Şu An Okunan
Canavar: Canavarın Masalı

Canavar: Canavarın Masalı

Canavar tanıdık masallardan farklı film türlerine uzanan çok katmanlı bir yapıda, tutku ve gerilimle yüklü bir aşk öyküsü anlatıyor. İngiliz yönetmen Michael Pearce asıl canavarın kim olduğu sorusunu havada asılı bırakırken, kadın kahramanını beyaz atlı prenslerin kurtarıcılığına terk etmiyor.

Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Doğum günü partisinde Moll’a ayrılan zaman, kız kardeşinin ikizleri olacağını açıklamasıyla dolar. Moll, uzaklara dalar, bulunduğu yeri ve zamanı unutmaya, kendi öfkesinde ve acısında kaybolmaya çalışır. Arkadan kulak çınlamasını andıran bir uğultu gelir, hiçbir zaman ait olamadığı bu dünyayı duymamayı, yok saymayı başarmış, kafasının içindeki seslerde yitip gitmiştir; ta ki ona abayı yakmış olan kasaba polisi devreye girene kadar. Polis Moll’u silkeleyerek kendine getirir, yeryüzüne geri döndürür ve ona rozetini hediye eder. Ehlileştiği, eskisi gibi ‘vahşi olmadığı’ ve masumiyeti için bir ödüldür bu. Arkadaki ses susar, flu arka plan netleşir, bir şeyler yarıda kesilmiştir. Çocukken işlediği bir suçtan ötürü büyük bir baskı altında büyüyen Moll’un dünyası film boyunca sürekli tacize uğrar, bir şeyler sürekli yarıda kesilir, genç kadının kurmaya çalıştığı ne varsa daha adını bile koyamadan yiter gider. İyi bir evlat olmaya çalışır, iyi bir sevgili, iyi bir kardeş, bir vatandaş, bir eş… Tüm bu roller, üzerine bir gömlek büyük gelecektir; ablasının da dediği gibi “Moll epey vahşi biridir” ve ona karşı dikkatli olmak gerekir. Bir canavardır o, etrafındakilerin ya korktuğu ya kontrol altına almaya çalıştıkları, ama bir türlü anlayamadıkları bir tür tekinsiz varlık.

Canavar (Beast, 2017), türler arasında gezinen ve özellikle polisiyenin kurallarını eğip büken anlatı yapısıyla yetişkinlere yönelik bir masala benziyor. Yönetmen Michael Pearce, polisiye, fantastik ve dram gibi türleri iç içe geçirerek sadece hikâyesini değil, başkarakterini de çok yönlü ve beklenmedik bir şekilde kurguluyor. Film, Moll ile Pascal adındaki gezgin bir yabancı arasındaki aşka odaklanıyor. İki âşığın arası, Pascal’in kasabadaki kadın cinayetlerinin şüphelisi ilan edilmesiyle bozuluyor. Hikâye boyunca Moll’un Pascal’e olan tutkusu ile onu adalete teslim etme sorumluluğu arasında gidip gelişine tanık oluyoruz. Pearce, yaşananlara dair bilgimizi Moll’un bildikleriyle kısıtlıyor. Pascal’i onun gözünden tanıyor, onunla şüphe duyuyor, onunla Pascal’e inanıyoruz. Annesinin, ablasının, kasabalıların ve etrafındaki tacizkâr erkeklerin Moll’un vahşiliğini bastırma çabalarına inat, onun tutku dolu dünyasında kalıyoruz. Bu dünyaya dahil oldukça ortadaki gerilimin iki taraflı olduğunu, etrafındaki herkesin aslında Moll’dan korktuğunu, ona sürekli sınırlarda yaşayan bir meczupmuş gibi davrandığını görüyoruz.

Canavarın Kâbusu
Şüphenin, tutkunun, acının ve pişmanlığın en dokunsal hâllerine tanık oluyoruz Moll’la. Pascal’in toprakla kirlenmiş parmaklarını yüzünde hissedişini, kırık cam parçalarını avucunda sıkmasını, üstüne gelen zorbalara avazı çıktığı kadar bağırışını birlikte deneyimliyoruz. Moll girdiği her mekândan “defol buradan” diye kovulurken biz onu takip ediyoruz. Belki gezgin âşığından çok daha yersiz yurtsuz ve kayıp olan bu kadının zihniyle travmatik geçmişini adım adım keşfediyoruz. Pearce, Moll’un travmasını kâbusları aracılığıyla tasvir ediyor.
Bu kâbuslar yönetmenin film boyunca kullandığı anlatı yönteminin küçük bir özeti gibi. Küçükken bir arkadaşına makas saplayan, bu nedenle okuldan uzaklaştırılan ve annesinin boyunduruğu altına giren Moll’un anıları, seri katilin ortaya çıkışıyla tekrar canlanıyor. Moll kâbuslarında, maskeli birinin gizlice odasına girdiğini ve kendisini makasla öldürmeye çalıştığını görüyor. Ancak her seferinde önce kurban olarak gördüğümüz Moll’un bir anda katile dönüştüğünü ve geçmişte yaraladığı küçük kıza tekrar saldırdığını görüyoruz. Moll’un Pascal’e karşı duyduğu şüphenin aynısını zaman zaman biz de Moll’a duyuyoruz, ancak onun hikâyesini o kadar yakından takip ediyoruz ki, onu yargılamamız imkânsız.

Michael Pearce’in kâbuslarla görselleştirdiği ve film boyunca kullandığı kurban-katil muammasını feminist bir hamle olarak okumak mümkün. Gerçek ‘canavar’ın kim olduğu sorusunun havada asılı kalışı ve filmin türler arası gidiş gelişleri, bu okumayı destekliyor. Filmin başında Moll, partide tanıştığı ve birlikte iyi vakit geçirdiği bir adamın tacizine uğruyor. Üzerinde masumiyetinin göstergesi olarak açık sarı bir elbise var, bulundukları sahil ise oldukça ıssız ve tekinsiz. Yardımına tüfeğiyle ıssızlığın içinden çıkıp gelen gizemli yabancı Pascal yetişiyor, tıpkı Kırmızı Başlıklı Kız’ı kötü kurttan kurtaran avcı
ya da prensesleri uykularından öperek uyandıran beyaz atlı prensler gibi. Filmin orijinal adının (Beast) ‘Güzel ve Çirkin’ (Beauty and the Beast) masalının ‘Güzel’ kısmı çıkarmış versiyonu olması da tesadüf olmasa gerek. ‘Güzel ve Çirkin’in Belle’i de gizemli bir yabancı tarafından şatoya hapsedilir ancak masumiyeti ve aşkıyla kasabanın önyargılarına karşı gelir ve canavarı dönüştürür. Belle’in masumiyetini simgeleyen açık sarı bir elbisesi vardır; Moll’unkiyle aynı renkte. Ancak Moll, ailesini
terk edişinin ardından taşındığı evde o elbiseye şöyle bir bakacak ve onu rafa kaldıracaktır. Kadını “güzel ve masum kurban” rolüne indirgeyen geleneksel masalların ve korku filmlerinin alt metinlerindeki cinsiyetçi yaklaşımı ifşa eden bir film Canavar. Ailesinin tüm ikazlarına rağmen “alt sınıftan gelen tehlikeli yabancı”nın peşinden giden Moll’un karanlık sokaklardan ıssız ormanlara, uçurum kıyılarından yoldan çıkan arabalara, ölümün ve tehlikenin sınırlarında dolaştığı, ama asla zarar görmediği bir “tersine gerilim”.

Canavarın Arzusu
Canavar sanılanın canavar olmadığı, uysal olanın ise gittikçe canavarlaştığı film, farklı türlerin mekânlarını ve üsluplarını iç içe geçirerek, türlere içkin klişeleri ve kalıpları da yıkıyor. Örneğin film boyunca katil olduğundan şüphelendiğimiz Pascal, Moll’u karanlık bir ormana götürüyor. Kasabadaki evindeyken geceleri uyanıp dışarıyı kontrol eden, tehlikeyi tetikte bekleyen Moll için orman bir öteki mekân. Evin, hapsolmuşluğun, toplumunun dayattıklarının tam dışında; bastırmaya çalıştığı vahşi tarafını uyandıran, arzulandığı kadar korkulan da bir yer. Sürekli ya bir tören ya da bir tür kutlama esnasında gördüğümüz, golf kulübü gibi steril mekânlarda resmedilen burjuva ailenin ve toplumun temsil ettiği her şeyin zıddı: Kirli, kaotik ve karanlık.

Moll’un Pascal’e duyduğu tutkunun orman imgesiyle
iç içe geçen, sınıfsal bir boyutu da var. Alt sınıftan olan Pascal’i sürekli terli ve saçı sakalı birbirine karışmış hâlde görüyoruz. Pascal’de Moll’u çeken küçük detaylar var; ellerindeki kir, ayakkabılarındaki toprakla bembeyaz halıya basışı ve elbette ki kokusu… Pascal Moll’da, ormanın vahşiliği, bilinmezliği ve kuralsızlığıyla aynı hisleri uyandırıyor. Kırmızı Başlıklı Kız’ın kurt tarafından kandırıldığı yer olan, geleneksel masalların ve korku hikâyelerinin tehlike mekânı orman, âşıkların tutkulu sevişmesine sahne oluyor. Bu sefer sevişme yarıda kesilmiyor, tehlike gelmiyor, kötü bir şey olmuyor. Seviştikleri gecenin sabahında Moll’un üzerindeki toprakla bembeyaz kanepeye uzanması, sınıfsal sınırları ihlal edişinin asıl başlangıcı oluyor ve ardından Moll ailesini terk ediyor. Ancak Moll’u sınıfsal yükümlülüklerinden kurtaran ve ona istediği özgürlüğü veren yine de Pascal olmuyor çünkü bu hikâyede beyaz atlı prensin de işi yok. İlk tanıştıkları sahnede Pascal, Moll’un yaralı olduğunu görüyor ve elini tutarak şunu söylüyor: “Yaralısın. Seni iyileştirebilirim.” Moll ise izni olmadan elini tutan ve kahramanlık taslayan bu adama hayran olmuyor, minnet duymuyor ya da teşekkür etmiyor, sadece onu merak ediyor.

Yönetmen Pearce, melodramlardan ödünç aldığı ‘sınıflar arası aşk’ temasını bir seri katil hikâyesiyle birleştirirken, bir yandan da buna yer yer fantastik unsurlar, kâbuslar ve hayaller ekleyerek filme masalsı bir boyut katıyor. Cinayetleri kimin işlediği sorusu bir noktadan sonra önemini yitirmeye başlıyor çünkü Pascal temize çıkıyor. Sırf yabancı ve alt sınıftan olduğu için tutuklandığını düşündüğümüz Pascal’in temize çıkmasıyla birlikte rahat bir nefes alsak da ardından Pascal’in tahmin ettiğimiz ama inanmak istemediğimiz yüzü ortaya çıkıyor. Sarhoş oldukları bir gecede Moll’a şiddet uyguluyor Pascal ve bu masalsı aşka dair tüm beklentilerimiz boşa çıkıyor, hikâye tersine dönüyor ve tür yine değişiyor. Pearce, Pascal ve Moll arasındaki aşkı önemsese de bu ilişkiyi hikâyenin ana eksenine yerleştirmiyor ve Moll’un dünyasına odaklanmaya özen gösteriyor. Canavar’ın türden türe geçişinde nasıl bir akışkanlık söz konusu ise, karakterlere dair fikirlerimiz de aynı hızla değişiyor. Ne Moll’un canavarlığından ya da masumiyetinden, ne de Pascal’inkinden emin olabiliyoruz. Moll bazen bir polisiyenin kurbanı, bazen bir aşk hikâyesinin romantik âşığı, bazen bir peri masalındaki canavar olarak karşımıza çıkıyor. Michael Pearce canavarlığın tanımını tepetaklak ediyor, masalın “güzeli” canavarı arzuluyor, arzuladıkça kendisi canavarlaşıyor, üzerine oturmayan elbisesini yırtıp atıyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.