Şu An Okunan
Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?: Küçük Anların Fısıldadıkları

Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?: Küçük Anların Fısıldadıkları

Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?

Aleksandre Koberidze’nin ikinci uzun metrajı Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz? Gürcistan’ın üçüncü büyük şehri Kutaisi’de geçen bir peri masalına ortak ediyor izleyicisini. Kent yaşamının küçük anlarına yazılmış bir aşk mektubu gibi işleyen film aynı zamanda enerjik bir estetik üslubun ürünü.

Aleksandre Koberidze’nin dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Berlinale’nin ana yarışmasında yapan ve buradan FIPRESCI ödülüyle dönen Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz? (Ras vkhedavt, rodesac cas vukurebt?, 2021) filmi dağılmakta olan bir okulun bahçesinin görüntüleriyle açılıyor. Biraz dikkati dağınık, meraklı bir kamera mesafesini koruyarak insanları, olan biteni gözlüyor. Okuldan çıkan çocuklara, birbirleri arasındaki muhabbetlere, etraftaki diğer canlılara, cansızlara bakıyor. Mizanseni kadraj içiyle sınırlı tutmayan, çerçeve içine kristalize bir anlam amacı dayatmayan, kadraj dışını sezilebilir kılan bir bakış bu. Hem izlenimci hem figüratif. Aynı zamanda arayıp tarayıp gözünün takıldığı bir kuşta kolaycı bir anlam kırıntısı önerebilecek kadar da cüretkâr. Koberidze’nin 150 dakika boyunca sürdüreceği ve filme ruhunu veren bakışın özünü açık eden bir açılış sahnesi bu. Sıradan olana bakmak, onu görebilmek, çevresini ona ait kılmak ve tüm bunlardaki hikâye kırıntılarını ümitvar pamuklara sarmak üzerine bir film Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?. Sıradanlığa yazılmış bir aşk mektubu gibi.

Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?

Film, bu açılış sahnesinin ardından tüm dünyasını üzerine kuracağı bir karşılaşmaya götürüyor izleyicisini. Film boyunca benzerlerini göreceğimiz asi, ters köşe bir kadrajla klişe bir ‘ilk görüşte aşk’ çarpışmasına tanık oluyoruz. Futbolcu Giorgi ve eczacı Lisa tedirginlikle çarpıyorlar birbirlerine. Yalnızca ayakları gösteren kadrajın içine bir kitap düşüyor, karşılıklı özür dileniyor. Ardından, ilk görüşte âşık olan ikilinin sözleştikleri gibi buluşmalarına engel olacak bir nazar çıkıyor ortaya. Yalnızca birbirlerinin yüzünü tanıyan bu iki yabancı bir sabah başka bedenlerde uyanıyorlar, birbirlerinden haberdar olmadan. Ve sözleştikleri köprü yanındaki kafede birbirlerini beklemeye başlıyorlar ümitlerini diri tutarak. Carax’ın bir köprü üzerinde birbirlerini kurtaran Köprüüstü Âşıkları’nın (Les Amants du Pont-Neuf, 1991), Tsai Ming-liang’ın karakterlerini bir üst geçitte efsunlayan Orada Saat Kaç?’ının (Ni na bian ji dian, 2001) ruhu bir yerlerde geziniyor sanki.

Bakışın Özü

Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz? birbirini beklerken etrafa bilmez ama arar gözlerle bakan bu karakterlerin ruh hâlini, estetik dünyasına yön veren ‘bakış’ının özüne yerleştiriyor âdeta. Kamera, hep uzak bir mesafeden, hedefi belirsiz bir merakla şehri, onun insanlarını, günlük yaşamını, hayvanlarını izliyor. Giorgi ve Lisa’nın eski yaşamlarını bırakıp etrafı gözlemeye imkân tanıyan yeni işleriyle meşgul olurken kent yaşamına sabit gezginler olarak katıldıkları yaşamlarını aynalıyor bir anlamda. Dikkati dağınık kameranın ‘göz’ü bazen bir kuşa, bazen insanların ellerine, ayaklarına, enselerine, bazen futbol maçı izleyen insanlara, sık sık da şehrin köpeklerine takılıyor, onları hem mesafeli, hem alaycı hem de samimi bir yerden serbest vezin hikâyeleştirip bırakıyor film dünyası içerisinde. Bunun filme güçlü bir insancıllık verdiğini söylemek gerek. Zira birbirine kavuşmayı bekleyen iki âşığın hikâyesini yer yer Yunan Tuhaf Dalgası’nı hatırlatan bir mesafeden anlatan film bu akıma tamamen tezat olacak biçimde açtığı mesafeyi insanlığa ve yaşama dair ümitli, yumuşak hislerle dolduruyor. Bu, iki karakterin aşkını birbirlerine olan hisleri kadar etraflarındaki dünyanın da bir parçası hâline getiren bir duygudaşlığı mümkün kılıyor. Öte yandan bu epik aşk hikâyesi ve şehirdeki diğer tüm sıradan anlar arasında bir anlam hiyerarşisi gözetmeyen, hepsini aynı düzlemde birbirlerine ait kılan koleksiyoncu bir yaklaşımı barındırıyor. Ve bu yüzden dolu dolu, ümitli bir cesareti çağırıyor. 

Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?

Aleksandre Koberidze’nin adını dünyaya duyuran ve Gürcistan sinemasının son dönemde yükselen yaratıcılığına hatırı sayılır bir katkı sunan filmi, ‘bakış’ındaki çeşitli, çoğulcu üslubu film malzemesine yönelik cesur, hoyrat, hattâ biraz çiğ yaklaşımına da yansıtıyor. Anlatısal olarak oyunbaz alanlara girmekte epey bonkör davranan bir film izliyoruz. Anlatıyı sık sık bölümlemelerle, ekran üzerine gelen yazılarla, alıntılarla bölen, uzun zumlar ve oyunbaz kesmeler kullanan, dış sesin yabancılaştırıcılığına başvuran film müzik ve mizansen kullanımıyla da yer yer keskin biçimde epikleşiyor. Nazarın devreye girdiği anda seyirciye seslenen müdahalede ya da sonlara doğru ortaya çıkan film içinde film anlatısının hınzırlığında olduğu gibi anlatıda farkındalık gedikleri açmaktan, kurmacanın doğasını açık etmekten de çekinmeyen filmin bu ‘meta’ tarafını da ümitvar ve meraklı yaklaşımının bir parçası hâline getirdiğini belirtmek gerek. Zira bu estetik arayışın özünde de bir şekilde kendi bakışını çoğullaştırmanın, çeşitlendirmenin hevesi, karakterlerin dünyası üzerinden ümidi açık etme isteği ve sinemanın imkânları üzerine kafa yoran taze bir girişkenlik var. 

Bir Kent Portresi

Özünde kendisini kent yaşamına bakmak ve onun ritmini, akışkanlığını görmek üzerine kuran Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz? aynı zamanda sessiz dönemin kent senfonilerinden, gözlemci sinema mirasından, kişisel memleket anlatılarından nüveler barındırıyor bünyesinde. Ancak bu bol çağrışımlı yapının filmin estetik çoğulculuğuyla da birleşince dışavurumcu bir eklektisizme savrulmak yerine anlatı türleri arasında geçirgen, melez bir yapı kurduğunu söylemek gerek. Şehrin küçük anları arasında ayrım gözetmeden her birine aynı özenle yaklaşan Koberidze ve görüntü yönetmeni Faraz Fesharaki, Gürcistan’ın üçüncü büyük şehri Kutaisi’nin yüzeylerinden yarattıkları küçük anlar koleksiyonunu bu peri masalının dünyasını genişleten bir anlatısal diyaloğun parçası hâline getiriyorlar. Birçok anlamıyla bir kent portresi çizen film, peşine düştüğü masalı bu kültürel portrenin bir uzantısı olarak kullanıyor. Bunu yaparken de seyirciyi aktif olmaya, kent ve günlük yaşam hakkında kafa yormaya davet ediyor. 

Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?

Yönetmen Aleksandre Koberidze filmin başlığının, gökyüzüne baktığımızda ne gördüğümüz sorusunun filmde kurmaya çalıştığı, hiçbir şeyin birbirinden üstün olmadığı fikrini yansıttığını söylüyor. Meşru bir çağrışımla, “göğe bakma durağı”nı hatırlatan bu soruyu seyircisine sorarak başlayan film bir anlamda tüm bunlar hakkında düşünmeye de davet ediyor seyircisini. Birbirine bağlı küçük anlar arasında süregidecek filmin boşluğa doğru ümitli bakışını açık eden bu sorunun Koberidze için cevabı açık: Filmde birçok kez adı geçen, film boyunca arka planda kent, insanlar ve köpekler üzerindeki etkisi üzerinden izlediğimiz Dünya Kupası’nı Koberidze’nin kurmaca bir müdahalesiyle kazanan, finalde bir grup çocuğun coşkusunun objesi olan Arjantinli yıldız Lionel Messi’nin her gol attıktan sonra yaptığı göğe bakma jesti. Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?’un büyüsü sinemaya dair bir özü açık etmesinde, o anlamlı boşluğa bakarken düşündüğümüz her şeyi eşit ve birbirleriyle (ve özünde sadece onu izleyenle) ilişkili kılabilmesinde saklı. Koberidze için Messi’nin jestiyle ifade bulan o yukarı bakış ânı da dâhil olmak üzere film boyunca izlediğimiz bütün küçük anları bu arayışa, soru sormanın kendisine bağlıyor film. Ve belki de o yüzden o kurmaca Dünya Kupası’nı Giorgi’nin desteklediği Arjantin’in kazanmasında yaşanan sevinci vurgulayan anlatıcının sözleri birçok şeyi özetliyor: “Dünya çapında ve elbette Kutaisi’de milyonlarca taraftar sevince boğuldu, çünkü her şey olması gerektiği gibi olmuştu.”


Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz?, MUBI Türkiye’de yayında.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.