir eksiğimiz de yoktu. 

Oyuncularla nasıl hazırlandınız? Nazmi Kırık’ın bir yandan da fiziksel olarak zorlanabileceği türden sahneler var paraşütle. Öte yandan, yan karakterlerin bazılarıyla ilgili (mesela öğretmen) yeterince bilgi sahibi olmuyoruz gibi bir his doğabiliyor. Oysa ana karakterlere oldukça yakın belirleyici karakterler var. Azize’nin görümcesi Sevgi ya da tezgâhta Kadir’e yardım eden çırağı Hüseyin gibi.

R.Y.: Nazmi’nin bazı teknik şeyleri bilmesi gerekiyordu. O yüzden de bütün bunlarla ilgili Kadir ders verdi ona. Çekim boyunca da bizimle beraberdi. Kadir’in yanında hep birileri oluyordu. İlle de uçma eğitimi alma anlamında değil. Ana karakterlerle yan karakterler arasında organik bir bağ yaratmaya çalıştım. Bu hep problemli bir alan ama filmdeki yan karakterlerin hepsinin arka planları olduğunu düşünüyorum. Tamirciden çırağa kadar. İki kardeş öğretmen, birisi atanamamış, birisi atanmış. Onların arasında bakış farkı da var. Bunları kurarken bir gerçekliğe oturmasına dikkat ettim. Nasıl bir karakter, onunla nasıl bir ilişki kurulabilir, vs. Fakat tabii şöyle bir durum var. Sonuçta filmin ilk kurgusunu yaptığımda 4,5 saatti. Bazı şeylerden vazgeçmem ve bunu ritmini bozmadan yapmam gerekiyordu. Benim içime siniyor tabii ama biraz daha izlemeyi, biraz daha açılmasını isteyen bir seyirci de olabiliyor bazen.

Uçan Köfteci

Filmin çeşitli olumsuzluklara rağmen karanlık bir yere gitmeyen bir tarafı var. Daha yumuşak bir yerden, birbirini anlayan insanların var olduğunu gösteren bir hikâye olarak sona eriyor. Filmin duygu dünyasında öne çıkan şey sizce ne, izleyicide nasıl bir etki bırakmak istediniz?

R.Y.: Bence özgürlük hissi var öncelikle. Herkes uçmak istiyor aslında. Ben film yaparak uçmak istiyorum. Bir mimar hayalindeki en önemli şeyi yaparak uçmak istiyor. Bu aynı zamanda yalnızlaşma tehlikesini de beraberinde getiriyor. Çünkü siz farklılaşmaya başlayıp hayatı başka bir yerden okumaya başladığınızda, çevre de size göre gelişip değişmiyorsa, o zaman çok yalnız ve çıkıntı bir karakter haline geliyorsunuz. Benim buradaki temel motivasyonum herkesin içinde kendine ait bir şeyler bulabileceği bir özgürlük metaforu sunmak. Uçmak onun bir karşılığı. Birincisi bu. İkincisi, kadın-erkek ilişkisini, yani Azize ile Kadir’in ilişkisini kurarken de şuna önem verdim. Devamlı toksik bir ilişki izlemek zorunda değiliz. İnsanlar birbirlerini seviyor da olabilir. Yani, izlediğimiz filmlerde hep bu tarafı görmekten ben kendim de bir sinemacı olarak çok sıkılmış durumdayım. Hayat hep böyle değil ya da insanların ilişkileri hep böyle olmak zorunda değil. Birbirimizden farklı olduğumuz noktalarda da birbirimizle bir şekilde yolumuz kesişebiliyor. Kadir’in akrabalarıyla kurduğu ilişki, kayınpederiyle kurduğu ilişki, Azize’nin bunlar arasında kurmaya çalıştığı denge. Benim gözlemlediğim hayat biraz böyle. Sinemaya buradan bakabilmeyle ilgili bir motivasyonum vardı. Genelde bununla ilgili de hep güzel geri dönüşler olması hoşuma gidiyor. Filmin tabii ki evrensel bir anlatı olmasını istiyorum. Filmdeki durum komedisi çok yerel kalabilirdi. Ama ilk kez Rotterdam’daki prömiyerde izleyicinin inanılmaz bağ kurduğunu, altyazıdan takip etmelerine rağmen o kısımları hiç kaçırmadan tepki verdiklerini fark ettik. Sonra Sofya, sonra Fransa, İspanya hepsinde aynı şekilde devam etti ve bu beni aşırı mutlu etti. Bu film Brezilya’da da geçebilirdi. Bence izleyicinin bağ kurmasının sebebi temelde var olan o özgürlük hissiyatı.

Buradan sinemayla ilgili genel yaklaşımınıza geçelim. Sessiz’le Cannes’da En İyi Kısa Film alanında Altın Palmiye almanızla başlayan bir süreç var. Uçan Köfteci’ye geldiğimizde arada uzun bir zaman var. Bu süre zarfında az evvel Köfteci Kadir Amedspor belgeselleriyle ilgilendiğinizi belirttiniz. Kısa, uzun ve belgesel film arasında nasıl bir yol görüyorsunuz? Tüm formlara açık mısınız?

R.Y.: Ben aslında bütün formları seviyorum. Kısayı da belgeseli de. Bilmediğim şeyleri yapmayı sevmiyorum. Sinemada anlatmak istediğim şey, belgesel, kısa, uzun; bu formlardan hangisine uygunsa, o alanda yapmak isterim. Bu arada, bir tane daha uzun bitirdim. O da bu sene çıkacak. Sinema derdimi ifade etmeyle ilgili bana bir yol açıyor. Onu da yapabildiğim kadar yapmak istiyorum.

Bütün bunların gerçekleşebilmesi için gereken dış koşulların, özellikle finansal koşulların hem Türkiye’de hem uluslararası alanda çok zorlayıcı olduğunu biliyoruz. Bir yandan çok sayıda film üretiliyor, bir yandan dağıtım ve seyirci geliştirmek kendi içinde bir mesele. Festivallerin ve destekleme programlarının talepleri çok baskın. Bütün bu süreçlerle ve bu alanlardaki beklentilerle nasıl başa çıkıyorsunuz?

R.Y.: Ben uzun bir zaman sonra bu festival sürecine tekrar girdiğimde fark ettim ki on sene öncesine göre çok şey değişmiş. Bir kere fon sisteminin içerisinde olmak uzun bir süreç. Bazen onu kaldıramıyorsun gerçekten. Onlar karar vermedikleri sürece çekemeyeceğin bir sürecin içine giriyorsun aslında. O bütçeyi toplama aşamasında müdahaleler olmuyor değil. Kesinlikle oluyor. Benim mesela temelde bu kadar uzun süre ara vermemin sebebi o. “Ne olursa olsun bu filmi çekeceğim” duygusuyla hareket etmekle “Ne olursa olsun kendi istediğim filmi çekeceğim” duygusuyla hareket etmek arasında bir fark var. Çok sayıda film izliyorum, sinefil bir tarafım da var, takip ederim. Bazen filmler izliyorsun, neredeyse Avrupa’daki tüm önemli fonları almış. Ama filmde bir şey yok. İşte o yönetmen muhtemelen ne olursa olsun bu filmi çekme isteğiyle kendini müdahalelere açık duruma getirmiş oluyor. Bu bir tercih. Bağımsız sinema denilen şey bağımsız sinema değil; o bizim yanılsamamız. Fonlar artık çok belirleyici ve o sistemin içerisine girmediğinizde filminizin iyi olması da yetmiyor. Hangi fon sisteminden geçtiniz? Yapımcınız, dağıtımcınız kim? Bunlar ana festivallere girmekle ilgili çok belirleyici bir hâle gelmiş; bunu çok net gördüm bu süreçte.

Uçan Köfteci

Bazen bu yollara girmek kaçınılmaz gibi duruyor.

R.Y.: Tabii ki. Şimdi mesela yeni projemde Aslı Filiz’le beraberiz. Almanya-Türkiye Ortak Yapım Geliştirme Fonu’ndan geliştirme desteği aldık ve o fon sisteminin içine girdik. Uzun yıllardır Berlin’de yaşıyorum ve Almanya kısmı üzerinden de bir şeyler yapmaya çalışacağız. Bunlara karşı değilim. Ama beni anlatmaya çalıştığım hikâyenin dışına götürecek şeylere de kapalıyım açıkçası. O kavgayı da vermeye devam edeceğim bir şekilde. Yaptığım film beni mutlu etmeyecekse anlamı yok; yanlış bir bakış açısı, yanlış bir anlatım, hesabını kendime veremeyeceğim bir yapı kurmak benim istediğim bir şey değil. Yatılı Okul da biraz böyle oldu mesela. Ama Türkiye’den tabii ki destek alamadım. Ne özel sektörden, ne devletten. Kültür Bakanlığı’ndan destek vermediler ama başka sebepler de vardı. Yurt dışında senaryoyla ilgili bazı istekler benim hiç aklıma yatmadı. Ama yapacağım tabii ki o projeyi; tamamen kenara koymadım. Bazen de koşullar o proje için tam olgunlaşmamış oluyor. Bazen hayırlı da oluyor yani. Şimdi baktığımda çok başka bir yerden bakıyorum hikâyeye. Demleniyorsun. Sinemaya yaklaşımın farklılaşıyor. O hikâyeyi şekillendirme, anlamlandırma biçimin değişiyor. O yüzden Yatılı Okul benim vazgeçeceğim bir proje değil. Onu da fırsatını bulduğum ilk anda hayata geçireceğim.

Peki, genel anlamıyla Kürt izleyicinin ve sinema çevrelerinin filmi alımlama biçimine geri dönersek, dil meselesine büyük önem verildiğini biliyoruz. Yakın zamanda Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri (2024) tartışılırken en fazla gündeme gelen konulardan biri filmin Kürtçe olmamasıydı. Uçan Köfteci ile ilgili bu tür yorumlar dile getirildi mi?

R.Y.: Evet, filme buradan gelen en büyük eleştiri Kürtçe olmaması. Onun dışında büyük bir eleştiri yok. Ben Kürtçe yazan bir yönetmen değilim. Kürtçe bilen birisiyim. Ama yazmak ve okumak başka bir şey; zaten bizim sorunumuz bu. Bunun eğitimini görmediğimiz için Türkçe bizde baskın bir hale geliyor. İkincisi, buranın Diyarbakır Türkçesi denilen, Kürtçeden kaynağını alan çok sevdiğim bir ağzı var. Zaten bu kadar hoşumuza gitmesinin, bu kadar özel olmasının sebebi Kürtçe düşünerek Türkçeye çevirmemiz. Ben şehir hikâyesi anlatıyorum. Kürtçe olabilecek diyalogları o şekilde yapalım gibi bir çabam oldu ama Kürtçe başka bir dil. Ben Türkçedeki karşılıklarını düşünerek yazdığım için yeniden ele alındığında bu bir kayba dönüşüyor ve aynı şey çıkmıyor ortaya. Bu konuda bir karar vermem gerekiyordu.

Gala gösteriminde kısa olmakla birlikte Kürtçe bölümlerde Türkçe altyazı yoktu. Diyarbakır gösterimi olduğu için mi?

R.Y.: Vizyonda olacak. Bê Deng’de de öyle olmuştu. Bir şekilde öyle basıldı ve çıktı. Ben de sonra müdahale etmedim. Mesela Ayvalık ve Adana’da öyle gösterildi. Türk seyircilerde bir yabancılaşma oluyor; içten içe bir hoşuma da gitmiyor değil. Tabii ki vizyonda o sahne Türkçe altyazılı olacak. Şimdi bana sorsanız, filmde ne değiştirmek istersiniz, diye. Aynı tonu Kürtçeye kavuştursam, sadece Kürtçe çekmeyi çok isterdim. Birincisi bu. İkincisi de şöyle bir şey var. Bugün böyle bir film çekmek aşağı yukarı kırk milyon. Ve tamamen Kürtçe olduğunda dağıtıma giremiyorsunuz. Bu filmi Türkiye’de yok olarak hesap edin. Vizyona çok zor ya da çok az kopyayla girersiniz. Bu, işin maliyetleri karşılama ile ilgili insanları çok etkileyen bir tarafı. Fakat benim referansım şuydu. Yılmaz Güney’in filmlerinin Türkçe olmasının hiçbir önemi yok. Karakterler o kadar Kürt ki… Ben ona çalıştım ve ona dikkat ettim. Bu karakterlerin Kürt karakterler olduğunu, bir Kürt şehrinde olduklarını doğru bir çerçevede çizmeye çalıştım ve bunu başardığımızı düşünüyorum. O yüzden eleştirileri anlıyorum ama başta söylediğim gibi maalesef Kürtçe yazmayı bilmiyorum.

Bir yandan Diyarbakırlı bir yönetmen olarak, bir yandan Almanya-Türkiye arasında çalışan biri olarak, özellikle son yıllarda genel olarak sanatçılara ama özellikle de sinemacılara atfedilen politik beklentiler konusunda ne düşünüyorsunuz?

R.Y.: Kesinlikle bu tür beklentiler var. Biz de sonuçta insanız. Kendi duyarlılıklarımız var. Onlarla ilgili filmler yapıyoruz. Dertlendiğimiz şeyler bizi harekete geçiriyor. Ama bütün yükü sanatçılara yüklemek de ağır bir şey. Bunu kaldıracak durumda olmayabilir insanlar. Herkesi bizim baktığımız yerden bakmadıkları için kötülemeye gerek yok yani. Mesela Barış Akademisyenleri’ni düşünelim. Böyle bir bedel ödemeyi hak ettiler mi? Bazen bedel o kadar ağır ki, insanların ona göre kendilerini konumlandırmaları gerekiyor. Çünkü herkesin bir hayatı var. Sanatçıların da öyle. Bunları filmlerinde zaten dile getirmeye çalışıyorlar; bir sürü sanatçı bunu yapmaya çalışıyor yani. Sanatçılara bu kadar yüklenmenin haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Uçan Köfteci

Siz kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

R.Y.: Benim kendime ait bir kişiliğim var. Bu bulunduğum yere göre şekil alan bir şey değil. Sinemaya bir yaklaşımım var. Taviz vermediğim konular var. Bunların bedelini maddi manevi kendimce de ödüyorum ama bu benim tercihim. Biraz önce söylemeye çalıştığım şey şu: Herkese, yani aynı türden bir bedel ödemesi, aynı şekilde davranması gerektiği konusunda bir şey yükleyemeyiz. Yüklememeliyiz de yani. Benim duyarlılıklarım belli. Karşılığı olmayan bir şey için insanlardan bu kadar ağır bedeller ödemesini beklememeliyiz. Berlin’de Barış Akademisyeni arkadaşlarım var. Hayatta kalma koşullarını, ne zorluklar yaşadıklarını biliyorum. Toplumun umurunda bile değil. Bu insanlar bu kadar bedeli ödemeseydi, bir dünya laf söyleyecektiniz. Hayatları yerle bir oldu. Peki, toplum nerede? Anayasa Mahkemesi bunu onlara hak olarak sunduğu halde, çoğu görevine iade edilmedi. Toplum nerede? Sadece istek ve bedel ödeme üzerinden yaklaşırsanız olmaz. İnsanların ödedikleri bedeller çok ağırlaşmış durumda çünkü ortada bir hukuk yok.


Uçan Köfteci’nin sinemalardaki gösterimi devam ediyor.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.