Şu An Okunan
Yaşamın Kıyısında: Ölüm Herkesi Eşitler

Yaşamın Kıyısında: Ölüm Herkesi Eşitler

Yaşamın Kıyısında

Fatih Akın, Yaşamın Kıyısında‘da Almanya ve Türkiye arasında gidip gelen, iki toplumun bireyleri arasındaki kültürel alışverişleri yansıtan, aile içi kuşak çatışmalarını, ölümün hayatlarımızdaki yerini, kimlik arayışlarını ve Türkiye’nin politik görünümünü irdeleyen bir hikâye anlatıyor.

Umut Barış Dönmez


Bu yazı, Altyazı’nın Kasım 2007 tarihli 67. sayısında yayımlanmıştır.


Bu yazı, filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.


Ağustos ayında Venedik Film Festivali’nde Ferzan Özpetek, Jane Campion, Alejandro González Iñárritu, Paul Verhoeven gibi doğdukları ülkelerde değil, artık ikinci memleketleri addettikleri başka ülkelerde yaşayan ve çalışan yönetmenlerden oluşan bir jüri, kendileri gibi bir başka ismi, Ang Lee’yi ödüllendirdi. Jürinin, Tayvanlı olduğu halde Buz Fırtınası (Ice Storm, 1997) ve Brokeback Dağı (Brokeback Mountain, 2005) gibi Amerikan kültürünü birebir yansıtan, Ride with the Devil (1999) gibi Amerikan tarihine odaklanan filmler çekmiş bir yönetmene ödülü vermesi, sınırların kalktığı, kültürel alışverişlerin arttığı, aidiyet kavramının statik olmaktan çıkıp akışkan bir hal aldığı, çok kimlikliliğin öne çıktığı bir döneme ayna tutan bir karar. Venedik’ten birkaç ay önce aralarında Nobelli yazarımız Orhan Pamuk’un da bulunduğu bir başka jüri Cannes’da Almanya’daki ikinci kuşak Türklerden olan, kendisini hem Alman hem Türk hissettiğini söyleyen, bunu bir kimlik sorunu yapmayıp, tam tersine çok kimlikliliğini bir avantaj olarak gören ve yaratıcılığının kaynağı olarak kullanan Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında (2007) filmine ‘En İyi Senaryo’ ödülünü vermişti. Bu resmi iyi anlamak, sanatın ve sanatçıların verdiği mesajı doğru değerlendirmek gerekir. Bu ayrı bir yazının konusu. Yaşamın Kıyısında’ya dönecek olursak, Duvara Karşı’nın (Gegen die Wand, 2004) kazandığı başarıdan sonra yeni filmi dünyanın her yerinde merakla beklenir olan Fatih Akın’ın hayal kırıklığı yaratmadığını ve iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu kanıtladığını söyleyebiliriz.

3 Bölüm, 2 Ölüm, 3 Aile

Yaşamın Kıyısında, ikisi Türk biri Alman üç ailenin birbiriyle kesişen hikâyelerini anlatıyor. Üç ailenin de ortak özelliği tek ebeveyn ve tek çocuktan oluşan iki kişilik aileler olmaları. İlk aileyi, Almanya’daki birinci kuşak Türklerden olan emekli dul Ali ve üniversitede profesör olan oğlu Nejat oluşturuyor. İstanbul’daki kızının öğrenim masraflarını karşılamak için Almanya’da fahişelik yapan Yeter ve Türkiye’de yasaklı bir politik grubun militanlarından olan kızı Ayten ikinci ailenin üyeleri. Tek kızının geçimini üstlenen emekli Susanne ve üniversite öğrencisi kızı Lotte ise Alman ailemiz. Ali, Nejat ve Yeter’in Almanya’da içine kapalı bir toplum olarak yaşayan ve kendi gelenek ve göreneklerini katı bir biçimde uygulamaya devam eden Türk azınlığının filmlerde çok sık rastladığımız prototipine hiç uymayan karakterler olduğunu belirtmek gerek. Göç dalgasının ilk kuşağından ve dolayısıyla en çok uyum sorunu yaşayan gruptan olduğu halde, Ali bile emekli olmasına rağmen memleketine dönmemiş. Kalan kısa ömrünün tadını çıkarmakla meşgul. Fahişelik yapan Yeter’e ücretini ödemek suretiyle kendisiyle yaşamayı teklif etmesi de, filmlerde çoğunlukla tutucu olarak yansıtılan (Duvara Karşı’da Sibel’e nefes aldırmayan babasını ve erkek kardeşini hatırlayın) Türk göçmen çoğunluğunun aksine liberal görüşleri olduğunu gösteriyor. Yeter’in kusursuz Almanca konuşması, zor işini hiç utanmadan profesyonelce icra edişi ve özellikle Nejat’ın son derece ironik olarak Alman Dili ve Edebiyatı profesörü oluşu tesadüf değil. Almanya’da yaşayan Türklerin oluşturduğu geniş ve renkli yelpazenin hep aynı kısmını değil, farklı örneklerini de göstermesi, kolaycılığa kaçmayan Fatih Akın’ın artı hanesine yazılmalı. 

Yaşamın Kıyısında

Fatih Akın, hikayesini üç bölüme ayırarak anlatıyor. Bu bölümler kronolojik olarak ilerlemiyor. Birinci bölüm ‘Yeter’in Ölümü’, ikinci bölüm ‘Lotte’nin Ölümü’ adlarını taşıyor. Yönetmenin iki ölümü bölüm başlığı yaparak iki karakterin öleceğini önceden izleyicilere çekinmeden haber vermesinin altında yatan nedenlerle ilgili çeşitli yorumlar yapılabilir. Bu sayede bu iki ölüme kesinlikle dikkat çekiyor, bunun da hikâyenin gelişimi ve karakterlerin dönüşümü bağlamında gerçekten önemli işlevleri var. Zaten Yaşamın Kıyısında, yönetmenin Duvara Karşı ile başladığı aşk, ölüm ve kötülük üçlemesinin ikinci filmi. ‘Ölüm’ kavramı bu filmin merkezinde. Filmdeki iki ölümün de ansızın ve trajik biçimde gerçekleşmesi ama dramatize edilmeden aktarılması, yönetmenin ölümü doğum gibi hayatın son derece normal bir parçası olarak görmesiyle ilgili. Ölüm belli bir yaşa gelene kadar bizden uzakta ve soyut bir kavram olarak görülür. Halbuki her an yanıbaşımızdadır. Bununla yaşamayı öğrenmeli ve bunu olgunlukla kabul etmeyi bilmeliyiz. Fatih Akın, Yaşamın Kıyısında’da gerçekleşen ölümler üzerinden geride kalan karakterlerine ve dolayısıyla izleyicilere hayatın önemini ve değerini göstermeye çalışarak, hayata dört kolla sarılınması gerektiği mesajını iletiyor. Zira, hayat devam ediyor ve ona hakkını vermek gerek. Filmin birbiriyle aynı olmayan Türkçe, İngilizce ve Almanca adları da ölüm ve hayat kavramlarının çok da birbirinden uzak olmadığını söyleyen ve ölüm fikrinin olumsuz imgesini kırma amacı taşıyan açık bir gönderme: ‘Yaşamın Kıyısında’, ‘Cennetin Kıyısında’, ‘Diğer Taraftan’.

Yeter’in Ölümü

Filmin ilk bölümünde, emekli ve dul işçi Ali’yle genelev mahallesinde çalışan Yeter’in tanışmaları, hayatının son dönemini yalnız geçirmek istemeyen Ali’nin Yeter’e ücretini ödemek suretiyle kendisiyle yaşamayı teklif etmesi, tam da o sıralar aşırı dinci Türklerin baskısına ve tehditlerine maruz kalan Yeter’in biraz da bunun etkisiyle teklifi kabul edişi yer alıyor. Ali’nin oğlu Nejat ilk başta bu ilişkiyi onaylamaz; fakat daha sonra Yeter’in Türkiye’deki kızı Ayten’in okul masraflarını karşılamak için çalıştığını öğrenip yumuşayacak ve Yeter’le yakınlaşacaktır. 

Filmin ilk bölümünün mizah dozu son derece yüksek. Bu mizahın kaynağını, babayla oğul arasındaki yaşayış ve kültür farklılıkları oluşturuyor. Kuşak çatışması babanın oğluna sürekli olarak cinsel hayatıyla ilgili sorular sorması ve onu utandırması; oğulun da babaya kitap hediye etmesi ama babanın bunu okumaması gibi sahneler aracılığıyla somutlaştırılıyor. Özellikle usta oyuncu Tuncel Kurtiz’in canlı performansı bu bölümün motoru oluyor ve izleyicileri gülmekten kırıp geçiriyor. Filmin güçlü bir mizah duygusuyla başlaması, Fatih Akın’ın bir söyleşisinde dile getirdiği, gülmenin insanın kabuğunu kırdığı, onu daha açık ve hoşgörülü hale getirdiği düşüncesiyle uyumlu. Bu yaklaşımın bir bakıma izleyiciyi filme hazırladığı söylenebilir. Ayrıca daha ilk sahnelerden başlayarak filme damgasını vuran doğal diyaloglar, yaşayan karakterler, inandırıcı ilişkiler Fatih Akın’ın keskin gözlem gücünün bir yansıması.

Birinci bölüm Yeter’in beklenmedik trajik ölümü ve bu ölümün dünyaları zaten ayrı olan Ali’yle Nejat’ı tamamen birbirinden koparmasıyla son buluyor. Nejat, Yeter’in kızı Ayten’i bulmak ve Yeter’in misyonunu devam ettirerek Ayten’in eğitim masraflarını karşılamak için Türkiye’nin yolunu tutuyor.

Lotte’nin Ölümü

Filmin ikinci bölümü İstanbul’daki bir siyasi gösteriyle açılıyor. Göstericilerin polisle çatışmasına tanıklık ediyoruz. Arkadaşları tutuklanan, kendisi de polis tarafından aranan Ayten sahte pasaportla Almanya’ya kaçmak zorunda kalıyor. Ayten’in Almanya’da tutunma çabaları sırasında karşımıza çıkan sahnelerden anlıyoruz ki, aslında ikinci bölüm birinci bölümün kronolojik olarak devamı değil. Karakterlerin birbirlerinden habersiz aynı zamanda aynı ortamlarda bulundukları birinci bölümle ikinci bölümün farklı perspektiflerle yansıtılan ortak sahnelerinde ortaya çıkar; ve bu da, aslında ‘kader’ olgusuna ve hayatta her şeyin kontrolümüzde olmadığı gerçeğine bir vurgu olarak görülebilir. Yönetmenin bu seçimi hem filme şiirsellik katıyor, hem de filmin arka planında asılı duran ve her an herkesin kapısını çalabilecek olan ‘ölüm’ temasıyla uyumlu bir sinema dili olarak tecelli ediyor.

İkinci bölümün ilerleyen sahnelerinde Yeter’in Alman öğrenci Lotte’yle tanışmasını, Lotte’nin annesi Susanne’in tüm itirazlarına rağmen Ayten’i evlerinde kalmaya davet etmesini, birbirleriyle yakınlaşıp âşık olarak tutkulu bir ilişkiye sürüklenişlerini izleriz. Ayten yakalanır, sınırdışı edilir ve yargılanarak Türkiye’de hapse girer. Lotte tüm tutkusuyla her şeyi bırakıp yardım etmek amacıyla onun peşinden Türkiye’ye gider. Nejat’tan sonra Lotte’nin de Türkiye’ye gidiş nedeni görünürde doğrudan Ayten’le ilgili olsa da, bu noktada Fatih Akın filmlerinin bir başka ortak teması saklı: Kimlik arayışı ve boşlukta sallanan hayatlara bir anlam, gaye katma çabası. Açık olarak modern hayatın insanı yabancılaşmaya iten etkilerine atıfta bulunulmaktadır. Ayten, Lotte’yi körü körüne bile olsa bir amaca ve ideolojiye bağlı olmasıyla etkiler ve çeker. Çünkü Lotte kendi hayatının anlam ve amacından hiç emin değildir. Nejat’ın Ayten’i bulma bahanesiyle geldiği İstanbul’da akademik hayatını terk ederek bir kitapçı işletmeye başlaması kimlik arayışının bir parçasıdır.

Yaşamın Kıyısında

Bu bölümde birtakım sahneler aracılığıyla Türkiye’nin politik görünümü, Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları sorunları, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri gündeme getiriliyor. Özellikle Ayten ile Lotte’nin annesi Susanne arasında geçen Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili konuşmada belirgin olarak ortaya çıkıyor bu. Bu diyaloğun kör parmağım gözüne aktarılması bazı seyircileri rahatsız edecektir hiç şüphesiz; ve bu konuda yapılacak eleştirilere de haksız demek kolay olmayacaktır. 

Lotte’nin tıpkı Yeter gibi beklenmedik ölümü sonrası annesi Susanne’in de Türkiye’ye gelişi ve Ali’nin hapishaneden çıkarak memleketi Trabzon’a gidişiyle (Fatih Akın’ın da Trabzon kökenli olduğunu hatırlatalım) hikâyenin sonunda bütün karakterler Türkiye’de buluşur. Karakterlerin yollarının kesişmeleri devam eder. Lotte, İstanbul’daki günlerini Nejat’tan kiraladığı bir odada geçirmiştir. Lotte’den sonra Susanne de Nejat’tan aynı odayı kiralayacaktır. Lotte’nin ölümü zincirleme olarak karakterler arasındaki ilişkilerde affedişlere ve uzlaşmalara yol açar. Lotte’nin ölümünden ötürü kendisini suçlayan Ayten Susanne’den af diler; Susanne hapisteki Ayten’e yardım ederek kızının üstlendiği görevi tamamlar ve bu yolla kızından af dilemiş olur. Susanne’in evlat acısına tanıklık eden Nejat onunla konuşmalarından sonra babasını affeder ve onu bulmak üzere Trabzon’un yolunu tutar. Ali ise nihayet oğlunun hediye ettiği kitabı okumaya başlamıştır. Film boyunca karakterler arasında cereyan eden ilişkilerin, özelde Türkiye-AB, genelde Doğu-Batı arasındaki ilişkinin bir alegorisi olduğu düşünülürse, filmin sonunda karakterlerdeki dönüşümün, affediş ve uzlaşmaların Fatih Akın’ın politik temennilerinin bir çeşit yansıması olduğu söylenebilir.

Lotte’nin ölümünün yol açtığı sonuçların belirleyiciliği, filmin sonunda ölüm kavramı üzerine yeniden düşünmemizi sağlıyor. Ölüm karşısında herkes eşittir. Ölüm, insanlar arasındaki dil, din, ırk ayrımını önemsiz ve anlamsız kılar. Hayat anlamsız sorunlarla harcanmayacak kadar kısa ve değerlidir. Fatih Akın bundan yola çıkarak filmin sonunda hümanist tavrını iyice belli ediyor. Hem günlük hayatta bireyler arasındaki ilişkilere hem de politika sahnesinde devletler ve toplumlar arasındaki ilişkilere dair, herkese her çeşit ilişkinin zor olduğunu, çatışma içerdiğini, emek ve zaman isteyeceğini, uzlaşma gerektireceğini hatırlatıyor.

Fatih Akın’dan Yılmaz Güney ve Fassbinder’e Saygı Duruşu

Filmin en hoş sürprizlerinden birisi usta oyuncular Tuncel Kurtiz (Umut, Duvar) ve Hanna Schygulla’yı (Maria Braun’un Evliliği, Veronika Voss, Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları) önemli rollerde yeniden sinemaseverlerle buluşturuyor olması. Yönetmen bir söyleşisinde bu iki oyuncunun seçiminin tesadüf olmadığını, bu yolla sanatsal olarak etkilendiği iki yönetmene saygı duruşunda bulunduğunu söylüyor: Yılmaz Güney ve Rainer Werner Fassbinder. Fatih Akın’ın uzun süredir Yılmaz Güney’in hayatıyla ilgili bir proje üzerinde çalıştığını da hatırlatalım.

Sonuç Olarak

Yaşamın Kıyısında, Duvara Karşı kadar yoğun, sert ve çarpıcı değil. Duvara Karşı’da bir zincirlerinden boşalma hali vardı ve herkesi etkisi altına almıştı. Elbette bunda üçlemenin ilk filminin aşkı ve tutkuyu konu ediyor olmasının etkisi büyüktü. Yaşamın Kıyısında ise çok katmanlı, çok şey söylemek isteyen, kurgu marifetleriyle dikkat çeken, daha hesaplı, planlı ve iddialı bir film. Kaba bir benzetmeyle yemeğin malzemesini gereğinden çok bulanlar çıkabilir, ama servisin kötü olduğunu kimse söyleyemez. Ayrıca türlü sevenler de var. Fatih Akın da, filmlerinde ele aldığı kimlik arayışındaki içindeki karakterlerine benzer bir şekilde hep bir arayış içinde; ve bu çabası takdire şayan. Her filminde yeni anlatım teknikleri deniyor, sinema dilini geliştirmeye çalışıyor. Yaşamın Kıyısında’yı izleyenler, filmi nasıl değerlendirirse değerlendirsinler, şüphesiz üçlemenin son filmini merakla bekleyecekler.


Yaşamın Kıyısında, BluTV’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.