Şu An Okunan
İz: Av ve Avcı

İz: Av ve Avcı

İz

Agnieszka Holland’ın 2017 yapımı filmi İz türcü, cinsiyetçi, ataerkil zihniyeti hedef tahtasına oturtuyor. Komedi, gerilim, polisiye gibi farklı türlerin iç içe geçtiği, masal tadındaki film son yıllarda yükselişte olan çevreci bilinci yansıtma özelliğine de sahip.


Bu yazı, Altyazı’nın Ekim 2017 tarihli 176. sayısında yayımlanmıştır.


Avrupa Avrupa (Europa Europa, 1990) ve Karanlıkta Kalanlar (In Darkness, 2011) gibi Holokost dramları, Gizli Bahçe (The Secret Garden, 1993) adlı çocuk kitabı uyarlaması ve Beethoven’ın hayatının son yılını konu alan Beethoven’ı Anlamak (Copying Beethoven, 2006) da dahil farklı türlerde birçok filme imza atan Polonyalı Agnieszka Holland’ın son filmi İz (Pokot, 2017) yönetmenin kırk yılı aşan kariyeri boyunca çektiği hiçbir filme benzemiyor. Prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nde sinemada yeni perspektifler açan filmlere verilen Alfred Bauer Ödülü’nü* kazanan İz, komedi, gerilim, polisiye gibi farklı türlerin iç içe geçtiği, masal tadında bir film. Filmin aynı zamanda anlatıcısı olan başkarakteri Duszejko, emekli olduktan sonra yerleştiği kasabada yarı zamanlı İngilizce öğretmenliği yapan, astrolojiye meraklı, altmış yaşlarında bir kadın. Ateşli bir hayvan hakları savunucusu olan Duszejko, Polonya-Çekya sınırındaki dağ kasabasında “kızlarım” dediği iki köpeğiyle birlikte doğayla iç içe yaşıyor. Yaban domuzlarının, tilkilerin, geyiklerin, tavşanların ve bilumum yabani hayvanın fink attığı, eşine peri masallarında rastlanacak bir ormanın kıyısında…

Bu masalsı cennetin huzuru ikide bir yankılanan tüfek sesleriyle bozuluyor. Avcıların katlettiği hayvanların görüntüleri film boyunca geçip duruyor gözümüzün önünden. Sabahları yataktan silah sesleriyle fırlayan Duszejko, öldürülen her hayvanın acısını derinden hissediyor. Öyle ki hayvanlardan artakalan parçaları toplayıp kendi elleriyle kazdığı mezarlara gömmeden rahat etmiyor. Gönülden bağlı olduğu köpeklerinin ortadan kaybolması bardağı taşıran son damla oluyor Duszejko için. Akabinde kasabadaki avcıların teker teker ölü bulunmasıyla olaylar gizemli bir hâl alıyor. Cinayet mahallinde rastlanan toynak izleri, işin içinde mantıkla açıklanamayacak, olağandışı bir şeylerin olduğu, yani hayvanların kendilerine zulmedenlerden intikam aldığı izlenimini veriyor. Yer yer büyülü gerçekçi bir atmosferin hâkim olduğu İz, av takvimini izleyen dört bölüme ayrılmış. Film boyunca mevsimlerin döngüsünün doğada yol açtığı dönüşümlere, karlarla kaplı doğanın baharda yeniden canlanışına tanık oluyoruz. Holland İz’i Polonyalı ünlü yazar Olga Tokarczuk’un 2009 tarihli ‘Drive Your Plough Over the Bones of the Dead’ (Sabanını Ölülerin Kemikleri Üzerinde Sür) romanından uyarlamış. Romanın adı İngiliz Romantik şair William Blake’in bir şiirinden alınmış: “Arabanı ve sabanını ölülerin kemikleri üzerinde sür./Aşırılığın yolu bilgeliğin sarayına varır.”1 Filmde William Blake’in adı, şiirlerini Lehçeye çevirmeye çalışan bir karakterin Duszejko’nun yardımına başvurduğu sahnede geçiyor. Blake’in insanları geçmişin örf ve âdetlerine saygı duymaktan vazgeçip radikal eylemlerde bulunmaya çağıran dizeleri sanki Duszejko’nun hayat felsefesini yansıtıyor.

Türcülüğün Eleştirisi

“Adil insan yaşayan bütün canlıların dostu ve savunucusudur” der Walter Benjamin.2 Duszejko da insan türünü diğer türlerden üstün görmeyip doğadaki bütün canlılara dostça yaklaşan bir çevreci. Hâliyle bu tutumu Duszejko’yu, ava düşkün kasaba sakinleriyle sürekli karşı karşıya getiriyor. Duszejko av partilerini engellemeye çalışıp polise şikayet üstüne şikayet yağdırıyor, kaçak avcıları afişe ediyor ama nafile. Karşılaştığı muamele hep aynı: bıyık altından gülmeler, ciddiye alınmayacak yaşlı bir kaçık gözüyle bakmalar… Duszejko’nun sık sık astrolojiden, gezegenlerin insanın kaderi üzerindeki etkisinden bahsetmesi de ‘yaşlı kaçık’ izlenimini pekiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Hem Kilise hem de polis teşkilatı avcılığı kutsayan, kaçak avcıları kollayıp gözeten çürümüş kurumlar olarak resmediliyor filmde. Hattâ kasabanın kendisi de avcılıkla uğraşan rahibi, vaazlarında avcıları Tanrı’nın elçileri ilan etmeye dek vardırıyor işi. Dahası rahip, kaybolan köpeklerinin yasını tutan Duszejko’yu insanla hayvanı bir tutarak günah işlemekle suçluyor. “Tanrı bize hayvanları öldürme hakkını vermedi ama” diye çıkışan Duszejko’ya rahip “Tanrı’nın öldürmeyeceksin buyruğu hayvanlar için geçerli değil” yanıtını veriyor. Hayvanların ruhu olmadığını söyleyen rahip, Tanrı’nın hayvanları ve tüm doğayı insanın emrine verdiğine dair dinî söylemi dile getiriyor böylece. Bu söylem Batı kültüründe öylesine yer etmiş ki her şeyden şüphe etmeyi felsefi yöntem olarak benimseyen Descartes gibi rasyonalist bir filozof bile hayvanların insandan aşağı olduğu önyargısını sorgulamayıp onları muhakeme kabiliyetinden yoksun makineler olarak tanımlamış. Hayvanları insandan aşağı bir konuma yerleştiren söylemler, dinin etkisinin kırıldığı Aydınlanma Çağı’ndan sonra bile hep baskın olmuş. Hayvan çalışmalarında çığır açan ‘Hayvan Özgürleşmesi’ (1975) kitabının yazarı Peter Singer, “insanlarla hayvanlara farklı davranmamıza sebep olan irrasyonel önyargıya” ‘türcülük’ adını verir. Singer’a göre “tıpkı kadınların ve Afrikalıların fizyolojik farklılıklardan dolayı kötü muamele görmesi gibi hayvanlar da canlıların değerli olanını değersizden ayıran çizginin dışında bırakılmaktan muzdariptir.”3 İz’de Duszejko’nun savaş açtığı zihniyet, tam da insanı hayvandan daha değerli bir canlı olarak gören bu önyargı işte.

İz

Başta öğrencileri olmak üzere kasabada Duszejko’yu sevenler de yok değil. Duszejko’nun sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen arkadaşları da kendisi gibi topluma uyum sağlayamamış tipler: Gündüzleri tezgâhtarlık yapıp geceleri randevuevinde çalışan, bir yandan da erkek kardeşinin velayetini almak için çırpınan, Duszejko’nun ‘Müjdeli Haber’ lakabını taktığı genç kadın; işini kaybetmemek için epilepsi hastası olduğunu herkesten gizleyen, Blake’ten şiir çevirileri yapan bilgisayar dehası utangaç Dyzio; toplama kampından sağ kurtulmuş babasının ve genç yaşta intihar eden annesinin ruhunda açtığı yaraları hâlâ taşıyan Matoga ve böcekbilimci Boros. Duszejko, arkadaşlarının rahatlıkla içini dökebileceği ve her durumda yardımına başvurabileceği güvenilir bir dost. Arkadaşlarının başından geçen travmatik olayları hayalinde canlandırdığı sahneler, Duszejko’nun sadece hayvanların değil insanların acılarına da kayıtsız kalmadığını gösteriyor. İşte bu yüzden Duszejko, Matoga’nın şimdiye dek hep sır olarak sakladığı annesinin intiharından söz ettiği ilk ve tek dostu.

Filmin ortalarında Boros’un hikâyeye dahil olmasıyla Matoga, Duszejko ve Boros arasında bir aşk üçgeni kuruluyor. Duszejko’ya ondan hoşlandığını bir türlü itiraf edemeyen içine kapanık Matoga’nın aksine Boros, Duszejko’ya cinsel çekim duyduğunu gizlemiyor. Boros ile Duszejko’nun sevişmeden önce birbirlerini uzun uzun koklaması, koku duyusu insandan çok daha keskin olan hayvanların çiftleşme esnasındaki davranışlarını andırıyor. İnsan davranışlarının tıpkı böceklerinki gibi hormonlar ve kimyasallar tarafından yönlendirildiğini savunan Boros, özgür irade olmadığına inanan iflah olmaz bir determinist. Onunla aynı fikirde olmayan Duszejko’nun Boros’a yakınlık duymasının başlıca sebebiyse hormonlar ve kimyasallar değil, Boros’un böceklerin yaşam hakkını savunan ateşli bir “böceksever” olması. Sözgelimi Boros, ormandaki ağaçlar kesildikten sonra üzerinde böcek larvaları bulunan dalların ateşe atılmasını Holokost’a benzettiğinde Duszejko’nun gözleri yaşarıyor: “Bu bir Holokost ve hiç kimse bu durumun farkında bile değil.” Boros’un sözleri şu soruları da beraberinde getiriyor hâliyle: Hayvan hakları nerede sona eriyor? Böcek larvalarının, eklembacaklıların ve yumuşakçaların haklarını da savunmalı mıyız? Böcek larvalarının yok edilmesiyle Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırım arasında paralellik kurmak ne kadar yerinde? Bu sorulara yanıt vermek izleyiciye düşüyor.

Ekofeminist Dokunuşlar

Filmde Duszejko’nun öfkesini üzerine çeken ve bir süre sonra ölü bulunan avcıların hepsi de istisnasız kötü karakterler olarak resmediliyor: Bu avcılardan biri, tilkilerin canlı canlı derisini yüzen, yanında çalışan ‘Müjdeli Haber’e zorbaca davranan, onu işlettiği randevuevinde çalışmaya zorlayan Wnetrzak adlı bir kürk taciri; bir diğeri Wnetrzak’la işbirliği içinde yasadışı işler çeviren bir emniyet amiri; üçüncüsü karısına şiddet uygulayan, geceleri Wnetrzak’ın işlettiği randevuevinden çıkmayan belediye başkanı; sonuncusu da avcılığın Tanrı vergisi bir hak olduğunu iddia eden rahip. En büyük zevkleri hayvan öldürmek olan bu erkeklerin hepsi de ataerkil, kapitalist düzenin temsilcisi. Aslına bakılırsa filmde eril bir uğraş olarak resmedilen avcılıkla uğraşan tek bir kadın bile görmüyoruz. Bu açıdan film, ataerkil kültürde avın erkeğin iktidarını pekiştiren bir ritüel işlevi gördüğünü iddia ediyor. Avcılıkla eril iktidar arasındaki ilişki, erkeklik krizlerinin yazarı olarak bilinen Ernest Hemingway’in öykülerinde de sıkça karşımıza çıkar. Sözgelimi ‘Francis Macomber’ın Kısa ve Mutlu Yaşamı’ adlı öyküde karısının parmağında oynattığı pısırık bir koca olarak çizilen Macomber’ın safaride bir bufalo öldürmesi, erkekliğini ispatlayıp karısının üzerinde güç kazanması anlamına gelir. Ancak mutluluğu uzun sürmez. Macomber, kocasındaki değişikliği anında seziveren karısının silahından çıkan kurşunla ölür. Kendisi de birçok kez safariye çıkmış profesyonel bir avcı olan Hemingway’in eserlerinde av teması hep erkeklik meseleleriyle iç içe geçer.

Duszejko avcılara karşı hayvanların yaşam hakkını savunurken ataerkiyle de mücadele ediyor aynı zamanda. “Hayvanlar, yeryüzü ve kadınlar… Üçü de nesneleştirilmiş ve aynı muameleye maruz bırakılmışlardır.”4 Bu sözler, çevrecilik ve feminizm hareketlerinin birleşiminden oluşan ekofeminizmin özünü yansıtır. Ekofeministlere göre hem hayvanlar hem de kadınlar, ataerkil kültürde Öteki olarak tanımlanır ve erkeklerin ihtiyaçlarını tatmin etmeye yarayan sömürülecek, hükmedilecek nesneler gibi görülür. Bu yüzden ataerkil ideoloji doğaya dişil özellikler atfederken kadınları da hayvan ve doğayla özdeşleştirir. Dolayısıyla ekofeministlere göre kadının kurtuluşuyla birlikte doğanın kurtuluşunu da hedeflemeyen bir feminizm güdük kalmaya mahkûmdur, tıpkı kadının kurtuluşunu hedeflemeyen bir çevrecilik gibi. İz; kadını, doğayı ve hayvanı aynı kefeye koyup üçüne de zorbaca hükmetme mantığıyla yaklaşan türcü, cinsiyetçi, ataerkil zihniyeti hedef tahtasına oturtuyor. Dolayısıyla İz’in ekofeminist bir bakış açısına sahip olduğunu söylemek mümkün. Zaten yönetmen de İz’i feminist, çevreci ve anarşist bir masal olarak tanımlıyor. Aslında politik bir film çekmek için yola çıkmadığını söyleyen Holland, buna rağmen İz’in her fırsatta kadın haklarına saldıran ve doğa talanına kapı aralayan Polonya’daki sağcı, popülist ve milliyetçi iktidarın bir alegorisi olarak okunabileceğini söylüyor. Polonya’da anaakım medyanın filme sıcak bakmamasının nedeni de bu olsa gerek. Hattâ İz’i ekolojik terörizmi destekleyen Hıristiyanlık karşıtı bir film olarak nitelendiren Polonyalı gazeteciler dahi var.5

İz

Filmin sonunda cinayetlerin sırrı çözüldüğünde ölü bulunan bütün avcıların Duszejko’nun köpeklerinin öldürülmesinde parmağı olduğunu anlıyoruz. Duszejko’nun baştan beri güvenilir bir anlatıcı olmadığını da. Gelgelelim filmin sürpriz sonu pek de sürpriz etkisi yaratmıyor. Rollerin tersine çevrilmesinin yarattığı ironik bir durum söz konusu sadece: İroni, güçlü ve iktidar sahibi olduklarını sanan avcıların, zararsız bir kaçık gözüyle baktıkları kadına av olmalarından kaynaklanıyor. Aslında Duszejko’nun intikamı doğanın ve öldürülen bütün hayvanların intikamı aynı zamanda.

İz, tam da masallara yakışır bir şekilde “ve sonsuza dek mutlu yaşadılar” tarzı bir sahneyle sona eriyor; Duszejko’nun tüm dostlarının bir arada olduğu, büyük ve mutlu bir aile tablosuyla. Bu ailede Duszejko’nun yakınlık duyduğu her iki erkeğe de yer var, yani hem Matoga’ya hem de Boros’a. Üstelik geleneksel cinsiyet rolleri de tersine çevrilmiş: Duszejko dışarıda arıcılıkla uğraşırken Matoga evde yemek hazırlıyor. Bu açıdan bakıldığında final sahnesinin ataerkil aile yapısına alternatif bir aile tablosu çizdiği söylenebilir. Ama belli ki Duszejko’nun hayalinde kurduğu bir sahne bu, çünkü yanında çoktan ölmüş olan köpekleri de var. Büyüleyici doğa çekimleri ve başarılı sinematografisiyle bir masal atmosferi yaratan İz’i başarısız kılan yönü ise mesajını çoğunlukla bağırarak, ders öğretircesine vermesi. Duszejko’nun hayvan öldürmenin insanlık dışılığından bahsettiği birçok sahnede olduğu gibi. Sonuç olarak İz, çevrecilikle eleştirel kuramları birleştiren yaklaşımların gitgide çoğaldığı ve ekofeminizm, eko-Marksizm, ekoeleştiri, ekofelsefe gibi kelimelerin lugatımıza eklendiği son yıllarda yükselişte olan çevreci bilinci yansıtması açısından ilgi çekici bir film.


NOTLAR

(*) Berlinale, Alfred Bauer’nın sıkı bir Nazi işbirlikçisi olduğunun ortaya çıkması nedeniyle 2020 yılında bu ödülün artık verilmeyeceğini açıkladı.

1 William Blake, Cennet ve Cehennemin Evliliği, Çev. Rahmi G. Öğdül.

2 Walter Benjamin, Illuminations, (New York: Schocken Books, 2007), 104.

3 Greg Garrard, Ekoeleştiri, (İstanbul: Kolektif, 2016), 197.

4 Carol J. Adams, “Ekofeminizm ve Hayvan Yeme”, Birikim, erişim 18 Eylül 2017, <goo.gl/6dyP2U>.

5 Kate Connoly, “Agnieszka Holland: Pokot reflects divided nature of Polish society”, The Guardian, erişim 18 Eylül 2017, <goo.gl/1Yrq5r>.


İz, 29 Mart 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.