Şu An Okunan
Yuvarlak Masa Tartışması: Game of Thrones

Yuvarlak Masa Tartışması: Game of Thrones

Son yılların en büyük televizyon olayı Game of Thrones, çizdiği fantastik Orta Çağ tablosunun görsel estetiğiyle; çok karakterli sofistike anlatısıyla; cinselliği, şiddeti, iktidarı, ölümü irdeleme biçimiyle; iyi ile kötünün mücadelesini yeniden yorumlayışıyla ve tüm aşırılıklarıyla çağımızın ruhuna dair çok şey söylüyor.

George R. R. Martin’in 90’ların ortasında yazmaya başladığı fantastik edebiyat serisi ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’, HBO tarafından 2011’de TV’ye uyarlandığından beri milyonlarca izleyiciyi ekran başına çekiyor. HBO’nun verilerine göre ilk sezonu bölüm başı ortalama 2 milyon kişi izlerken, yedinci sezonun finaline gelindiğinde izleyici sayısı 16 milyona ulaştı. İlk sezonun ardından kitaplardaki olay örgüsünü ciddi anlamda değişikliğe uğratmaya başlayan dizi, kitap serisinin hayranları tarafından eleştirilse de, yapımcılar David Benioff ve D.B. Weiss’ın imkânsız gibi görünen bir işin altından alınlarının akıyla çıktığını söylemek mümkün. George R. R. Martin’in henüz tamamlamadığı iki kitap daha var. Bu yüzden dizinin son iki sezonu ve yaklaşık bir buçuk yıl sonra yayınlanacak son sezonu yazarın yapımcılara verdiği yol haritası üzerinden senaryolaştırıldı. Son iki sezonun önceki sezonların derinliğine sahip olmamasını kitapların henüz yazılmamış olmasına bağlayanlar oldu. Yine de Game of Thrones’u fantastik bir anlatı olarak değerli kılan her şey yerli yerinde. Kahraman mitini altüst eden, medeniyetin karanlığını her şeyi tahakkümü altına almaya çalışan eril iktidarın bir sonucu olarak gören, kadın karakterleri ve ‘noksan’ erkekleri yücelten, sınırların dışında tutulmaya çalışılmış başka kültürlerle olan ilişkileri antagonizma olarak kodlamayı reddeden anlatısıyla türün konvansiyonlarını yerle bir ediyor Game of Thrones. Biz de şu âna ve buraya dair birçok meseleyi tartışmak için zengin bir anlam dünyası sunan bu büyük anlatıyı etraflıca konuşmak için bir araya geldik.

Abbas Bozkurt: Bir popüler kültür ürünü olarak dizinin konumundan bahsederek başlayabiliriz. Bambaşka bir tür ama bir bakıma 2000’lerin Star Wars’u oldu bence Game of Thrones. Herkesin üzerine söz üretmek istediği, kendi hayatını ya da politik gündemi onun dolayımıyla okuduğu, buradan çıkardığı mizahı sosyal medyadaki personasına iliştirdiği yeni nesil bir kültür endüstrisi metası. 70’lerde bu metalaşma sürecinde Star Wars’un oyuncak satışlarından, yan ürünlerinden bahsedilirken, günümüzde artık bu tür dizilere dair farklı mecralarda üretilen söz de bir tür metaya dönüştü bence. İçeriğe dair söylenebilecek şeyler, yapılabilecek analizler bir yana, öyle bir konuma erişti ki dizi, her replik, her sürpriz, karakterlerin her hamlesi popüler kültürde yankısını bulmaya, pazarlamacılar, reklamcılar, takipçi sayısını arttırmak isteyen vlogger’lar tarafından kullanılmaya devam edecek. Dizi üzerine üretilen bu söz de yaratılan kurmacanın akışını, niteliğini dönüştürüyor bir yandan.

Gözde Onaran: Game of Thrones’un çağın ruhuyla örtüşmesi biraz böyle bir yerden oluyor. Örneğin Star Wars çok net bir iyiler ve kötüler ayrımı yapıyorken, Game of Thrones bu türden ayrımların siyah beyaz olmadığı, iyi ile kötüyü artık kolay kolay ayırt edemediğimiz bir çağda olduğumuzu da hatırlatıyor sanki.

Senem Aytaç: Evet, Star Wars’un yanına, daha önce ‘bu çağın sagası’ dediğimiz Yüzüklerin Efendisi’ni (The Lord of the Rings) de ekleyebiliriz hattâ. Game of Thrones’un çok karakterli ve çok anlatılı dünyası ise çok daha kompleks, sınırlar çok daha belirsiz ve geçirgen. Benim ilgimi çeken şeylerden biri, bu tip bir fan kültürünü sadece, mesela yirmilerinde olan insanlar için değil, çok daha farklı yaşlardan, farklı gruplardan insanlar için yaratabilmiş olması. ‘Genç yetişkin’ ya da fantazi roman ve filmlerde çok oluyor bu belki ama Game of Thrones çok daha ‘yetişkin’ de bir şey. Cinsellik ve şiddeti ele alma biçimiyle beraber bu da bambaşka bir boyut daha ekliyor diziye.

Ali Deniz Şensöz: Aslında bir Orta Çağ öyküsü olarak başlıyor; birinci sezondan sonra fantastik öğeler öyküye dahil oluyor. Fantastik boyut birinci sezonun sonunda ejderhaların doğmasıyla işin içine giriyor daha çok. Dizi fantastik olanı dışarıda bırakıyor başta. Ak Yürüyenler’i sadece bir defa görüyoruz mesela. İkinci sezondan itibaren hikâye yavaş yavaş ‘fantastik olana inanıyor musun, inanmıyor musun’ meselesine dönüyor. En son sezonun finalinde Cersei’yi Ölüler Ordusu’nun varlığına ikna etme çabasını da bunun bir yansıması olarak okuyabiliriz aslında.

AB: Fantastik eserler üzerine konuşurken ben hep çekinceliyim aslında, ne de olsa bu masada hiçbirimiz sıkı bir fantazya takipçisi değiliz. Kendine has çok fazla özelliği olan bir tür. Game of Thrones kitaplarını okumadan bu yorumları yaptığımızı da not düşmeliyiz bence (gülüyor). Game of Thrones’un temelinde yatan hikâyeye bakınca, klasik bir fantastik tür şablonu var aslında. Bir erginleme hikâyesi, “ev”den uzaklara, tehlikeli diyarlara doğru çıkılan yolculuklar var, büyürken içindeki gücü keşfeden kahramanlar var. Buraya kadar her şey tanıdık. George R. R. Martin bunların hepsini tersyüz etmesini de biliyor tabii, kitapların da dizinin de gücünün bir kısmı buradan geliyor. Kahramanın öyküsü dediğimiz şey artık Yüzüklerin Efendisi’ndeki gibi bir basit ikilikte işlemiyor, her yer bulanık, gri alanlarla, ahlaki ikilemlerle dolu. Yani tür kalıplarıyla temelini kurarken, sürekli bunları darmadağın da ediyor Martin.

Ama bence bundan da önemlisi, her şeyin ölçeğini inanılmaz büyütüyor. Takip ettiğimiz karakter ve yan hikâye sayısı bu tür bir anlatıda rastlamadığımız kadar çok. Sırf anlatı açısından da değil, her anlamda bir aşırılık var. Vahşetin tasviri, cinsellik, aniden ölüp giden başkarakterlerin sayısı… Bu aşırılık, zamanın ruhuna uygun bence. Nerede bir aşırılık varsa “takipçi” sayısı o kadar çok. Fantazya ve bilimkurguya, perdede ve ekranda başka dünyaları izlemeye olan düşkünlüğün de son dönemde ne kadar arttığını düşünürsek –ki bence Game of Thrones da bu ilginin katalizörlerinden– dizinin yakaladığı küresel çaptaki başarıyı daha iyi anlayabiliriz gibime geliyor.

Övgü Gökçe: Evet, dizinin tarihsel bir anlatı olarak da, fantaziye kaydığında da kullandığı üslubu, vahşeti, cinselliği ele alışını en iyi özetleyen sözcük bu gerçekten: Aşırılık. Beni de diziye bağlayan bu oldu. O kadar aşırı ki her şey… Bu aslında bizim sinemasal anlatımda daha önce başka türlerden, özellikle melodramdan bildiğimiz bir şey. Fakat Game of Thrones’da hem görsel anlatımda hem hikâyenin aldığı virajlarda hem de izleyicinin dizinin duygu dünyasıyla bağ kurduğu noktalarda, melodrama da trajediye de taş çıkaran, hiç azalmayan ve her seferinde farklı yerlerden gelip seyirciyi bir şekilde etkisi altına alan bir aşırılık var. Bu aşırılık meselesi aslında Orta Çağ bağlamıyla da yakından ilgili. Yani biraz düşününce dizi Orta Çağ’ın şövalyelerinden, büyük ailelerinden, feodal krallıklarından, intikam öykülerinden faydalanmıyor sadece; zıtlıkların sürekli bir arada var olduğu, herkesin bir aşırılıktan öbür aşırılığa savrulduğu bir Orta Çağ estetiğini de sürekli bünyesinde barındırıyor. Umberto Eco ve Johan Huizinga, Orta Çağ estetiğini çok güzel tarif eden yazarlar. Huizinga, Orta Çağ’dan bahsederken o denli vahşi ve karmaşık bir dönemdir ki kan kokusuyla gül kokusu birbirine karışır, der. Yani Orta Çağ’ı çok büyük hazlarla çok büyük fiziksel acıların aynı anda yaşandığı, birinden ötekine aşırı hızlı bir şekilde geçilebilen bir dönem olarak tanımlar. Tıpkı Game of Thrones’daki gibi dönemin atmosferi şeref ve intikam arasındaki gelgitler, büyük ailelerin temsil ettiği feodal hırs etrafında gerçekleşen büyük savaşlar, büyük acılar, büyük yıkımlar, büyük coşkular, büyük kutlama ve ritüeller tarafından belirlenir. Kraliçenin tahta çıkması gibi en önemli olaylardan tutun da, en küçük en önemsiz hadiseye kadar her şey bir ritüel etrafında gerçekleşiyor, her şeyin eninde sonunda seyirlik bir değeri var. Bağlanıverdiğimiz karakterlerin görkemli ölümlerine şahit oluyoruz ve seyretmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Bütün bunlar Orta Çağ’ın hâkim duygusunun da altını çiziyor: melankoli. Dizide hiç hafiflemeyen melankoli ve karakterlerin hayatla ilişkilenme biçimini belirleyen derin üzüntü beni çok etkileyen bir şey mesela. Aralarda kendine has mizahıyla, kıvrak diyaloglarıyla üzüntü bulutlarını dağıtsa da özellikle belli karakterlerin taşıdığı dinmeyen bir mutsuzluk, bir tür tamamına erememe hâli var. Aşkın da iktidarın da yaşanma biçimleri için geçerli bu, hattâ dizideki hemen herkes için geçerli. Ve hepsinin de sağlam sebepleri var, içinde yaşadıkları sistemin kaderleri olması gibi bir şey.

ADŞ: O tamamlanamamışlık hissi çok doğru bir tespit bence. Son bölümde tüm karakterler bir araya geldiler nihayet ve bir anda yedi sezon boyunca izlediğimiz bütün hikâye ve aralarındaki bütün iktidar mücadelesi bomboş bir şeye dönüştü. Biz de onlarla birlikte idrak ettik bunu. “Tahta kimin çıktığının ne önemi var ki?” gibi bir noktaya geldik hep beraber. O karmaşık kocaman öykü, şu âna kadar izlediğimiz her şey bir anda boşa düştü çünkü karşılarında kaçınamayacakları bir şey var artık, o da ölümün ta kendisi. Buradaki ölüm meselesine metaforik de yaklaşılabilir. Bu konuda Beric Dondarrion’ın sondan bir önceki bölümde dediği şey çok önemli. Jon Snow’a “gerçek düşman ölümdür ve düşman her zaman kazanır fakat onunla yine de savaşmamız gerekli” diyor. Ölüler Ordusu, ölüm gerçeğiyle yüzleşmelerinin bir temsili gibi. Yaşamlarında kurdukları her şeyi boşa düşüren olay bu ve yaşamın kendisine dair en temel şey. Sonunda ölüm olan bir hayatta niye bu kadar ihtiras ve iktidar duygusuyla yanıyor bu karakterler? Gerçekten her şey varoluşsal bir soruna dönüşüyor.

SA: Ki bu çok modern de bir his aslında. Kendisini Orta Çağ üzerine kuran fantastik anlatılar bir yandan kendilerini çok ciddiye de alırlar ya… Fantastik, hattâ bilimkurgu da çoğunlukla böyledir; büyük bir ciddiyetle kurar dünyasını. Game of Thrones’da benim sevdiğim şey, bu ciddiyeti birden alaşağı eden mizahi anlar. Kendi aramızda çok konuştuğumuz bir sahne var son sezonda; tam savaş öncesinde Bronn ve Jamie’nin hadım ordusu üzerinden yaptıkları penis muhabbetleri. Eninde sonunda bunların hepsi erkekliğe bağlanıyor muhabbetini, çok bayağı bir şekilde, koskoca bir meydan muharebesinin hemen öncesinde gündelik bir sohbet içinde yapıyor olmaları, dizinin genel tonuna dair çok iyi bir örnek bence. Bir de  ölüm okumasına ek olarak, zaten ‘Valar Morghulis’ dizinin en meşhur repliği, ‘Herkes ölmelidir’ diyor. Ölmek insan olmanın koşulu. O bağlamda Ak Yürüyenler’in ölmemesi onları ‘gerçek düşman’ yapan şey belki de.

GO: Modernite ve ölümle karşılaşma demişken, duvarı sublime (yüce) üzerinden okumak da mümkün. Hattâ Arnold Böcklin’in ‘Ölüler Adası’ tablosu geldi şimdi aklıma.

ÖG: Bütün bunların anlamsızlığına dair Ali’nin söylediği şeye bir ek yapayım. Dizide herhangi bir şekilde herhangi bir sistemde herhangi bir güneşli ya da güneşsiz dünyada cennet yok. İnanç dünyası epeyce zengin, Hıristiyan inancı zaten var ama Pagan mitler, büyücüler, Ateş Tanrıları, bağnaz tarikatlar, bilgelik okulları, tuhaf tapınaklar gırla… Fakat arınma pek de mümkün olmuyor. Nitekim 14. yüzyılın sonlarında çok popüler bir inanışa göre Katolik kilisesinin yaşadığı Büyük Bölünme’den itibaren cennete gidebilen kimse olmadığına inanılıyormuş yani cennete gitme diye bir şey yok, çok acayip değil mi? Gerçek bir lanetlenmişlik durumu…

ADŞ: Bu arada dizinin sonuna dair bildiğimiz tek şey; öykünün acı tatlı bir sonu olacağı. George R. R. Martin, mutlu sonlara inanmıyorum, diyor.

AB: Diziyi yorumlamak için sonu önemli değil bence artık. Dizinin hızı kitapları geçince biraz şöyle bir durum oldu; artık televizyonda gördüklerimiz Martin’in kontrolünden bir nebze çıktı. Olay örgüsü seyircinin talepleriyle, yapımcıların endişeleriyle şekillenmeye başladı. Bu daha önce yok muydu, vardı mutlaka ama son iki sezon farklı boyutlara ulaştı bence. Artık Jon Snow ve Daenerys’in, kahramanın yolculuğunun öznesi olmaya aday iki beyaz ve soylu karakterin hikâyesini izliyoruz büyük oranda. Bundan sonra, Martin kendi kaleme aldığı kitapta dizinin sonunu farklı bitirebilir bile bence. Hattâ öyle bitirse daha bile iyi, dizinin bitişi pek onun bitirişi olmayacak gibi geliyor bana.

SA: Sonu halen çok önemli bence. Mesela Ak Yürüyenler’le ilişkimizin bu sezon nasıl olacağı bütün dizinin iyi/kötü meselelerine dair söylediği şeyi belirleyecek gibi görünüyor. Diyoruz ya, iyi veya kötü karakter yok; herkes içinde bulunduğu koşullarla, pozisyonuyla birlikte şekilleniyor ve bu diziye dair en sevdiğimiz şeylerden biri; özcü bir iyi/kötü ayrımının olmaması. Ama mesela hâlâ duvarın öte tarafında kötücül, karanlık bir güç var. Yani bu son sezonda Ak Yürüyenler’e de başka türlü bakabilmemiz lazım bence, olmazsa şimdiye kadar kurduğu o gri alanı yok etmiş olacak aslında.

ADŞ: Şu âna kadar Gece Kralı’nın ağzını açtığını duymadık. Planı ne bilmiyoruz. Westeros’u yok etmeye mi geliyor başka bir şey yapmaya mı, bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var, insanlarla Ak Yürüyenler arasında yapılan anlaşmayı aslında insanların bozduğu. İnsanlar gerçekleştirdi sınır ihlalini; dizinin açılışında ilk gördüğümüz şeyin duvarın arkasına geçen insanlar olması manidar bence. Ak Yürüyenler iki kişiyi öldürüyor, birini canlı bırakıyor mesela. İkinci sezonda Sam ilk defa Ak Yürüyenler’i gördüğünde taşın arkasına saklanıyor; Ak Yürüyen onu görüyor fakat öldürmüyor. Gece Kralı’yla en son sezonda karşı karşıya geldiklerinde mızrağı Jon’a değil ejderhaya atıyor. Garip bir durum var, herkesi öldürmeye geliyoruz gibi bir planları olmadığı çok açık.

Oradaki hikâye şu aslında; Ormanın Çocukları Westeros’u insanların istilasından kurtarmak için Ak Yürüyenler’i yaratıyor, insanlar ve Ak Yürüyenler savaşıyorlar sekiz bin yıl önce. Sonra insanlarla Ormanın Çocukları, Ak Yürüyenler’e karşı beraber savaşıyorlar. Sonra bir anlaşmaya varılıyor; Ak Yürüyenler kuzeyin en dibinde, insanlar Westeros’taki vadilerde ve ovalarda, Ormanın Çocukları ise ormanda yaşayacaklar. Şimdi insanlar Ak Yürüyenler’e karşı yapılan duvarın öteki tarafına geçip onların alanlarını çok defa ihlal etti.
Belki de gerçekten o sınır ihlalinden dolayı savaşmaya geliyorlar. Vahşiler, Ak Yürüyenler’e bebek veriyorlardı, aralarında ticari bir anlaşma vardı. Ve o bebekleri katletmiyorlar, sadece kendilerine çeviriyorlardı. Ormanın Çocukları da mutlak iyi değil, sonuçta Ak Yürüyenler’i yaratmışlar. Dizide bir tane bile karakter yok ki insan öldürmemiş, katliam yapmamış olsun. Jon Snow bile çocuk katletti. Karanlık tarafa geçmemiş tek bir karakter dahi yok.

GO: Bir de dizideki neredeyse tüm kültürlerin istilacı ve sömürgeci olması söz konusu. Dolayısıyla Ak Yürüyenler kötü çıksa ve her şeyi yok etseler bile, dizinin duruşu bundan etkilenmez. Game of Thrones’da insanlığı da ‘iyi’ bir şey olarak algılamıyoruz çünkü. Hatta, yok edilesi bir şey olarak sunuluyor neredeyse, yok olsa çok da kahredici bir durum olmaz gibi geliyor bana.

SA: İnsanı ve dünyayı tanımlama biçiminde karanlık, sinik bir yön var ama tüm bu karakterlere sempatimiz de var bence hâlâ. Tamam bu dünya, bu insanlar böyleler; iktidar mücadelesi, güç mücadelesi böyle bir şey. Yine de daha yakın durduğumuz karakterler var, mesela Tyrion’ın politik, ahlaki pozisyonunu kendine yakın buluyorsun diziyi izlerken. Belli noktalarda mesela dizinin en kötü diyebileceğimiz karakteri Cersei’yi bile anladığın ve ona hak verdiğin oluyor, çocukları öldürüldü sonuçta. Ya da Tyrion’ın babasını öldürmesini meşru bulabiliyorsun. Ama Ak Yürüyenlik öyle bir şey değil işte. Duvarın öte yanında, karanlık, bilinmeyen kötü bir şey var ve bunu yaratmak söylemsel olarak tehlikeli bence. Yani benim diziye tutulma sebebim gerçekten karakterlerin içinde bulunduğu koşullar içinde yaptıklarının çok iyi gerekçelendiriyor olması; iyi ve kötünün ötesinde, karakterlerin eylemlerinin tutarlı ve meşru bir şeye dönüşüvermesi, onları doğrudan yargılayamamak. Biz de o dünyada olsak, biz de anamızı babamızı öldüreceğiz yani mecbur, ona ikna oluyorsun izlerken.

                                                                                >>>

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.