Şu An Okunan
Ekmek Kavgası: Amerikan Rüyası ve Finans Krizinin Pençesinde

Ekmek Kavgası: Amerikan Rüyası ve Finans Krizinin Pençesinde

Büyük Buhran yıllarında geçen King Vidor klasiği Ekmek Kavgası, bir çiftliği yoktan var etmeye çalışan bir grup yoksul insanın öyküsünü anlatırken farklı şekillerde yorumlanabilecek bir kapitalizm eleştirisi sunuyor.

Alper Yıldırım

Takvimler 24 Ekim 1929’u gösterdiğinde, dünya o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik bunalımla karşı karşıyaydı. ‘Kara Perşembe’ olarak anılan 24 Ekim günü yatırımcılar panikledi, Wall Street piyasalarının çöküşü başladı; Büyük Buhran kapıya dayanmıştı. ABD’de evsizlerin sayısı günden güne artıyor, ülkenin farklı yerlerinde gecekondu semtleri ve ekmek sıraları ortaya çıkıyordu. Ancak ABD piyasalarının çökmesi yalnızca ABD’yi değil, endüstrileşmiş ülkeler başta olmak üzere bütün dünyayı etkilemişti. Dünyanın dört bir yanında işsizler ve açlar ordusu yaratan bu kapitalist bunalımın sebepleri başka yazıların, hatta kitapların konusu. Bu yazının konusuysa Büyük Buhran’ın sinemadaki kaçınılmaz yansımalarıyla ilgili, daha açık ifade etmek gerekirse, 1934 yılında ABD’li yönetmen King Vidor’un çektiği, aynı zamanda kendisinin finanse ettiği Ekmek Kavgası (Our Daily Bread). Kimi çevrelerce sosyalist, kimi çevrelerce psödo-faşist görüşleri yansıtmakla suçlanan filmin, bu anlamda sinema tarihinde tartışmalı bir konumu var.

Sonda söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Ekmek Kavgası, herhangi bir ideolojinin doğrudan propagandasını yapmamakla birlikte kapitalizme eleştiri getiriyor. Bu nedenle filme farklı çevreler farklı ideolojiler atfediyor. Filmde, Büyük Buhran’ın yol açtığı yoksulluktan etkilenen kentsoylu John ve Mary Sims çiftinin öyküsünü izliyoruz. Kent yaşamındaki yoksulluğun ve işsizliğin üstesinden gelemeyen çift, Mary’nin akrabası Anthony amcanın yardımıyla, Anthony’nin atıl hâldeki çiftliğine yerleşiyorlar ve kendilerine orada bir yaşam kurmayı hedefliyorlar. Ancak kent yaşamının öğrettikleri ve elbette unutturdukları, onların kırsal yaşama uyum sağlamasını güçleştiriyor ve nihayetinde çiftliği başka yoksulların ve işsizlerin de yer aldığı bir kolektife çeviriyorlar.

King Vidor, filmin henüz başlarında eleştirel tutumunu gizlemeyeceğinin sinyalini veriyor seyircisine. John ve Mary, Anthony amcadan yardım istediklerinde; kaba ve kibirli bir karakter olarak tasvir edilen Anthony amca, John’a alaycı bir şekilde “Hızlı zengin Johnny, petrol kuyusu işleticisi” diyor. Böylece yönetmen, ABD’nin ulusal ethos’u, bolluğun ve başarının öyküsü Amerikan Rüyası’na karşı mesafesini belirlemiş oluyor. Ancak daha genel anlamıyla kapitalizme eleştirel mesafesi bununla sınırlı değil.

John ve Mary çiftliği bir kolektif hâline getirdiklerinde, yola büyük umutlarla koyulmuş olmalarına rağmen uzun süre başarısızlığın pençesinden kurtulamıyorlar. Filmin sonlarına doğru John’un da emeğini üretime dâhil etmesiyle, çiftliği başarıya ulaştırmak için gösterdikleri çaba müthiş bir hâl alıyor. Marksist kavramlarla incelediğimizde, kolektif, başlarda kolektif olarak adlandırılmasına rağmen, kapitalist üretim ilişkilerine doğrudan karşılık geliyor. Çünkü John emek sürecine dâhil olmuyor. Dolayısıyla, üretim aracı olarak toprağın ve çiftlikteki malların özel mülkiyetine sahip olan –en azından sahipmiş gibi yapan– John ve üretim araçlarına sahip olmayan, yalnızca emeğini üretim sürecine dâhil eden diğer insanlar arasında çatışma ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle, burjuva üretim ilişkileri varlığını sürdürüyor. Ancak John, çalışanlarına şefkatle yaklaşan, hayalini “Bir tür ortak yaşam. Paranın o kadar önemli olmadığı bir yer.” olarak ifade eden –nitekim bu ifadesinde oldukça samimi– bir patron olduğu için, üretim ilişkilerindeki çatışma filmin sonlarına dek görünmez kalıyor. Çatışmanın görünür hâle gelmesi ve üretimin krize girmesiyle birlikte, John da üretim krizinin aşılması için emeğini ortaya koyuyor.

Filmdeki üretim sürecinin başarısızlığını Marksist kavramlarla açıkladığımız için, filmin toplumsal tahayyülünün de Marksist anlamda bir sosyalizm olduğunu düşünebilirsiniz fakat film Marksist bir sosyalizme övgü veya propaganda içermiyor. Çünkü ortada, Marksizmin çizdiği toplum çerçevesinin çok uzağına düşen bir toplumsal tablo var: Üretim araçlarının mülkiyeti varlığını sürdürüyor ve aile ilişkileri olanca burjuva karakteriyle devam ediyor. Böylece ne kapitalizme, ne de Marksist bir sosyalizme sığmayan filmin evreni, kendini ‘üçüncü bir yol’ olarak sunan korporatizmi çağrıştırıyor. Üstelik bu duruma John’un topluluğun lideri olarak konumu eklenince, filmi psödo-faşist olmakla itham edenlerin tartışma zemini hazır hâle geliyor. Ancak korporatizm-faşizm birlikteliğinin meşhur örneği Mussolini dönemi ve o dönemin meşhur “Her şey devletin içinde, hiçbir şey devletin dışında değil, hiçbir şey devlete karşı değil” sloganını düşününce, korporatizme faşist karakterini verenin totaliterleşme olduğu açığa çıkıyor. Dolayısıyla Ekmek Kavgası’nda inşa edilen düzenin, faşist bir korporatizmden ziyade dayanışmacı bir korporatizm biçimi olduğunu düşünmek için daha çok sebebimiz var. Böylece filme yöneltilen psödo-faşizm suçlaması da boşa çıkmış oluyor.

Öte yandan film, toplumsal cinsiyet rolleri bakımından ele alındığında seyircisini geleneksel değerlerin kutsanmasına doğru itiyor. Sally karakterinin filme dâhil olmasıyla John’un yaptığı tüm yanlışlara ve Mary’ye duyduğumuz sempatiye daha yakından baktığımızda, karakterlere karşı sempatimizin “iyi bir eş” olmak üzerinden kurgulandığı açığa çıkıyor. Mary karakterine sempati duyuyoruz çünkü o evdeki hiçbir işini aksatmadan yerine getiren, kocasına şefkat gösteren, bütün geleneksel kadınlık rollerine tekabül eden, ikinci plana atılmış “iyi bir eş”. John’a ise öfke duyuyoruz çünkü hayatına Sally’nin girmesiyle Mary’yi aldatıyor ve Mary’yi aldatmasıyla beraber kolektife karşı bütün sorumluluklarını ihmal ederek “kötü adam”a dönüşüyor. Nedensellik ilişkisine bakacak olduğumuzda John, “kötü bir eş” olduğu için “kötü adam”a dönüşüyor. Ayrıca çiftlikte kaldıkları ilk gece Mary’nin karanlıkta korktuğu sahne ya da çiftin ev içi yaşamlarına tanık olduğumuz sahneler, ataerkiye eleştirel bir bakış yöneltmekten uzak.

Büyük Buhran kültür ve sanat alanında birçok eserde karşılık buldu: Dorothea Lange’in ‘Göçmen Anne’ fotoğrafı, John Steinbeck’in meşhur romanı ‘Gazap Üzümleri’, vb. Ekmek Kavgası’nda kapitalizme eleştiri getiren King Vidor’un da Buhran yıllarında tecrübe ettiği veya tanık olduğu yoksullaşmadan etkilendiğini düşünmemek için hiçbir neden yok. Bugünlerdeyse dünya çapında yayılan Korona virüsü hepimizi paniğe sürükledi. Korona virüsünün yayılmasıyla piyasaların paniklemesine karşılık ABD Merkez Bankası FED’in faiz düşürme kararı, bu kararlara rağmen borsaların durmak bilmeyen değer kaybı, salgının başladığı Çin’in büyük bir üretici konumunda olması gibi nedenlerle birçok uzman küresel bir ekonomik durgunluk ihtimalini dillendirmeye başladılar. Bazı araştırmalarsa Korona virüsünün eşitsizlikleri derinleştireceğini, öte yandan eşitsizliklerin salgının yarattığı tehdidi arttırdığını öne sürüyorlar. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, belki de King Vidor’un Ekmek Kavgası’nda yaptığı gibi, kapitalizmde nelerin yanlış gittiğine her zamankinden daha çok kafa yorma vaktimiz gelip çatmıştır.

NOT: MUBI Türkiye, Altyazı okurlarına 3 ay boyunca dijital platforma üye olabilecekleri özel bir teklif sunuyor. Ayrıntılar için tıklayın.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.