Pluribus: Hepimiz Biriz
Pluribus, herkesin herkese ait olduğu ancak hiç kimsenin bireysel bir varoluşu olmadığı, aynı ağda buluşan bir “dalkavuklar toplumunu” konu alıyor. “İyi”nin şiddetini toplumsal olarak dayatan ve kamusal alanın yok olduğu bu “kalabalık”; sanat, siyaset ve felsefeye gerek duymayan ve arzunun yok olduğu bir retrotopya.
Bülent Diken
“Gerçekmiş gibi davranmak, gerçeğin dünyaya verdiği yarardan çok daha fazla zarar verir.” François de La Rochefoucauld
‘Hepimiz biriz:’ Pluribus’ta (2025- ) izlediğimiz ‘ütopik’ toplum, mutlu, barışçıl ve birleşmiş bir toplum; artık felsefenin, politikanın, sanatın ve sosyolojinin gereksiz hâle geldiği bir toplum. Dolayısıyla alternatif aramaya ve hiçbir şeyi değiştirmeye gerek duymayan bir toplum. ‘Cesur Yeni Dünya’daki belki de en distopik sahneyi hatırlayın; karakterlerden birine özgür olmak isteyip istemediği sorulur. Cevabı şöyledir: “Ne demek istediğinizi anlamıyorum. Ben zaten özgürüm. En harika zamanı geçirmekte özgürüm. Günümüzde herkes mutlu.” Benzer şekilde, Pluribus’taki karakterlerden biri “dünyanın neden kurtarılmaya ihtiyacı var?” diye sorar.
Pluribus’un İlk Kuralı: Memnun Etmek
İnsanların kendilerini “zaten özgür” hissettikleri bir dünyadayız. Ancak sorun şu ki özgür olmanın “özgür hissetmek” ile hiçbir ilgisi yok. Aynı şekilde, “iyi hissetmek” ile “iyi olmak” aynı şeyler değil. Antik çağda bu farkı tartışmak için kullanılan kavram kolakeia, yani dalkavukluktu. Aristoteles, örneğin, dalkavuğu sahte bir arkadaş olarak tanımlıyordu. Gerçek arkadaş, kişiye kendisi için ‘iyi’ olanı söylerken, dalkavuk ‘iyi hissettiren’ şeyi söyler. Oysa kişiye kendisini iyi hissettiren şey her zaman onun için iyi olan şey değildir. “İyi” ile “iyi hissetmek” arasındaki bu fark, Pluribus’un temel düşünsel eksenini oluşturuyor. Keza Pluribus’un ilk kuralı herkesi “memnun etmek.” Pluribus, mizah anlayışı olmayan robot benzeri dalkavukların sizi memnun etmek için size el bombası veya atom bombası bile getirebileceği bir dalkavuklar toplumu. Böyle bir dünyada önemli olan, başkalarının duymak istediğini söylemek, beklentilerine ve normlarına hitap etmektir. (“Raban neden kadın?”) Fakat paradoks şu ki, arkadaşlık seçici olmadığında ortadan kaybolan bir şey. Aristoteles’in dediği gibi, “Herkesin arkadaşı olan, kimsenin arkadaşı değildir.” Pluribus’ta yaşayan insanlar, tam da herkesi sevdikleri için hiç kimseyi gerçekten sevemezler.
Platon da dalkavukluğu “iyi” ve “iyi hissettiren” arasındaki ayrım bağlamında tartışır. Ancak Platon’da, Pluribus tartışmasını yakından ilgilendirecek önemli bir fark var. Bu fark, Platon’un kolakeia’yı (dalkavukluk) techne’nin (sanat) tersi olarak tanımladığı Gorgias’ta ortaya çıkıyor: techne, mükemmelliği hedefleyen, içgörü ve uygulama gerektiren bir faaliyet biçimini ifade ederken, dalkavukluk bunun çarpıtılmış hâlini dile getirir. Örneğin, siyaset bir sanattır, ancak demagoji onun çarpıtılmış hâlini, yani bir dalkavukluk biçimini gösterir. Gerçekten de, her techne için, onun bozulmuş, yozlaşmış bir versiyonu olarak işlev gören bir kolakeia vardır; her kolakeia bir techne maskesi takar, bir techne gibi görünür.

Bu nedenle, dalkavukluk sadece yalanı, yanlışlığı değil, aynı zamanda fikirleri ve ilkeleri çarpıtmayı, saptırmayı ve böylece içlerini boşaltmayı ve onları kötüye kullanmayı ifade eden stratejik bir oluşum alanını da ifade eder. Örneğin, Pluribus’ta “ağ toplumu” fikri çarpıtılmış bir halde karşımıza çıkıyor: herkes herkese aittir, ancak hiç kimsenin bireysel bir varoluşu yoktur. Benzer şekilde, Pluribus özgürlük olmadan “eşitlik” sunarak komünizm fikrini çarpıtır. “Bağlantıcılık” (connectionism) fikri de neşeden yoksundur (Spinozizm’i çarpıtır). Benzer şekilde, “aşk” ve sevgi artık baştan çıkarıcı olamaz. Bilim, mühendisliğe, araçsal akla endekslenmiş gibi görünmektedir. Felsefe (bilgi sevgisi) bilgi birikimine; zeka yapay zekaya indirgenmiştir. Sokrates hiçbir şey bilmediğini söylüyordu; Pluribus’taki insanlar ansiklopedik bilgi anlamında her şeyi bilirler ve bunu hiçbir çaba harcamadan yaparlar. Bilgi edinmeye giden yol bilgi sevgisinden geçmez; tümüyle mekanize olmuştur.
Kalabalık
Pluribus sosyal yaşamı, sosyal medyanın imajında yeniden şekillendirir. Kamusal yaşamın ilkesi artık farklılık değildir. Sennett’in ‘Ten ve Taş’ adlı kitabında anlattığı 19. yüzyıl kafelerinde sadece iki kural vardı: Herkesle konuşulabilir, ancak özel konular hakkında konuşulmamalıdır. Bugün kamusal alanda simetrik olarak zıt iki kural toplumsal olarak kabul görüyor. Şöyle ki, insanlar artık sadece yakın gördüğü kişilerle kafelere gidiyor, mümkünse yabancılardan kaçınıyorlar ve her şeyden çok özel alanları hakkında konuşuyorlar. Pluribus bu eğilimi mantıksal uç noktalarına taşıyor: zira ‘iletişim’ doğrudan ve tam olduğu için, artık maskeye gerek yoktur. Kamusal alan olduğu gibi yok olmuştur. Aynı anda bireysellik de mümkün değildir. Pluribus’ta birey, kolektif (yapay) zekâ için bir perdeden başka bir şey değildir. Toplumsal yaşama tam bir şeffaflık hakimdir ve ön plan ile arka plan arasında fark kalmamıştır. Her “birey”, aynı ağa bağlıdır, diğerlerinin hissettiklerini ve bildiklerini anında hisseder ve bilirler. Moda gibi bireyliği ve farklılığı vurgulayan olgular dahi yok olmuştur, keza ne diğer insanlardan farklılaşmaya ilişkin bir gereksinim, ne de bunu arzulayacak bir benlik kalmıştır. Le Bon ve Canetti, “kalabalığı” bireyin içinde kaybolduğu bir varoluş biçimi olarak tanımlamışlardı. Pluribus bu anlamda bir toplumdan çok bir kalabalığa benziyor. Ve insanlar toplumsallığı kaybettiklerinin bilincinde olmadıkları için, bu durumdan çok memnun görünüyorlar. “Ne kadar harika olduğunu anlayacaksınız”.
İkinci Kural: Şiddet Yok
Pluribus’un ikinci kuralı, şiddetin yasaklanmasıyla ilgili. Pluribus’ta insanlar sistematik olarak siyaseten doğru davranırlar, kimseye veya hiçbir şeye şiddet uygulamazlar. Şiddet tamamen yasaktır; bir istakozu bile öldüremezler. Ancak paradoksal olarak, şiddetin tamamıyla dışlanması – ‘barışçıl’ toplumun inşası – şiddetten daha şiddetli bir oluşumu da beraberinde getirir. Pluribus’ta gerçek veya sembolik herhangi bir şiddet biçimi o kadar düşünülemezdir ki, onunla karşı karşıya kalan insanlar anında elektrik akımına kapılmışçasına kısa devre yaparlar ve zombi benzeri cansız varlıklara dönüşürler. Bu hâliyle şiddet, Pluribus’un gerçeklik ilkesine dahil edilemeyen bir şeydir. Aynı anda, “bireyler” için yasak olan şey, şiddet, toplumsal düzeyde geri dönmektedir. Örneğin, filmde bir karakter RNA dönüşümünde sekiz yüz elli milyon insanın hayatını kaybettiğini söyler. Bu nedenle her yerde üst üste biriken ceset yığınları görürüz. Ancak bu tür şiddet, sistem için işlevsel olarak görülür ve bir tabu olan öldürme eylemi rasyonelleştirilir ve meşrulaştırılır. Aynı şekilde, bir başka tabu olan kanibalizm de sistemin araçsal gerekliliklerine atıfta bulunularak askıya alınır (öldürmek yasak, ama insan dahil ölüleri yemek serbesttir). Bu nedenle Carol, bu tür “yönetilen” bir kanibalizm ile bir sorunu olmayan Pluribus halkını, Helen’in cesedini yemeye çalışan kurtları anımsatan ‘mezarlık soyguncusu psikopatlar’ olarak adlandırır.
“İyi”nin Şiddeti
Uzun sözün kısası, Pluribus’un şiddeti mutlak olarak dışlaması, bir inkardan, illüzyondan başka bir şey değildir. Dolayısıyla şiddet aslında devam eder. Ama ‘biyolojik zorunluluk’ referansıyla rasyonelleştirilir, içselleştirilir ve sistem tarafından araçsallaştırılır. Buradaki paradoks şu: aslında tüm kültürel yaratıcılık bir anlamda şiddete dayanır. Nietzsche’nin dediği gibi, uygarlık dediğimiz hemen her şey şiddetin süblime edilmesine, yüceltilmesine dayanır. Bu nedenle satranç oynamak (yüceltilmiş savaş) gerçek savaşla aynı şey değildir. Pluribus’ta ise şiddet bu anlamda yüceltilmez, aksine süblimasyon süreçlerinin önü kapatılır. Bu nedenle Pluribus toplumunda sanat, siyaset veya felsefenin, yani insanı insan yapan ilişkilenme biçimlerinin hiçbir izini görmeyiz.
Genel olarak Pluribus’ta şiddet, Carol gibi henüz herkesle “bir” olamamış, bu yanıyla ilkel addedilen insanlara atfedilir. (“Sizi birbirinizden koruyamayız”). Ancak şiddetin mutlak olarak yasaklandığı bir dünya, olsa olsa şiddeti kışkırtır. Ve bu tür “dışsal” şiddet karşısında Pluribus şaşırtıcı derecede kırılgandır. Bu nedenle Carol’ın fiziksel ve sembolik şiddet eylemleri böyle bir toplumu anında felç edebilmektedir. İlginç bir şekilde, Pluribus’un “iyi” bir toplum kurma girişiminin tam aksine, Carol kötülüğün dilini konuşabilen tek kişidir. Bu bağlamda önemli olan, “kötülüğü” nesnel bir varlık, “gerçekliğin” bir parçası olarak değil, şeyleri “olumlu” varoluşlarından saptıran bir olumsuzluk biçimi (negativite) olarak düşünmektir. Bu, Pluribus için kavranması imkânsız olan Carol’ın eylemlerindeki karşıt boyuttur. Carol’ın eylemleri, nihayetinde bizi “iyilikten” (Pluribus’tan) koruyabilecek tek şey gibi görünür. Baudrillard teoriyi “gerçek olanın, rıza gösterilmemesi gereken şey” olduğunu göstermek olarak tanımlamıştı. Bu anlamda Carol, Pluribus’un teorisyenidir. Tam da ‘sizi mutlu etmek isteyen’, ‘sizin de katılabilmeniz için her şeyi düzeltecek’ insanlarla birlikte yaşamak istemediği için.
Üçüncü Kural: Seçim Yapmak Yok
Platon’dan Spinoza’ya, Nietzsche’den Lacan ve Deleuze’e kadar, insanın özünün arzu olduğu fikrine aşinayız. Arzu ettiğimiz için, arzu nesnelerimize ulaşmak için mücadele ettiğimiz sürece varız. Pluribus’ta bu arzu ekonomisi işlevsizleştirilmiştir çünkü herkes istediğini anında elde edebilmektedir. (Bir sahnede Carol bahçede bir çukur kazarken kendisine bir iş makinesi gönderilir; başka bir sahnede boş süpermarket Carol için yiyecekle doldurulur…)

Yüzyıllar önce Ksenofon’un tiranı Hiero, her şeye kolayca ulaşabildiği için “doygunluk hissi” yaşadığından, artık hiçbir şeyden keyif alamadığından yakınıyordu. Çünkü arzu nesnesinin değeri, nesnenin kendisinde değil, onu elde etmek için verilen mücadelede yatar. Pluribus’ta tatmin duygusu bir mücadelenin sonunda oluşmaz. Dahası, bireysellik artık mevcut olmadığı için, insanlar ancak bir sürü gibi arzulamaktadırlar. Carol’ın problemi, tam da kendi siyasi ve etik değerlerini mutlaklaştıran bu sürü zihniyetiyle yüzleşmeye çalışmaktır.
Sırça Fanus’ta Sylvia Plath insan hayatını bir incir ağacındaki incirleri seyrederken ama hiçbirini seçemeden (çünkü her seçim diğer seçimleri imkânsızlaştıracaktır), ertelemelerle, bekleyişlerle geçen, incirlerin çürüyüp düşmesini izlemekten ibaret bir çaresizliğe benzetir. Pluribus’ta dramatize edilen ise tam tersi bir durumdur: bütün incirlere aynı anda ve hemen ulaşılabilen ütopik bir senaryo görürüz. Ama seçim hâlâ imkânsızdır. “Seçemeyiz.” Zosia, örneğin, Carol ve Koumba arasında seçim yapamaz, çünkü hangisini seçerse seçsin diğeri üzülecektir. Kıyamet öncesine dair bir süpermarket sahnesinde ‘Her yemek bir seçimdir’ yazan bir poster görürüz. Ancak kıyamet sonrasında bu tür seçimlere gerek kalmamıştır, keza her öğüne anında ulaşılabilmektedir.
Olaysız Retrotopya
Yaşamak seçim yapmak, bir perspektif oluşturmaksa – öyle ki bir bitki bile güneşe doğru yönelir – Pluribus’ta yaşam, bakış açısından, perspektiften yoksundur. Bu yoksunluk her şeyi düzleştirir, banalleştirir, tüm değerleri yok eder; incirler arasında ayrım yapmak imkânsız hâle gelir. İyi ile kötü arasında ayrım yapılamadığında, etik ortadan kaybolur. Bakış açıları arasında herhangi bir değer hiyerarşisi inşa edilemediğinde, siyaset imkânsız hâle gelir. Zevkler arasında bir estetik hiyerarşi oluşturulamadığında ise sanat imkânsız hâle gelir. Ve sanat, felsefe ve siyaset, ya da kısaca ‘yeni’ veya ‘olay’ ortadan kaldırıldığında, gelecek anlamını yitirir.
Dolayısıyla Pluribus ütopyadan çok bir retrotopya olmak zorundadır. Gerçekten de, dizide karşılaştığımız her güzel yemek, her güzel anı, aslında sadece geçmişe bir göndermedir. Bu retrotopik kültürde her şey bir tekrardır, ancak yeni hiçbir şey üretmeyen, boş bir tekrardır. Bu nedenle Pluribus, Benjamin ve Agamben gibi düşünürlerin modern tarihi salt tekrardan oluşan, hiçbir fark yaratmayan bir sahte olaylar yığınına, bir felakete/cehenneme benzetmelerini akla getiriyor. Buna karşılık, “devrim”, bu boş akışı durdurmayı mümkün kılan bir “imdat freni.” Dolayısıyla, eğer tarih kendini bir fars olarak tekrarlayıp duruyorsa, eğer trajik olan komedi olarak yeniden ortaya çıkıyorsa, bu melankolik olmak için bir gerekçe değil bir fırsattır – keza tarih bu seyrini Marx’ın deyişiyle “insanlığın geçmişinden neşeyle ayrılması için” izler. Neşe, mutluluk, sahte değişimden, boş tekrardan kopabilmektir. Carol’un Pluribus’un tanımıyla ‘mutlu’ olmayı tercih etmediğini fark ettiğinde yöneldiği mutluluğu – imdat frenini – bu çizgide anlamlandırabiliriz. Aynı şekilde, dizideki olayların yavaş bir ritimde akmasını da böyle açıklayabiliriz: Pluribus’un söz konusu ettiği sorunsal insanın ancak yavaşlayabilirse, durmak bilmeyen kalabalıktan kopabilirse, etrafına bakınabilirse duyumsayabileceği şeylerdir.

Bu bağlamda, bir şeyi yapmamayı seçebilme kapasitesi, Pluribus’ta eksik olan en önemli şey gibi görünüyor. Carol ve Helen’i Norveç’teki bir buz otelinde izlediğimiz, çiftin geçmişini gösteren bir sahnede, Carol her zamanki şikayetçi tavrıyla sorar: “Rick Steves’in önerdiği her şeyi denememiz mi gerekiyor?” Tüm potansiyellerimizi gerçekleştirmemiz mi gerekiyor? Gerçekten de, Helen ve Carol’ın kıyamet öncesi kültürü, bizim kültürümüz, kişinin potansiyellerini gerçekleştirmesinin bir zorunluluk olarak dayatıldığı bir kültürdür. Carol’ın kâbusuysa, tüm potansiyellerin anında gerçekleştirildiği, kişinin “tercih etmem” diyemediği bir kültürde hapsolmaktır. Pluribus’un robot insanları, programlandıkları şeylerden (memnun etmek, mutlu olmak, gülümsemek, …) vazgeçememekte, hiçbir şeye mesafe koyamamaktadırlar. Tam da bu nedenle köle gibidirler. “İstediklerini” söyledikleri her şey aslında yapmak zorunda oldukları, yapmamayı tercih edemeyecekleri şeylerdir. Onlar için memnun etmek bile bir zevk kaynağı değil, bir zorunluluk, bir emir sözcüğüdür.
Zevksizlik
Carol’ı tiksindiren şey tam da bu zevksizliktir. Zevkin, etik veya estetik yargının dışa vurumu genellikle bir kaçınma veya geri çekilme biçiminde gerçekleşir. Zevksiz kişi, sınırlarını bilmeyen, “kendini tanı” prensibine uymayan, uyamayan biridir. Dolayısıyla Wittgenstein, zevksizliği “her türlü ayartmaya boyun eğmek” olarak tanımlar. Agamben de aynı şekilde zevksizliğin her zaman bir şeyi “yapmamayı yapamamak” olarak karşımıza çıktığında ısrarlıdır. Zevk her zaman şuna veya buna karşı konumlanmayı, pozisyon almayı içerir. Bu anlamda zevksizlik, bir dalkavuklar toplumu olarak Pluribus’un duygusal arka planını oluşturur.
Herman Melville’in Bartleby karakterinin çekiciliği de burada yatmaktadır; Bartleby patronunun taleplerine sistematik olarak “bunu yapmamayı tercih ederim” diyerek cevap veren pasif bir kâtiptir. Zevk sahibi olmak, “yapmamayı tercih ederim” demekten geçer. Bartleby’nin geri çekilme jesti, aynı anda etik, estetik ve antropolojik bir önceliğe sahiptir. Freud’un gözlemlediği gibi, toplumsal yapı totem (baba figürü) ve (ensest) tabusu tarafından bir arada tutulur. Ancak Freud’un yalnızca kısmen ele aldığı üçüncü bir tabu daha var: kanibalizm. Kanibalizm belki de en önemli tabu, çünkü Lars-Henrik Schmidt’in tartıştığı gibi, kanibalizmden vazgeçmek, diğerini yememeyi tercih etmek, antropolojik açıdan insanların bir yaşam biçimini paylaşmasının ilk adımıdır. Böylece, birbirini yemekten vazgeçen insanlar, iki kişi olma olasılığını elde ederler. Daha sonra, ensestten vazgeçme yoluyla, iki kişi cinselliğin (elma, yılan) çerçevesini aşarak aileyi/grubu oluşturur. Ve cinayetten vazgeçerek, aileyi genişletir, bir toplum hâline gelirler. Ancak belki de vazgeçmenin sırrı içeriğinde (kanibalizm, ensest, cinayet) değil, biçiminde yatmaktadır; her bir adımda insanları toplumsal varlıklar kılan şey, bir şeyleri yapmamayı tercih etme kapasitesidir, bir zevk pratiğidir. Dolayısıyla Pluribus, “yapmamayı tercih ederim” ifadesinin bir biçim, daha doğrusu bir formül olarak ele alınması gerektiğini bize (bir kez daha) hatırlatır. Formül, tekrarı mümkün kılan şeydir. Ve her tekrar, bir özgürleşme ve mutluluk alıştırmasıdır. Özgürlük ve mutluluk, Pluribus’un vaatlerinin aksine, yapmamayı tercih edebilmekten geçer.
Fikir Komedisi
Bergson, komedinin iki kaynaktan ortaya çıktığını söylemişti; ya insanlar makine gibi davrandığı zaman ya da makineler insan gibi davrandığı zaman güleriz. Pluribus’ta, makine benzeri insanlarla karşılaşırız. Kendilerini kendi istemleriyle de-aktive edemezler. Bu nedenle gerçek anlamda özgür veya mutlu olamazlar. Bu insanların toplumsallığı, yapay zekâ ve sosyal medyayı andıran, Zossie’nin Carol’a votka hakkında her şeyi anlatabildiği, ancak votka içmeyi bilmediği, makineleşmiş bir toplumsallıktır. Ayrıca, bu toplumsallıkta mizah duygusuna da yer yoktur. Örneğin Carol ironik bir dilde el bombası istediğinde, bunu kelimesi kelimesine anlayıp, Carol’a bir el bombası getirirler. Daha sonra Carol atom bombasından bahsettiğinde de aynı tepkiyi yinelerler. Ancak tam da bu mizah yoksunluğunu gösterebildiği için Pluribus, harika bir fikir komedisi olarak seyredilebiliyor. Sonuçta, mizahın mizahtan yoksun bir toplumdan daha çok hedefine koyabileceği bir şey olamaz.

Yalan Söyleme Yasağı
Şüphesiz ki Pluribus, tiranlığın içselleştirildiği (memnun etmenin bir zorunluluk olduğu) totaliter bir toplumdur. Bu sistem kendi mutluluk anlayışına göre dünyayı yeniden şekillendirmeyi amaçlayan hedonist bir totalitarizmdir. Bu insanlar belki de Carol’ın sözleriyle, “bir kartpostalın içinde yaşıyorlar”, siyaseten doğru bir kitsch içinde “boğuluyorlar”. Ama aynı anda kendilerini herkesten üstün görüyorlar. Sonuçta, yalanı yasaklayabilmişlerdir. Peki insanların yalan söyleyemediği bir toplum hangi anlamda bir “dalkavukluklar toplumu” olabilir? Dalkavukluk tam da, doğruyu söylemenin aksine, yalan söylemek anlamına gelmez mi?
Bu tür soruların cevabını Benjamin’in “Şiddetin Eleştirisi” adlı denemesinde bulabiliriz. Benjamin burada bir noktada “herhangi bir şiddet içermeyen çatışma çözümü mümkün müdür?” diye sorar ve hemen ardından kendi sorusunu “Şüphesiz” diye yanıtlar. Ama böyle bir toplumsallığın bazı ön koşulları vardır. Benjamin bunlardan üçünü sıralar. Birincisi, güven, sempati, nezaket vb. gibi öznel ön koşullar. İkincisi, söz konusu toplumsallığı çerçevelemek ve stabilize etmek için bazı nesnelerin gerekliliğidir. Üçüncü ön koşul bizim için önemli olanı: “Yalan söylemeye karşı yaptırım olmamalıdır.” Mitik şiddet, yani iktidarların şiddeti, tam olarak mitler/yalanlar ürettiği ve yalan söylemeyi meşrulaştırdığı için şiddettir. İktidarlar yalan söylemeyi yasaklıyorsa, bu aslında hakikati söyleme olasılığını ele geçirme, hakikati kendi tekeline alma ve tabii ki kötüye kullanma arzusundan, hırsından başka bir şey değildir. Kaldı ki hakikati tekeline alma girişiminin kendisi temelde bir yalandan ibarettir; iktidarlar yalanı yasaklayarak yalan söyler. Brecht, “banka açmanın yanında banka soymak nedir ki?” diye sormuştu. Carol çevresindeki Pluribus’lulara “neden yalan söyleyemiyorsunuz” diye çıkışırken sanki “iktidarların yalanları yanında gündelik yalanlar nedir ki?” diye soruyor.
Çokluktan Birliğe mi Yoksa Birlikten Çokluğa mı?
Bu bakış açısıyla, Carol ve Pluribus arasındaki çelişki tamamen yapısal bir ilkeye dayanmaktadır. Bir olay, her zaman yapının bölünmesi olarak gerçekleşir; Badiou’nun bizim bağlamımızda çok kullanışlı olabilecek formülasyonu ile, “birin ikiye ayrıldığı” bir süreçtir. Bu tür bir bölünmenin neden olduğu minimal farklılık siyasetin, bir siyasi öznenin oluşumunun onsuz olmaz koşuludur. Bölünmenin önceliği, belirleyici çelişkinin aynı yapı içinde birbirine karşıt iki unsur arasında değil, bir unsur ile o yapı arasında olduğu anlamına gelir. Örneğin, bir sınıf olarak “proletaryanın” gerçek düşmanı, sadece başka bir sınıf olarak burjuvazi değil, tüm burjuva dünyasıdır. Carol’un bunun farkında olduğunu söyleyebiliriz. Pluribus’un mantığı ikiyi bire, çokluğu teke indirgemek iken, Carol’un sezdiği karşı-mantık ise bunun tam tersini öngörüyor: bu, ne zaman bir olay olsa, bir ikiye bölünür, diyen bir mantıktır.

Yeni Özneler
Carol’ın karşılaştığı bir zorluk var. Pluribus’taki özneler için Pluribus’a boyun eğmek bir sorun oluşturmuyor. Dahası, bundan haz ve maddi çıkar sağlayabiliyorlar. Michel Houellebecq, birkaç yıl önce Boyun Eğmek adlı romanında benzer bir sorunsalı incelemişti. Pluribus’ta da, seks köleleriyle dolu bir harem kurmuş, Koumba gibi sisteme uyum sağlayan insanlar vardır. Kölelik adeta hortlamış gibidir. Sonuçta Pluribus’lular her zaman her şeye evet diyen, otomatik davranan, robotumsu insanlar. Blade Runner 2049’daki (2019) replikant-robotlar gibi, bu yeni köleler de kendilerini köle olarak görmezler. Hattâ “Pluribus köleliğin antitezidir” diye düşünürler. Onlar da köleliğin bugün yeni biçimlerde – teknolojik olarak – kendini gösterdiğini görmezden gelirler. Pluribus’ta teknoloji insan bedenine girmiştir ve artık klasik anlamda efendi ile köle arasında ayrım yapılamaz. Dolayısıyla, teknoloji insan ihtiyaçlarına hizmet etse de, insanlar teknolojik aygıtların uzantıları gibi görünmektedir. Bu nedenle, tekno-kölelik Pluribus sakinlerinin ikinci doğası gibidir. Otomat gibi davranmalarının ve böyle davranmaktan başka çarelerinin olmamasının sebebi de budur: “Biz böyle yaratıldık.” Tasarımlarındaki her şey, onları tamamen şeffaf kılan, güvenlik teknolojileriyle desteklenen biyopolitik bir gerekliliğe dayanmaktadır. Bu anlamda Pluribus’ta panoptikon yapay zekayla kesişir.
Eşek Festivali
Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün sonunda, Zerdüşt’ün konuklarından bazılarıyla karşılaşırız; hepsi Zerdüşt’ten hayata “evet” demeyi öğrendiklerini düşünmektedirler ve kendilerinden hoşnutturlar. Böylece karnaval havasına girerler. Ancak bu noktada Nietzsche, değerden yoksun, materyalist ve hedonist bir dünyanın yeni yanılsamalara açık olduğunu belirtir. Bunu doğrularcasına, karnavalın bir noktasında, gürültü aniden kesilir ve tam da bunu aştıklarını düşündükleri anda, kalabalık yeniden dindar bir havaya bürünür. Zerdüşt şok olur: “Hepsi yeniden dindar oldular, dua ediyorlar, delirdiler!”. Ama taptıkları şey dünyevi bir tanrıdır: bir eşek. Nietzsche’nin sözleriyle “dünyayı kendi suretinde, yani olabildiğince aptalca yaratan” eşeğe övgüler sunarlar. Pluribus, şiddet, kanibalizm, sevgisizlik ve politikasız, sanatsız, felsefesiz bir hayat dahil her şeyin sadece ve sadece yararcılık ve işlevselliğe referansla meşrulaştırılabildiği, kendisini cennet olarak gören bir eşek cennetidir. Bu sahte/yapay cennetin ilk sezon boyunca işaret ettiği tek umut, RNA kurulumunun geçici olduğu bilgisidir. Evet, her şey değişebilir. Ama elbette bu umut boş bir vaat de olabilir. Son kertede sahte umutların gerçek korkulardan daha tehlikeli olduğunu da biliyoruz. Hattâ belki de umut etmemek ve umutsuzluğun cesaretine oynamak daha iyidir. Her koşulda, Pluribus’un ilk sezon boyunca günümüz toplumuna, yani bizlere dair ilginç, yaratıcı bir sosyolojik bakış açısı ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.







