Şu An Okunan
Atlantique: Fark Ettirmeden Tür Değiştirmenin İncelikleri

Atlantique: Fark Ettirmeden Tür Değiştirmenin İncelikleri

Cannes Film Festivali’nde aldığı Jüri Büyük Ödülü sonrası Netflix’e geçiş yapan Atlantique, yönetmen Mati Diop’un alışıldık olana alışılmadık bir yöntemle karşı çıktığı sıradışı bir ilk film.

Atlantique (2019) yapabildikleri üzerine düşünürken, üç yıl önce Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı alan mülteci belgeseli Denizdeki Ateş’in (Fuocoammare, 2016) yapamadıkları geliyor akla. Kabaca aynı amaca hizmet eden ancak beklenmeyenle istenen arasındaki yüce ayrıma ulaşınca kendi seçimlerini yapan iki film… Bundan birkaç yıl önce, bu aralar durulmuş gibi görünen mülteci dramı anlatma merakı sinemayı epey meşgul etmişti. Teknelere atlayıp ölüm yolculuğuna çıkan mültecilerin gerçek görüntüleri Batılı seyircilerin merhametine servis ediliyor; eleştirel anlamda neredeyse garantili bir takdirin serinleten gölgesinde, çok uzaklardaki bir insanlık dramı yukarılara konuşlanmış tanrıların kaşlarını kaldırarak izledikleri bir gösteriye dönüşüyordu. Denizdeki Ateş’in yönetmeni Gianfranco Rosi, asıl hedefin bu sorun konusunda “farkındalık” kazandırmak olduğunu söylerken haksız sayılmazdı; Altın Ayı’yı havaya kaldırırken mesele bir anlığına gerçekten de dünya gündemine oturmuştu. Ama ışıklar sönüp de sinema kendi köşesine çekildiğinde, Denizdeki Ateş de dönemin ihtiyacına göre formüllere dayanılarak üretilmiş sayısız filmin arasına giriverdi. Hâlâ da orada.

Oysa Atlantique’in ayırt edici özelliği bir mülteci dramı olması değil. Yine de, yıllar sonra bu toplumsal kriz güncelliğini yitirdiğinde, ne anlama geldiği ve neler yaşandığı bile hatırlanmadığında, diğerlerinden farklı olarak konuya yaklaşım şekliyle mutlaka akıllarda kalacak. Yönetmen Mati Diop, aslında yabancısı olduğu kendi ülkesi Senegal’de her nasılsa gerçek dünyadan hiç kopmadan ikinci bir boyut yaratıyor. Hem de türden türe zıplarken geride hiç iz bırakmadan; toplumsal gerçekçi bir dramdan umutsuz bir aşk hikâyesine, gizemli bir musallat filminden yarı mistik bir büyüme öyküsüne geçiş yaparken en ufak bir sarsıntı yaratmadan.

Sanki bu dünyaya ait olmayan devasa bir otel inşaatıyla açılan Atlantique, haftalardır ücretlerini alamayan Senegalli işçilerin işverenden hesap sorma girişimleriyle aslında tam da bu dünyaya ait bir pencereyi aralıyor. Ancak ilk kez film müziği yapan Fatima Al Qadiri’nin esrarengiz müzik çalışması ve görüntü yönetmeni Claire Mathon’un hipnotize edici okyanus görüntülerinin etkisine kapıldıkça, filmin, karakterlerinin hayatın anlamını aradığı, felsefi bir bilimkurguya dönüşmesi an meselesiymiş gibi gelmeye başlıyor. Ama hayır, her ne kadar açılıştaki otel inşaatı bir uzay gemisini andırsa da, bir bilimkurgu filminde değiliz. Bu sadece üçüncü dünya ülkelerindeki sınıflar arası uçurumların var ettiği, eğreti gösterişin bir tezahürü. Anlayacağınız, okyanus, kent ve Senegalliler gerçekte oldukları gibi. Fakat bu filmde çok gizemli bir şeyler var, sayın hâkim.

Diop’un filmin odağına yerleştirdiği aşk hikâyesi, esas erkeğin ortadan kaybolmasıyla koca bir kalp ağrısına dönüşürken, topluma dair kültürel bir ikiliğin de belirtilerine rastlıyoruz. Genç nüfusun önceki nesille arasındaki uçurumu, dinî dayatmalar ve geleneklerle etrafı çevrilen gündelik yaşamın isyankâr dokunuşlarla sekteye uğramasını, idari yapılara karşı dokunulmazlığı olan üst sınıfla itilip kakılan işçi sınıfı arasındaki tezatı fark ediyoruz. İlk kez bir Senegal filmi izleyen seyircinin bile, koltuğundan kalkarken ülkenin toplumsal yapısına dair gayet net birkaç fikri oluyor. Üstelik film, tüm bunları bir kızın büyüme hikâyesi ekseninde anlatmayı beceriyor. Ancak Atlantique’in asıl orijinal tarafı, yönetmenin evrensel olarak mülteci sorununu ve işçi sınıfının asla ödenmeyen hakkını öykünün en tuhaf dönüşüne malzeme etmesiyle açığa çıkıyor.

Başka filmlerin soğuk ve ıslak görüntüleri arasında aynılaştırılan Avrupa yolcusu mülteciler, Atlantique’te, tekinsiz yolculukları büyük bir trajediyle yarıda kalmış, öte dünyada dahi kapanmamış hesapların peşine düşmüş öfkeli ruhlara dönüşüyor. Bu noktada Batılı seyirci bir hayalet filminin içine çekildiğini düşünse de, aslında bir cin filmine geçiş yapılıyor. Ancak ülkemiz sinemasında hunharca tüketilen cin figürü, Diop’un filminde, daima hakkı yenmiş işçi sınıfının ölümle bile dinmeyecek öfkesi ve intikam duygusunu yüklenerek eşine az rastlanır bir anlam kazanıyor. Yönetmen, mülteci kimliğinden önce işçi kimliğine karşı sorumluluğunu yerine getiriyor ve bu sayede sinemanın kimliksiz mültecilerine bir geçmiş, bir neden ve gerçeğe dönüşmese de bir gelecek hayali inşa ediyor.

Asap bozucu istatistiklerle dolup taşan karanlık belgesellere veya kendi sinemamızda sıkça rastladığımız yoğun özdeşleşme peşinde koşan, acılar içindeki insan hikâyelerine inat, sorunun sonuçlarından önce nedenlerini ve her şeyin göbeğinde oturan kapitalist döngüyü kimseye parmak sallamadan masaya yatıran Mati Diop’u tebrik etmek gerek. Tüm bu tür geçişlerinin arasında ana karakterini unutmayan ve sıradışı bir şekilde her geçişi onun üzerinden kurgulayan Diop’un profesyonel olmayan oyuncularla, üstelik doğaüstü boyutta bile yakaladığı bu sahiciliğin, Türkiye’de çekilecek toplumsal gerçekçi bir cin filmine ilham olması dileğiyle.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.