Şu An Okunan
Cennet Ne Tarafta?

Cennet Ne Tarafta?

Cannes Film Festivali’nde Mansiyon Ödülü kazanan Burası Cennet Olmalı Nasıra, Paris ve New York’ta geçen üç bölüm üzerinden yersiz yurtsuzluğu, kültürel önyargıları, Batı’nın Doğu’ya bakışını irdeleyen bir taşlama. Ancak filmin, Elya Süleyman’ın önceki filmlerini tekrarlamanın ötesine geçebildiğini söylemek güç.

Bu yazı Altyazı’nın 193. sayısında yayımlanmıştır.

Elya Süleyman’ın yeni filmi Burası Cennet Olmalı (It Must Be Heaven, 2019) boyunca, yönetmenin canlandırdığı ana karakter es yalnızca tek bir sözcük sarf ediyor: Filistin. Üç farklı ülkede geçen bu diyalogsuz günce-film sona ererken bir kez daha bu sözcükle karşılaşıyoruz; Süleyman filmini Filistin’e adıyor çünkü. ES’in sessizliğini bozduğu sahne ve film biterken perdede beliren “Filistin’e…” yazısı, Burası Cennet Olmalı’nın en temel erdem ve sorunlarını bir arada barındırıyor. Bir yandan iyi niyetle yapılmış, vatanseverliğine ya da memleket özlemine kimsenin itiraz etmeyeceği, en azından ilk bakışta önemli yurtsuzluk meselelerine değinen bir film bu. Ama diğer yandan Filistin’e dair ya da göçmenlik kavramı hakkında dişe dokunur bir şey söylemeyen, yönetmenin sinemasını ileri taşımayan, sofistike bir fikir öne sürmekle ilgilenmeyen bir film aynı zamanda. Elya Süleyman’ın Filistin’i sevdiğini ve özlediğini anlamak kolay, bu zaten filmi izlemeden de tahmin edilebilir. Ama Burası Cennet Olmalı bu sevginin/özlemin dışında ne ifade ediyor?

YERİNDE SAYAN YOLCU
ES’in Nasıra’daki (Nazareth) günlerinde başlayan film, yönetmenin Paris’i ve New York’u ziyaret ettiği bölümlerle ilerliyor. Yaklaşık yarımşar saatlik bu üç bölüm boyunca ES’in başına birbirini anımsatan, tüm farklılıklarına rağmen bu üç kentin beklenmedik ölçüde benzeştiğini vurgulayan olaylar geliyor. Tahmin edileceği üzere bu benzerliklerin çoğu militarizm ve kuşatma ekseninde yaşanan, polisin ve ordunun gündelik yaşama müdahale etmesiyle vuku bulan olaylar. Filistinlileri durduran, alıkoyan, Nasıra sokaklarında tanklarla ve ağır silahlarla dolaşan İsrail askerlerinin benzerleri terk edilmiş Paris sokaklarında tankların dolaştığı, polis ve halk arasında sık sık huzursuzluk yaşanan Fransa bölümünde karşımıza çıkıyor. ABD’deki bütün siviller de parklarda, alışveriş merkezlerinde omuzlarında tüfeklerle dolaşıyorlar!

Film boyunca yinelenen diğer olumsuzluk, ES’in film yapmaya çalışırken karşılaştığı zorluklar ve önyargılarla ilgili. ES’in Fransa’da görüştüğü yapımcı projenin “yeterince Filistinli” olmadığını söylüyor, New York’taki stüdyonun yöneticisi ise ES’in Ortadoğu’da geçen filminin barışçıl bir komedi olduğunu öğrenince projeye destek vermemeyi seçiyor. Açıkça görüyoruz ki Batılı düşünce sisteminde ve medya hafızasında yer etmiş monolitik bir Filistin imgesi/algısı var ve ES bu algının dışında kaldığı için sürekli reddediliyor. Bu bölümde de söz konusu durumun yalnızca Filistin’e özgü olmadığı; dünyanın dört bir yanından azınlıkların, göçmenlik deneyimi hakkında öyküler anlatmak isteyen herkesin benzer sıkıntılarla boğuştuğu vurgulanıyor. Kısa bir rolde kendisini canlandıran Gael Garcia Bernal, ES’in de bulunduğu bekleme salonunda otururken Meksika hakkındaki film projesinin İngilizce olmadığı için bir türlü gerçekleşemediğinden bahsediyor.

Aslında Burası Cennet Olmalı’nın sinema endüstrisi ve kültürel kalıplar ya da önyargılar hakkında söylediklerine katılmamak imkânsız. Tabii ki Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki fonlar ve stüdyolar tek tip bir göçmenlik portresini ön plana çıkarıyor, sorunlu medya temsillerine destek yağdırmaya devam ediyor. Ama bu durumdan yakınan isim Elya Süleyman olunca biraz tatsız bir kendiyle çelişme durumu da ortaya çıkıyor açıkçası. Süleyman hayatının önemli bir kısmını New York’ta geçirmiş, Paris’te ikamet eden bir sanatçı. Aynı zamanda projeleri Batı Avrupa fonları tarafından cömert biçimde desteklenen yegâne Filistinli yönetmen. Hattâ ES’in projesini reddeden Fransız yapımcıyı, gerçek hayatta Burası Cennet Olmalı’nın Fransız ortaklarından biri ve filmin haklarını onlarca ülkeye satan Wild Bunch firmasının sahibi olan Vincent Maraval canlandırıyor. Cannes gediklisi bir yönetmenin yine Cannes’da yarışıp ödüllendirilmiş Fransa yapımı filminde Fransa’da bu tür filmlere destek verilmediğini anlatan bir sahne görmek; bir açıdan ironik bir mizahi dokunuş, başka bir açıdan samimiyetsiz bir yakınma olarak okunabilir.

Yukarıda bahsettiğim türlü paralellikler Burası Cennet Olmalı’nın Filistin hakkındaki temel argümanını oluşturuyor. Özetle Elya Süleyman nereye giderse gitsin bir Filistinli için hayatın aynı ölçüde absürd ve zorlu olduğunu; Ortadoğu, Batı Avrupa ya da Kuzey Amerika’dan hiçbirinin dünya vatandaşı bir Filistinli için gerçek bir yuva sayılamayacağını söylüyor. Açıkçası bu; pek çok tarihî, sosyolojik, politik ve ekonomik nüansı görmezden gelen banal bir fikir. Bu üç coğrafyadaki ayrımcılığın, yabancı ve göçmen karşıtlığının, bariz ya da üstü kapalı militarizmin birbirinden çok farklı sebepleri var. ES’in kişisel deneyiminde tanık olduğu paralellikler, çoğunlukla derinlikten yoksun ve fazlasıyla genellemeci gözlemler. Dolayısıyla filmin genelinde de Süleyman’dan beklenmeyecek bir yüzeysellik söz konusu.

Burası Cennet Olmalı Batılıların Filistin’e bakışını ve tek boyutlu Ortadoğu stereotiplerini eleştiriyor ancak Paris ve New York’u betimlerken aynı ölçüde tek boyutlu klişelere başvurmaktan kaçamıyor. ES’in Fransa’ya ulaştığı ilk bölümde mini etekli Fransız kadınlarının bitmek bilmez geçidi yönetmeni şaşkınlığa uğratıyor, ses bandını en klişe Fransız müzikleri işgal ediyor, ES Paris’teki vaktinin çoğunu küçük bir kafenin önünde oturup sokakta olup bitenleri izleyerek geçiriyor. Yani ES için Fransa, kadınların giydiği “açık” kıyafetlerde ve kafe önlerine dizilmiş küçük masalarda karşılık buluyor. Aslında bu sahnelerin iyi tasarlanmış gag’ler olduğunu kabul etmek ve Süleyman’ın diyalog kullanmadan sinemanın görsel olanaklarıyla mizahi durumlar yaratmayı başarmasını takdir etmek gerekiyor. Ancak Burası Cennet Olmalı’nın en klişe “Fransızlık” göstergelerine bu derece yaslanması ve ES’in Fransız kültürüyle etkileşimini bu kadar basite indirgeyerek betimlemesi üzücü. ES’in konuşmacı olarak katıldığı bir panelde geçen bölüm de benzer şekilde fazlasıyla tanıdık. Esasında iyi çekilmiş ve komik bir sahne bu; ama ES dışındaki katılımcıların ve sözde entelektüel izleyicilerin ya da eleştirmenlerin söyledikleri beylik laflar, daha önce defalarca gördüğümüz bir sanat dünyası hicvini yineliyor. Panelde o kadar çok konuşmacı var ki moderatörün masadaki herkesi tanıtması gülünç ölçüde uzun zaman alıyor ve tüm anlamsız yorumlar arasında ES konuşma fırsatı bulamıyor. ES’in yersiz yurtsuz bir göçmen olarak bir türlü ses sahibi olamaması manidar kuşkusuz. Fakat bunu absürd bir sinema paneli aracılığıyla anlatmak fazlasıyla kolaycı bir çözüm gibi görünüyor. Hattâ ES’in kendini ifade edemediği benzer panel ve söyleşi sahneleri, Süleyman’ın önceki filmlerinde de (örneğin yönetmenin Cannes’ın altmışıncı yılı şerefine yapılan portmanto film Chacun son Cinéma (2007) için çektiği üç dakikalık kısa filmde) mevcut.

ES’İN ESKİ GÜNCELERİ
Burası Cennet Olmalı, yönetmenin eski filmlerinden pek çok sahneyi küçük değişikliklerle güncelleyen bir film. Daha önce hiç Elya Süleyman filmi seyretmemiş izleyiciler için Burası Cennet Olmalı’nın durağan ve absürd mizahı, dikkatle tasarlanmış simetrik planları, şaşırtıcı gerçeküstü dokunuşları, alttan alta sezilen sakin melankolisi belirli bir cazibe taşıyor. Ama Süleyman’ın daha önceki üç uzun metrajlı filmine aşina olanlar için fazlasıyla tanıdık bir film bu. Başkarakterin bir kez daha ES olması filmler arasında net bir ilişki kuruyor zaten fakat bunun ötesinde neredeyse birebir diğer Süleyman filmlerinden alınmış sahneler de var. ES’in New York’ta taksiye binip “gerçek bir Filistinli” gördüğüne tuhaf ölçüde şaşıran şoförü dinlediği sahne akla hemen 2009 tarihli Geride Kalan’ın (The Time That Remains, 2009) yine bir takside geçen açılış sahnesini getiriyor. Burası Cennet Olmalı’nın finalinde ES’in bir gece kulübüne gidip dans eden gençleri izlemesi de Geride Kalan’ın ES’in diskoda dans edenleri seyrettiği son sahnesine çok benziyor. Filmin gerçeklikten daha fazla uzaklaştığı sahnelerde (bütün sivillerin ağır silah taşıdığı bölümde ya da baleyi andıran dans sahnesinde örneğin) ise Kutsal Direniş’ten (Yadon İlaheyya, 2002) izler bulmak mümkün. Bu referanslar aracılığıyla Süleyman, film boyunca auteur tutarlılığı ile kendini tekrar etme hâli arasında gidip geliyor.

En son uzun metraj filmini on yıl önce yapmış bir yönetmenden söz ediyoruz. Dolayısıyla hem Süleyman sinemasını Burası Cennet Olmalı sayesinde keşfedecek, yönetmeni henüz tanımayan yeni bir sinefil kuşağı var artık, hem de yönetmeni uzun zamandır takip eden sinemaseverler tanıyıp sevdikleri Süleyman dokunuşunu özlemiş hâldeler. Bu bakımdan neredeyse her izleyici Burası Cennet Olmalı’yı seyrederken keyif alacak ya da takdir edecek kimi öğeler bulacaktır. Fakat buna rağmen filmin yönetmenin filmografisinin en zayıf halkası olduğunu ve kültürel klişeler ile Elya Süleyman referansları arasında sıkışıp kaldığını da söylemek gerekiyor maalesef.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.