Şu An Okunan
The Lighthouse: Dünyanın Ucundaki Fener

The Lighthouse: Dünyanın Ucundaki Fener

2015 tarihli ilk uzun metrajı The Witch’teki yetkin sinema diliyle hemen dikkat çeken Robert Eggers, projenin açıklandığı tarihten bu yana büyük heyecan yaratan The Lighthouse’ta bir yönetmen olarak tüm meziyetlerini sergiliyor ve uzun yıllar akılda kalacak imgelerle dolu bir filme imza atıyor. Türkiye’de vizyona girmeyececeği açıklanan The Lighthouse bu yıl Filmekimi’nin en güzel sürprizlerinden biriydi.

Sinemada “büyük anlatı”ların devrinin geçtiğini düşünüyorsanız The Lighthouse’u (2019) izlemek fikrinizi değiştirebilir. Herman Melville’in fırtınalı denizlerini, Joseph Conrad’ın deliliğe doğru çalkantılı yolculuklarını, Lovecraft’ın şekilsiz dehşetini, Joseph Losey’nin klasik filmi Genç Hizmetçiler’de (The Servant, 1963) anlattığı türden bir efendi/köle diyalektiğini bir deniz fenerinin içine ve etrafına sığdırmış Robert Eggers. Üstelik bunlar filmi tarif eden yetersiz birkaç anahtar kelime olmaktan öteye gidemiyor.

The Lighthouse’un tek bir karesinde bile görsel dil üzerindeki hâkimiyetini kaybetmeyen Eggers, bir deniz fenerinin etrafında, denizin fısıltılarıyla, sanrılarla, şüpheyle, paranoya ve suçluluk duygusuyla bezeli, ahtapotumsu deniz canavarlarından, denizci mitlerinden, seyir hâlinde anlatılan halk öykülerinden, deniz kızlarından oluşan bir karanlık diyar kuruyor. Bu diyar öylesine kuvvetli ki, feneri ve içindeki iki adamı her şeyden, karadan, zamandan, insanlıktan kopararak yaratılış mitlerindeki kahramanlara benzetiyor. Eggers’ın bu büyük anlatısı kutsal kitaplara, Yunan mitolojisine, insanın karanlığına dair bu büyük sembolizmleri dalgaların sesleri, martıların denizin peygamberiymişçesine tekinsiz çığlıkları ve fenerin bu diyardaki herkesi tepeden gözlüyormuş gibi duran sembolik ışığının yardımıyla anlatıyor.

Filmde devam eden tüm bu sembolik akışlara koşut olarak, Willem Dafoe ve Robert Pattinson’ın canlandırdığı iki karakter öylesine kanlı canlı bir şekilde, deniz fenerinin içindeki harabe kulübenin içinde, bedensel atıkları, menileri, osurukları, memnuniyetsizlikeriyle birbirileriyle didişiyorlar ki, bu büyük anlatıya paralel bir mekânsal gerçeklik alanı açılıyor. İki adam bu odada cinsellik ve düşmanlıkla yoğrulmuş bir güreşe tutuşuyorlar. Eggers’ın dehası bu uzlaşmaz gözüken iki akışı birlikte muazzam bir şekilde işletmesinde yatıyor. Filmin mekânsal gerçekliği içinde, deniz fenerinin kıdemli bekçisi birden fazla konuma sahip: hem aksırıp tıksıran, bedeni pörsümüş sarhoş yaşlı bir adam hem de pozisyonunun simgesel otoritesiyle devleşen, bir babadan bir gemi kaptanına, hattâ bazen fenerin tepesine çıkarak bir tanrı figürüne dönüşen bir arketip.

Deniz fenerinin kıdemli bekçisi, ayak işlerini yapan Ephraim’e deniz fenerinin en tepesine, ışığın olduğu zirveye çıkmayı yasaklıyor. Willem Dafoe’nun bedeninde hayat bulan bu sert, derisi kalın bekçi, tanrısal bakışa, tepeden bir fener misali görüşe sahip bir gemi kaptanı, bir general, bir baba, hikâyenin giderek mitleşen seyrine bakarsak bir Zeus… Deniz fenerine ilk adım attığı andan itibaren ona isyana kalkışan Ephraim ise, Zeus’a karşı isyan etmeye, onun yasakladığı ışığa/ateşe ulaşmaya çalışan bir nevi Prometheus. Yahut da sadece, onun her hareketini, suçluluk duygusunu tepeden izleyen tanrısal otoriteye isyan etmek isteyen bir biçare… Deniz fenerinin ışığı sürekli dönerek etraflarındaki karanlığı delerken, kendi iç’inin de delindiğini hissediyor Ephraim. Kendi sırrından, kendi iç’inden korkarak sığındığı bu ücra yerde şimdi her şeyi açığa, boşluğa bırakma zamanı… Tüm sırları ortaya dökme kabiliyetine sahip gibi gözüken bu deniz fenerine, tepeden ona gözünü diken bu azametli yapıya karşı hem bir hayranlık besliyor hem de onu yıkmak, ışığının/ateşinin sırrına erip onun gizemini yok etmek.

FIRTINANIN RENK PALETİ
The Lighthouse’la ilgili yazılanlara bakarsanız filmin pek çoklarına Béla Tarr ve Andrey Tarkovski gibi sinemacıların görsel dokusunu akla getirdiğini göreceksiniz. “Büyük anlatı” geleneğinin, azametli görselliğin ustalarıyla yapılan bu mukayeseleri anlamakla birlikte, bana sorarsanız, The Lighthouse’ta bambaşka bir sinema diliyle karşı karşıyayız. Film neredeyse ışığa geçit vermeyen bulutlu göğün altında çekilmiş karelerle başlıyor. 35mm siyah-beyaz film kullanılarak çekilen The Lighthouse, fotoğraf geleneğinde, uzun pozlamalarla geceleri denizi tasvir eden Hiroshi Sugimoto gibi manzara fotoğrafı ustalarının karelerini anımsatıyor. Burada Eggers’ın tasvirlerinin farkı, durgun doğanın bu karelerde dinginliğe değil, fırtına öncesi bir tekinsizliğe işaret etmesi. Bazen gözün karanlık ile ışığı ayırt edemediği, yalnızca grinin farklı tonları sayesinde şekilleri belli belirsiz seçebildiği bir renk paleti bu.

Eggers’ın çerçeveleri bizi özenle, Béla Tarr’ın Torino Atı’ndaki (A Torinói ló, 2011) gibi kıyamete işaret eden bir dünya tasvirinin içine fırlatıyor. Torino Atı’nın izleyiciyi o grenli siyah-beyazın içinde durduran, görselliğiyle anlattığı karakterlere set koyan tuvaliyle Eggers’ın filmi arasında çok temel bir fark var: The Lighthouse’ta yönetmen, mesafeli bir tanrısal bakış ile iki karakterin delirmenin eşiğindeki zihinlerine bizi fazlasıyla yakınlaştıran bir tercih arasında gidip geliyor çerçeveleriyle. Deniz fenerinin içinde, fırtınalarla dövülen insanlıktan uzak bir kayalığın tepesinde, karanlığın kalbine doğru Joseph Conrad’ı, Herman Melville’i referans alarak anlamlandırabileceğimiz bir boşluğun içine çekiliyoruz. Béla Tarr’ınkinin aksine, donuklaşmayan, ateşi sürekli harlanan, cazibesine kapıldığımız, içine doğru çekildiğimiz, sırrına erişmek istediğimiz bir boşluk bu.

The Lighthouse bir deniz fenerinde mahsur kalkıp haftalarca birbirine katlanmak zorunda kalan iki adamın öyküsü olarak da işliyor pekâlâ. Tek mekânda geçen bir tiyatro oyunu olsa, iki karakterin diyalogları, sürekli bir yükselip bir alçalan gerilim, birbirlerine bir şey yapacakları tedirginliği ile erotik bir gerilimin yer değiştirişi bizi diken üstünde tutmaya yeter. Dar mekânda boğulma hissi veren psikolojik filmlerin hiçbirinden aşağı kalır yanı yok The Lighthouse’un. Sırf bu tür içinde bile değerlendirilip kusursuz not verilebilir. Ama bununla yetinmiyor Eggers. İki adam, giderek insanlığın yolculuğunun, kadim anlatıların, mitlerin bir yansımasına dönüşerek başka türlü çağrışımlar kazanıyorlar. Deniz feneri bir abide, insanlığın merkezi, deniz ve rüzgârın diyarından gelen tekinsiz bir çağrı gibi yükseliyor.

The Lighthouse’un sonunda, denizin ve martıların hükümranlığı kalıyor geriye. Film denizcilerin haftalar süren seyirler sırasında geceyi şenlendirmek için söylediği şarkılarla bitiyor. Kendi karanlığıyla çelişmeyen bir neşeyle… Karanlık masalın sonunda, masalı dinleyeni bir nebze teskin etmek isteyen bir hikâye anlatıcısının numarası gibi. Bu karanlık diyarda, Prometheus’un aksine, ateşin sırrına hiçbir zaman erişemeyecek Ephraim. Üstelik cezasını da çekecek. Belki hakikaten de, hatayı deniz kuşlarına bulaşarak yaptı o. Bekçinin dediği gibi, deniz kuşlarıyla didişmek uğursuzluk getirir.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.