Yabancı: Tanıdık Bir Yabancı
François Ozon yeni filmi Yabancı’da Albert Camus’nün aynı adlı romanını olgunluğun verdiği cesaretle uyarlıyor. İnisiyatif alarak sömürge karşıtı bir anlatı kuran yönetmen, ana karakterine mesafe alarak konfor alanından çıkıyor bu sefer.
Janet Barış
Albert Camus’nün kült romanlarından biri olan ‘Yabancı’ birkaç kez uyarlandı sinemaya. Bu kendinden başka her şeye yabancı olan ve dünyada olup bitene umarsız davranan karakter sinema için de yeniydi şüphesiz. Annesinin ölümüne ya da birini öldürmenin verdiği suçluluk duygusuna olan umarsızlık seyirci için de anlaşılabilir değildi. Camus’nün ‘Yabancı’sı kendine olduğu kadar etrafına ve seyircisine de yabancı bir karakter olarak inşa edilebilirdi ancak. Ne empati kurabilir ne merhamet edebilir ne de yanında olma hissini yakalayabilirdiniz.
Fransız yönetmen François Ozon uyarlıyor ‘Yabancı’yı bu kez. Neredeyse her yıl bir film çeken ve farklı anlatılar kursa da artık bir Ozon sinemasından rahatlıkla bahsedeceğimiz François Ozon’un Camus’nün ‘Yabancı’sına yaklaşması ilginç bir fikir başlı başına. Ozon, varoluşçu bir roman olarak seyirliğe dönüştürmesi zor olan bu metni olgunluğun verdiği cesaretle ele alıyor Yabancı’da (L’étranger, 2025).
Temel anlatı tipik bir ‘Yabancı’ uyarlamasında olduğu gibi ana karakter Meursault (Benjamin Voisin) üzerine kurulu. 1930’ların sonunda Cezayir’deyiz. Annesini ölümünün ardından hızlıca gündelik rutinine dönen Meursault, hemen ertesi gün, plajda Marie (Rebecca Marder) ile karşılaşır. Kısa zamanda aralarında bir aşk başlar. Mersault, tepkisiz değildir, Marie’ye karşı bir duygusu olduğunu anlarız. Dünyadan tamamıyla soyutlanmış gibi görünmez, tam tersine sigarasını içerken, sevişirken, yumurtasını kırarken hayatla bir bağı var gibi görünür.

Meursault, komşusu Sintes (Pierre Lottin) tarafından bir hafta sonu deniz kenarına davet edilir. Marie ile komşusuna eşlik ederler. Fransızlığını kullanıp Cezayirli Djemila’ya istediği gibi davranan, satan, döven Sintes’in peşinde kadının kardeşleri vardır. Deniz kenarında anlarız ki Sintes’i takip etmişlerdir. Kısa bir zaman içerisinde bir katile dönüşür Mersault. Daha mahkemeye çıkarılmadan içerde çok uzun kalmayacağı düşünülür çünkü sadece bir ‘Arap’ı öldürmüştür. Ozon burada insiyatif alarak sömürge karşıtı bir söylem geliştirir. Mahkeme boyunca sorulan sorular ölen adamla ilgili değil Meursault’ın kendisi ve ölen annesine üzülmeyişiyle ilgilidir. Fransız adamın psikolojisi sorgulanırken kimse yoksul bir Arap’ın neden öldürüldüğünü sorgulamaz.
Ozon burada ölen ‘Arap’ın kız kardeşi Djemila ve Meursault’un sevgilisi Marie’ye dikkat çekiyor. Romanda daha az görünen, etkili olmayan bu kadınlar ana karakter olmasa da filmin belirginleşmesini sağlayan kıvrımları oluşturuyor. Romanda ismi anılmayan Djemila’nın kim olduğu ya da neden öldürüldüğü konuşulmayan kardeşine dair -mahkemede olmasa da- filmde bir söz hakkı var. Marie ise çok daha bilinçli, Mersault’un kayıtsızlıklarının farkında ama onu öyle kabul ederek seviyor.
Romanda adı bile olmayan Arap’ın filmde de adı yok gibi görünüyor başta. Mahkemede, ifadelerde sadece bir ‘Arap’ diye geçiyor. Ozon burada bir yönetmen dokunuşuyla Arap’a bir isim koyuyor. Kimsenin dudaklarından dökülmeyen bu adı, filmin son sahnesinde Djemila’nın başında durduğu mezar taşında görüyoruz: Moussa Hamdani. Böylelikle ne romanda ne de önceki uyarlamalarda bir ismi olmayan Arap’ın adı tarihe not düşülmüş oluyor.
Karanlığa Sızan Işık
François Ozon bu kadar bilindik ve uyarlaması zor olan bir metni temel alarak zorlu bir işe girişiyor aslında. Kenarı köşesi belli, beklentisiz bir anlatıyı yeniden ele almak kolay değil. Ozon, seyirciye iyi gelen, tanıdık sineması yerine ana karakterine mesafe alarak konfor alanından çıkmayı tercih ediyor bu kez. Meursault anlaşılması zor bir karakter. Onun duygusunu takip etmek ve görselleştirmek de çetrefilli bir iş. Yine de sadece karakterin soğukluğuna yaslanmıyor yönetmen. Ozon anlatısal araçların hepsini biçimsel olarak kendi başına hareket eden bir seyirliğe dönüştürürken, romanın teatral dokusunu güçlü bir sinema diline evriltiyor. Bunu yaparken de sade bir yapının peşinde. Seyircisini ne anlatısal ne de biçimsel olarak büyük bir anlatının içine çekmeye çalışıyor ama filmin içinde olduğunu da hissettiriyor.

Meursault’yu canlandıran ve daha önce Ozon’la 85 Yazı’nda da (Été 85, 2020) birlikte çalışan Benjamin Voisin, baştan sona sadece gerektiği kadar hissettirdiği duyguyla karakteri görünür kılıyor. Öznel bakışından görmeye çalıştığımız anlarda tıpkı Meursault’ya olduğu gibi bizim de gözümüzü alıyor güneş. Sadece plaj ya da deniz kenarı değil, cezaevinde de Meursault’nun bakışı sömürgeci bakışından hiçliğe doğru gidip geliyor. Marie’nin cezaevine geldiği sahneler ise Robert Bresson’un Yankesici’sini (Pickpocket, 1959) andırıyor ister istemez. Ozon bu noktada daha önce hiç olmadığı kadar Bresson’laşıyor.
Yabancı son yılların en iyi uyarlamalarından ve aynı zamanda Ozon’un son yıllardaki en etkileyici işlerinden biri. Burada görüntü yönetmeni Manu Dacosse’nin de adını anmak gerek. Ana karakterin duygusunu takip etmekle kalmıyor, Cezayir’in sıcağını siyah-beyaz bir kontrastta eritiyor adeta. Işık filmin dokusunu oluşturan en temel unsur. Tam da bu yüzden tipik ‘Yabancı’ uyarlamalarından farklı olarak Meursault topyekûn karanlık bir karakter değil, tam tersine üzerinde bir ışık huzmesiyle dolanıyor. Ozon’un böylesine karanlık bir hikâyeden yola çıkıp, insanın üzerinde yine de ışıklı bir his bırakması filmin alameti farikası. Romanı okumuş ya da Ozon filmlerine aşina olsanız bile filmin duygusunu tamamlayan ışık bir süre daha sizinle kalıyor.







