Şu An Okunan
Mutluluk: Empresyonist İroni

Mutluluk: Empresyonist İroni

Agnès Varda’nın Beşten Yediye Cléo’yu takip eden uzun metrajı Mutluluk, çekildiği dönemde çok anlam verilememiş, ne dediği konusunda kafaları karıştırmış, bazı sert eleştirilerin de hedefi olmuş bir Varda filmi.

Ön planda, yüzünü kameraya dönmüş muhteşem ayçiçekleri. Arkada, biraz uzakta, kameraya doğru yaklaşan dört figür. Netlik onlarda değil; yüzleri seçilemeyen renkli siluetler. Ama mutlu-çekirdek-aile’yi tanımak ne kadar kolay. Belli ki soldaki baba, arada iki küçük çocukları, sağdaki anne; zincirleme el ele tutuşmuş yan yana yürüyorlar. Belli ki mutlular; aydınlık bir günde, doğayla harmoni hâlinde, sarı-turuncu-kırmızı renk paletinde güzel lekeler… Fonda bangır bangır Mozart… Mutluluk (Le Bonheur, 1965) bu mutluluk tablosuyla açılıyor. Film finalinde de bu imgeye geri dönüyor. Muhteşem sonbahar doğasıyla uyumlu kıyafetleriyle anne, baba ve çocuklar, el ele, bu sefer kameraya arkaları dönük, yavaş yavaş yürüyorlar. Aynı mutlu-çekirdek-aile silueti, aynı Mozart bestesi, aynı mutluluk tablosu. Bir farkla: Açılıştaki kadınla finaldeki kadın farklı!

Agnès Varda’nın Beşten Yediye Cléo’yu (Cléo de 5 à 7, 1962) takip eden uzun metrajı Mutluluk, çekildiği dönemde çok anlam verilememiş, ne dediği konusunda kafaları karıştırmış, bazı sert eleştirilerin de hedefi olmuş bir Varda filmi. Empresyonist resmi sinemaya tercüme eden, renk ve ışık coşkusuyla dolu; nefis Fransız kırsalında, yaz zamanı, ışıltılı gündüzlerde çekilmiş olan bu her şeyiyle güzel filmin basit ama tuhaf bir öyküsü var. Tuhaf olan, öykünün kendisinden çok Varda’nın onu anlatış biçimi aslında tabii. Filmin açılışında gördüğümüz François, Thérèse ve iki küçük tatlı çocukları mutlu mesut yaşayıp giderlerken François postanede çalışan Émilie’ye âşık oluyor. Thérèse’i de aynı şekilde ve ölçüde sevmeye devam ederek. Bu iki kadını aynı anda sevdiği için en ufak bir huzursuzluk duymadan, duygularıyla son derece barışık bir şekilde. Émilie’ye baştan itibaren yalan da söylemiyor hiç, eşini ne kadar sevdiğini uzun uzun anlatıyor ona. Bir noktada, kırda piknik yaparlarken Thérèse’e de anlatıyor diğer aşkını. Aynı huzurla, doğallıkla ve dürüstlükle. Thérèse de hemen, neredeyse tereddütsüz, anlayışla karşılıyor. Ama çimenlerin üzerindeki tatlı öğlen uykusundan uyandığında Thérèse’i yanında bulamıyor François. Etrafta koştururken, intihar eden eşinin ölü bedeninin gölden çıkarıldığını görüyor.

Güzellikten, iyilikten, mutluluktan başka bir şeyin izinin bile görülmediği, hattâ yok sayıldığı, her karesiyle ışıltılar saçan bu güzel filme çok fazla gelen, çok ani, çok beklenmedik bir gelişme. O âna kadar sadece güzellik-iyilik-mutluluk fazlalığının imlediği belli belirsiz bir ironik hisle gelen tarifsiz tuhaflık, bu noktadan sonra absürdlüğe uzanmaya başlıyor. Çünkü Thérèse’in intiharının ardından film rota değiştirmiyor, güzelliğinden asla ödün vermiyor. Sadece bir an için sarsılıp hemen kendine geliyor, aynı François gibi. Dramatik hiçbir şeyi bünyesi kabul etmiyor aynı François gibi. Mutluluk zırhını hiçbir şey delemiyor sanki. François ne suçluluk hissediyor, ne kendini sorguluyor. Thérèse’in intiharı nedeniyle Émilie’ye olan sevgisi de zarar görmüyor. Olası her tür çelişkiden muaf bir şekilde, sessizce, birebir aynı mutluluk tablosunda Thérèse’in yerini Émilie alıveriyor. Ne oldu şimdi? Bu hikâyeyi anlatmak niye, böyle anlatmak niye? Mutluluk’u tuhaflaştıran, kafa karıştırıcı hâle getiren şey, ironisini ‘poker suratı’yla yapması herhâlde.

Agnès Varda bu filmi (ve filmin konu edindiği mutluluğu), dışarıdan bakınca mükemmel görünen, güzel mi güzel, ama içi kurtlu bir yaz meyvesine benzetiyor. Marie-Claire gibi dergilerin sunduğu klişe mutluluk imajından, bu imajın gizlediği (bazen hiç ortaya çıkmayan) trajediden bahsediyor. Filmin açılışında ve finalinde gördüğümüz o mutlu-çekirdek-aile tabloları her şeyleriyle gerçekten de o yılların kadın dergilerinin sayfalarını hareketlendiriyor sanki. Mutluluğun tanımı o kadar net, o mutluluğu elde etmek için önerilen rol o kadar tek tip ki, işte Thérèse’i çıkarıp yerine Émilie’yi koyunca hiçbir şey değişmiyor. Birey yok, toplumsal rol var. Mutluluk’ta da karakterler yok, figürler var. Herkes mutlu, kimse biricik değil.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.