Şu An Okunan
Pus: Pusun Ardındaki Yabancı

Pus: Pusun Ardındaki Yabancı

Pus

Hiçbiryerde ve Rıza’yı takip eden üçüncü uzun metrajında Tayfun Pirselimoğlu, bir kez daha itilmiş, dışlanmış, unutulmuş, yabancılaşmışların büyük kentin sınırlarında geçen karanlık hayatlarına bakıyor.

Şükran Yücel


Advertisement

Bu yazı, Altyazı’nın Mayıs 2010 tarihli 95. sayısında yayımlanmıştır.


Tayfun Pirselimoğlu Pus’ta (2009), önceki filmlerindeki izleklerin peşinde giderek daha da olgunlaşan bir sinemasal dille anlatıyor meselesini. Büyük şehrin kıyısında kaybolan insanı çarpıcı bir gerçeklikle ama aynı zamanda gizemli bir belirsizlik katarak yansıtırken, boşlukları seyircinin doldurmasını bekleyen etkileyici bir biçem kullanıyor. Hiçbiryerde’de (2001) bir anne, ölüp ölmediği belirsiz kayıp oğlunu arıyordu. Rıza’da (2007) kamyonunu tamir ettiremeyen şoför otel odalarında beklerken bir cinayete karışıyordu. Onların belirli, görünür bir amacı vardı. Pus’taki Reşat ise amaçsızlıktan muzdarip bir kayıp kişi. Ne için yaşadığını bilmeyen, kimliği belirsiz, rastlantının karşısına çıkardığı her karanlık amacın peşinden gidebilecek biri. O, Albert Camus’nün ‘Yabancı’ romanındaki Meursault’yu anımsatan evrensel bir karakter. Ama aynı zamanda son derece yerel, yerli, içimizden biri. Çarpık kentleşmenin, güdük kapitalizmin yarattığı yüzbinlerce benzeri gibi ne aradığını bilmeden amaçsız dolaşıp ufak tefek hırsızlıklar yapıyor. O, büyük ve modern şehirde türkülerini ve değerlerini kaybeden kuşaktan bir garip “yabancı”.

İstanbul’un kenarında kaçak yapılaşmayla son yıllarda büyüyen, kentle bütünleşemediği gibi kendi özelliğini de oluşturamayan varoşların çarpıcı bir modelini oluşturan Altınşehir’den İstanbul bir pusun ardından görünür. Yeşilçam filmlerinde taşı toprağı altın şehir olarak geçen İstanbul, pusun ardında hiç ulaşılamayacak kadar uzaktır. Dışarıdan geleni içine almayan ama filmde görünen çöplüklerin, hurdalıkların içinde zararlı bir atık gibi öğüten bir düzen yürürlüktedir. Pirselimoğlu’nun filminde İstanbul, bu düzene eklemlenecek gücü olmayanları yok eden bir heyula gibi görünmektedir. Rıza’da olduğu gibi başrolde tekinsiz ve puslu İstanbul vardır. Önceden tasarlanmamış bile olsa Rıza, Pus ve yönetmenin yeni çektiği Saç’ın bir üçleme oluşturacağını hissediyoruz; şehrin bir safra gibi attıklarına ilişkin bir üçleme. Ama bu kadarla kalmıyor tabii. Ölüm, vicdan, suç, yabancılaşma gibi izlekler de incelikle ve derinlikle hikâyenin içinde doğal ve yalın bir akışla irdeleniyor.

Pus

Bir Reklam Panosu Olarak “Tutku”

Pirselimoğlu’nu tüm bu konulara girip çıkan diğer yönetmen sinemalarından ayrı bir yere koyan, onun varoluş meselesini ironiyle ve gözümüze sokulmayan ince ve bıçak gibi keskin bir kara mizahla aktarıyor olması diyebilir miyiz? Onunki seyirciden katılım bekleyen bir sinema ve ben onda müthiş bir kara mizah kokusu alıyorum. Güldürmeyen, derinden içimi sızlatan, canımı yakan bir kara mizah bu. Sanırım karakterlerini karikatürleştirmek istemediği, konunun can yakıcı boyutlarının gözardı edilmesine dayanamadığı için bu kara mizahı görünmez kılıyor. Bir sinemacı olarak korsan DVD yapılan bir yeri mekân seçmesinin rastlantı olmadığı açık. Orada hiçbir zaman dahil olmayacağı hayatları kopyalayan kahramanının DVD paketlemesi çarpıcı bir ironi oluşturuyor. Reşat (Ruhi Sarı), motosikleti ve ilgi duyduğu genç kızı seyrederken, çarpık yapının üzerindeki “tutku” yazısı gözümüze çarpıyor. Tutku günümüzde bir reklam panosuna dönüşmüş durumda. Her duygu içeriğinden ve özünden koparılmış, açgözlü satıcının doymak bilmeyen iştihasına hizmet ediyor. Bunun sayısız örneğiyle karşılaşıyoruz hayatımızda, görmeden geçip gidiyoruz. Pirselimoğlu’nun filmleri de “hayat” gibidir. Filmi her izlediğimizde başka bir ayrıntıyı yakalar ama hiçbir işareti ve ayrıntıyı görmeden de çıkabiliriz. Çünkü o, göstergelerini gözümüzün içine sokmadan, hayatta rastlayıp önünden geçip gittiğimiz gibi sadelikle işler filmlerine.

Pirselimoğlu, seyir ve seyirci izleğini romanlarında olduğu gibi filmlerinde de işliyor. Onun seyirci olarak yaşayan sessiz çoğunluğun içinden seçtiği anti-kahramanları, seyrettikleri ama bir türlü içine giremedikleri hayata ancak başka birinin yerine geçerek dahil olurlar. Pus’ta da Reşat, bir tesadüf eseri eline geçen pakette bulduğu silah ve fotoğrafla o sırada öldürülen kiralık katilin yerine geçerek bir kimlik edinir. Hiçbir şeye sahip olmayanların en büyük meselesi açlık değil, aidiyettir. Bir şeye, bir yere ait olmamak, boşlukta gezinmek gibidir. Rüzgârın esintisine göre savrulan hayatlar, küçük bir işaretin peşine takılarak edilgenlikten etkin bir role geçebilirler. Kendileriyle hiç ilgisi olmayan bir cinayetin faili olmaları hayatın absürdlüğünün en ironik göstergesi olarak traji-komiktir aynı zamanda.

Pus’un ana konularından biri olan işsizlik, kişileri derin bir çaresizliğe ve umutsuzluğa götürürken, kaybettikleri işlerinin de hayatlarını yaşanır kılmadığı aşikârdır. Emin (Mehmet Avcı) kovulmadan önce bir mezbahada çalışır, hayvanları keser biçer, yerdeki kanları siler süpürür. Karısı (Nurcan Ülger) bir konfeksiyoncuda bıkkınlıkla gömlek diker. Boğucu bir hayatın içinde debelenen kişileri hayata bağlayan pamuk ipliği her an kopmak üzeredir. Emin’le karısı televizyon izlerken, bize gösterilmeyen televizyon programında intihara kalkışan izleyicinin sesini duyarız. Yönetmen, Emin’le karısının sorununu, televizyondaki programa olasılıkla telefonla katılan bir izleyiciye söyleterek, bunun aslında bu iki kişinin değil milyonların umutsuzluğu olduğunu çarpıcı bir şekilde yansıtır.

Pirselimoğlu, Pus’ta diyalogları en aza indirmiş, böylelikle filmin dilini daha da etkileyici kılmış. Varolan diyaloglar da kusursuz. En küçük bir fazlalık yok. Filmde tekrar tekrar gösterilen İstanbul ve kara yolundaki araba görüntüleri hem hayatın dayanılmaz tekdüzeliğini ve rutini hem de yabancılaşmayı vurguluyor. Reşat, gecekondu bölgesinden yeni yapılan büyük blok apartmanların arasına girerken, bu beton bloklar tehdit edici bir büyüklükte görünür. İnsan bunların arasında küçücüktür. Bu gökdelenler, modern çağın katedralleri gibi görünmeyen bir gücün temsilcilerine benzerler. Altınşehir’in kaçak yapılarına sığınmış yüzbini aşkın sakini, giderek yaklaşan büyükşehrin modern sitelerinin karşısında; yol, su, kanalizasyon sorunları çözülmemiş evlerini kaybetmenin korkusunu yaşarlar. Bu hurdalıktaki modern yaşamın tek göstergesi olan dev elektrik direkleri şehirle ilişkiyi kurmaya yetmez. Filmde yüksek gerilim hattını taşıyan direklerin modern görüntüsüyle altındaki hurdalıklar, çöplükler çarpıcı bir tezat oluşturur. Kentle varoşları arasındaki yüksek gerilimi hissettirmesi açısından pilonlar filmde simgesel bir işlev görürler. Pilon’un Yunanca kökünün geçit anlamına gelmesi de ilginç bir karşıtlığı barındırır.

Pus

Hiçbir Beklentisi Olmayanlar

Pus’un kahramanı Reşat iletişim kurmakta zorlanan biri. Zaten böyle bir talebi de yokmuş gibi görünüyor. Gene de bir mezatta çaldığı kuş, onun bir başka varlıkla ilişki kurma arzusunun tek belirtisi gibi görünüyor. Kuş öldükten sonra aynı mezat yerine gitmesi de bunu gösteriyor. Annesiyle bile en ufak bir ilişki belirtisi göstermeyen Reşat, hayattaki en yakın ilişkisini bir suç ortaklığı üzerinden Emin’le kuruyor. Bu da ilişkinin tesadüfi ve dolaylı başlangıcı açısından oldukça ironiktir. Bağlantının suç ortaklığı noktasında kurulması, günümüzün insan ilişkilerinin en belirgin tezahürlerinden biri olmalı. Emin’le Reşat’ın konuştuğu, daha doğrusu Emin’in soru sorduğu, Reşat’ın kaçamak ve kestirme yanıtlar verdiği sahnelerde Emin’in Reşat’ı anlama çabasını görürüz. Reşat’ın ise böyle bir çabası olmaz, hiç olmamıştır. Emin, “Nerelisin?” diye sorar. “Erzincan türkülerini bilir misin?” der. Reşat bilmez. Emin, “Ben de hiç türkü, şarkı bilmem,” der. Doğup büyüdükleri yerden koparken, türkülerini, şarkılarını da kaybetmişler, yenilerini de öğrenmemişlerdir. Bağları kopmuş, sap gibi ortada kalmış, sığınacak yeri, hiçbir beklentisi olmayanların sayısı sandığımızdan çoktur. Onlar hiç kimsenin farkında olmadığı görünmeyen kimsecikler olarak yaşarken, ancak üçüncü sayfada bir cinayet haberi olarak göze çarparlar. Arka planda şehrin trafik gürültüsü, televizyonun sesi, otomobillerin bitmek bilmeyen akışı hayatın boğuculuğuna bir kakofoni ekler.

Pirselimoğlu’nun filmlerinin başarısında her zaman payı olan Natali Yeres, Pus’un atmosferinin etkileyici bir biçimde kurulmasında da etkin rol oynuyor. Ercan Özkan’ın görüntüleri, İstanbul’la Altınşehir arasındaki sessiz çatışmayı olağanüstü güzel resimlerle aktarırken, filmin gerçekliğini pekiştiriyor. Pus’ta yönetmenin oyuncu yönetimi çok başarılı. Filmin Uluslararası İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminden sonraki söyleşide Ruhi Sarı’nın söylediği gibi, “Biz oynamadık, sadece yönetmenin kişilerini yorumladık.” İlk kez izlediğim Mehmet Avcı, Emin rolünde çok inandırıcı bir oyunculuk sergiliyor. Ruhi Sarı, yönetmenin biçimlendirdiği kişiyi başarıyla yansıtıyor. Nurcan Ülger’in yüzü, duruşu uzun zaman belleklerden silinmeyecek kadar etkileyici. Pus, yönetmenin filmin içine serpiştirdiği izleri, işaretleri takip ederek seyredildiğinde olağanüstü etkileyici bir deneyim yaşatıyor. Film sona erdiğinde bitmiyor; üzerine düşünmek, taşları yerine oturtmak istiyorsunuz. Film seyretmenin bir keşif yolculuğu olduğunu bazen unutuyoruz. Festival seyircisinin bile klişe anlatımları ve kolaycılığı tercih ettiği günümüzde değeri yeterince anlaşılmasa da, Pus sinema tarihindeki güzide yerini alacaktır. Ne de olsa sahte parıltılı taşların, hakikileri görünmez kıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Pus’un gerçekten yaratıcı bir sinemayı özleyen seyircisiyle buluşacağını umuyorum.


Pus, MUBI Türkiye’de izlenebiliyor. MUBI’nin Altyazı okurlarına özel kampanyasıyla 30 gün boyunca MUBI’ye ücretsiz erişim sağlayabilirsiniz.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.