Şu An Okunan
Yüzleşme: Sessizlik Anlaşmasına Karşı

Yüzleşme: Sessizlik Anlaşmasına Karşı

Berlinale’de Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan son filminde François Ozon, alamet-i farikası sayılabilecek oyunbazlığını bir kenara bırakıyor. Yüzleşme, Katolik Kilisesi’nde patlak veren çocuk istismarı skandalı konusunda siyasi sonuç almayı hedefleyen bir misyon filmi.

Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

François Ozon’un yazıp yönettiği Yüzleşme (Grâce à Dieu, 2019), prömiyerini yaptığı Berlinale’de ana yarışmanın en merakla beklenen filmlerinden biriydi. Juliette Binoche başkanlığındaki jüri tarafından Jüri Büyük Ödülü’ne layık bulunsa da, eleştirmenlerin önemli bir kısmı filme burun kıvırdı. Bu hayal kırıklığının temel sebebi, filmin Ozon’un alamet-i farikası sayılabilecek oyunbazlığını bir kenara bıraktığı, sinemanın anlatım araçlarını zorlamaktan kaçındığı bir yapım olmasıydı. Yönetmenin alışılageldik yaratıcılığına ket vurmasının nedeni ise hiç kuşkusuz, filmin hassas içeriğiyle ilgiliydi; zira Yüzleşme Katolik Kilisesi etrafında patlak veren ve Fransa’yı birbirine katan bir çocuk istismarı skandalını konu alıyordu. Belli ki Ozon’un temel derdi, izleyicinin dikkatini dağıtmamak ve yakın geçmişte yaşanmış (ve hâlâ süregiden) olaylar üzerine kurulu dramatik hikâyesini aslına olabildiğince sadık bir biçimde anlatmaktı. Sonuç olarak peşinen söyleyebiliriz ki, Yüzleşme François Ozon’un bugüne kadar yaptığı filmler arasında hınzırlık dozu en düşük olanlardan biri, belki de birincisi. Fakat şunu da eklemek gerekir; yüzeydeki bu ciddiyet ve tekdüzeliğin ardında usta işi bir senaryo ve yönetmenlik becerisi yatıyor.

Lyon’da yaşayan kırk yaşında, üst orta sınıftan, inançlı bir adamın üst sesiyle açılıyor Yüzleşme. Biz onun gündelik rutininden kesitler izlerken Alexandre Guérin kendinden, ailesinden bahsediyor ve sözü fazla uzatmadan otuz yıl önce, henüz dokuz-on yaşlarında bir çocukken, Katolik Kilisesi’ne bağlı Aziz Luc Okulu’nun yaz kampında maruz kaldığı cinsel istismarı anlatıyor. Yıllardır bu konu üzerine düşünmediğini, ancak tacizci Peder Preynat’nın hâlâ çocuklarla çalıştığını öğrenince travmasının yeniden canlandığını dile getiriyor. Derken bu sözlerin bize hitaben söylenmediğini, Lyon Başpiskoposu Philippe Barbarin’e yazılmış bir elektronik mesajın satırları olduğunu fark ediyoruz. Mesajını bitirirken soruyor Alexandre: “Bu olaydan haberdar mıydınız? Preynat ceza aldı mı? Suçlu bulundu mu? Neden hâlâ çocuklarla çalışıyor?” Bunlar, izleyicinin de film boyunca izini süreceği, farklı karakterler tarafından defalarca dile getirilecek ve cevapsız kalacak sorular.

Bir süre sonra Alexandre başpiskoposla ve Kilise’nin atadığı bir psikologla görüşüyor, artık yaşlı bir adam olan tacizciyle yüzleşiyor, şaşkınlık ve öfke arasında gidip geliyor, geçmişte yaşadıklarını çocuklarıyla paylaşıyor. Adaletin sağlanması ve bir şekilde huzura ulaşmak ümidiyle Barbarin’e yazmaya devam etse de bir süre sonra anlıyor ki, yetkililerin sorularını yanıtlamaya hiç niyeti yok; dahası bütün çabaları her şeyi geçiştirip konuyu kapatmak yönünde. Zamanla yazdıklarına gelen cevaplar seyrelmeye, Kilise’nin konu hakkında yapacağı işlemlerle ilgili içerikleri muğlaklaşmaya başlıyor. Hattâ görüştüğü bir başka Kilise yetkilisi ona “neden hâlâ bu eski olayları kurcalıyorsunuz?” diye çıkışıyor ve mahkemeye gitmeyi düşündüğünü söylediğinde olayın zamanaşımına uğramış olduğunu hatırlatıyor. Alexandre da dava açılabilmesi için daha yakın zamanda Peder Preynat’nın tacizine uğramış başka mağdurlar bulmak için araştırmalara başlıyor.

Bu noktada Yüzleşme, anlatımsal açıdan beklenmedik bir hamle yapıyor: Kahramanımızın savcılığa suç duyurusunda bulunmasıyla birlikte hikâyenin odağı, yaklaşık 50 dakika boyunca her adımında yanında olduğumuz Alexandre’dan ipuçlarının işaret ettiği başka bir karaktere, François Debord’a kayıyor. Kendini bir ateist olarak tanımlayan François aynı rahibin cinsel istismarına Alexandre’a göre daha yakın bir zamanda maruz kaldığından, onun yaşadığı olay henüz zamanaşımına uğramamış. François’nın önceleri çekinerek, sonra sonra giderek artan bir kararlılıkla eski defterleri açmasıyla olayın kapsamı genişliyor. Alexandre’a göre çok daha agresif bir yaklaşımı benimsiyor François, kamuoyu desteğinin davaya katkı sağlayacağını savunuyor. Mağdurlardan Gilles’le birlikte başka mağdurlara ulaşmak için kurdukları dayanışma örgütü sayesinde mesele basına yansıyor. Bu aşamada çekimser davranan Alexandre’ın aksine, François ve Gilles önderliğinde günümüz dünyasında, özellikle de böyle bir mesele söz konusu olduğunda basının ve sosyal medyanın önemi, reklam kampanyalarının yaratacağı güçlü etki ortaya çıkmaya başlıyor.

SİSTEMATİK İSTİSMARIN İFŞASI
Soruşturma açıldıktan sonra, dayanışma örgütünün çabaları yavaş yavaş sonuç veriyor. Meselenin münferit bir olaydan ibaret olmadığı, pedofil bir din adamının gizlenmiş bir-iki suçuyla sınırlı olmadığı anlaşılıyor ve olaylar etrafında yavaş yavaş bir kamuoyu oluşmaya başlıyor. Böylece film de tek bir adamın adalet mücadelesinin anlatımı olmaktan çıkıp koskoca bir toplumsal sistemin sorgulamasına dönüşüyor. Bir kişinin trajik, tekil hikâyesi olarak kalması kuvvetle muhtemel bir olay, Katolik Kilisesi gözetiminde yıllar boyu yaşanan sistematik çocuk istismarının ifşası hâline geliyor.

Mağdurlar bir araya geldikçe, deneyimlerini paylaştıkça, izleyici de benzer tecrübelerin farklı sosyo-ekonomik arka planlardan gelen karakterler üzerinde nasıl bambaşka etkiler yaptığına tanıklık etme fırsatı buluyor. Kimisi yıllar önce yaşadıklarını bir biçimde bastırmayı başarırken kimi her gün aynı acıları tekrar tekrar yaşamaya devam etmiş. Bazıları yaşadığı travmanın psikolojik etkilerini ömrü boyunca taşımış, bazılarındaysa tacizler fiziksel etkiler yaratmış. Hattâ bir noktada öğreniyoruz ki, mağdurlardan biri eşcinsel oluşuyla maruz kaldığı istismar arasında bir bağ kurarak hayatına son vermiş.

Ozon öykünün odağındaki karakteri sürekli değiştirerek anlattığı süreç boyunca yalnızca mağdurlara değil, yakın çevrelerine de kısa kısa ama dikkatle bakıyor. Mağdurların aile fertleri arasında, tıpkı Kilise yetkilileri gibi konunun bir an önce kapanıp geçmişe gömülmesini dileyenler de, istismar edilmiş oğullarını/kardeşlerini meseleyi fazla büyütmekle itham edenler de, mağdurun yanında durmak yerine kendine dönen ve zamanında neden bir şeyler yapamadığına hayıflananlar da var. Yönetmenin ince ince işlediği bu çok çeşitli psikolojik etkiler, bu tür meselelerin üstünün örtülmesinin yalnızca siyasi iradeden ya da yargı sisteminin çarpıklığından kaynaklanmadığını, içselleştirilmiş bir mekanizmanın mağdurlar kadar yakınlarını da her şeyi bastırmaya teşvik ettiğini gözler önüne seriyor. Zira meselenin kamusallaşması, davanın büyümesi herkes için konforlu hayatından vazgeçmek, devasa bir yapı karşısında zorlu bir mücadeleye girmek ve bir yandan da kendisiyle hesaplaşmak gibi zorunlulukları beraberinde getiriyor. Meseleyle yüzleşmek konusunda hukuki sorumlular ile –tüm iyi niyetlerine rağmen– mağdur yakınları arasındaki benzerlik, tüm topluma sirayet etmiş bu sessizlik anlaşmasını gözler önüne seriyor. Ve bu anlaşmanın kırılabilmesi için hem cesur bireylerin bir adım öne çıkması hem de örgütlü bir mücadele gerekiyor. Yüzleşme’nin kıymeti, tüm bu karmaşık tabloyu hiçbir ayrıntıyı atlamadan resmetmesinde.

TANRI’NIN RAHMETİ, ALLAH’IN LÜTFU
Filmin son bölümünde, Katolik Kilisesi artık bazı şeylerin geçiştirilmesinin mümkün olmadığını anladıktan sonra bir basın toplantısı düzenliyor. Burada Başpiskopos Barbarin hem kendisini hem de Kilise’yi aklamak adına, hep iyi niyetle hareket ettiğini ve bildiği hiçbir şeyi kamuoyundan saklamadığını ileri sürüyor, ardından “Tanrı’nın rahmetiyle zamanaşımı işlemeye başladı” diyor. Diğer bir deyişle, Kilise’nin göz yumduğu tüm suçların hukuk önündeki geçersizliğine dair memnuniyetini dile getiriyor. Filme orijinal adını da veren bu dil sürçmesi, kurumsal olarak Kilise’nin kendi itibarını korumaktan başka hiçbir şeyle ilgilenmediğinin, mağdurların adalet talebini zerre önemsemediğinin bir itirafı niteliğinde.

Yüzleşme’yi didaktik bulanların eleştirileri büsbütün haksız değil elbette. Nihayetinde Ozon, meseleyi tüm boyutlarıyla, en anlaşılır şekilde ortaya koymayı görev edinen bir film yapmış. Üstelik, 2014’te başlayan sürecin film tamamlandığında hangi aşamada olduğunu vurgulayarak, karar duruşmasının ne zaman görüleceğini hatırlatarak bitiriyor filmi. Söz konusu tarihin filmin Berlinale’deki prömiyerinden yalnızca bir ay sonrasına denk düşmesi, Yüzleşme’nin yapılışındaki aciliyet duygusuna dair de fikir veriyor. Evet, siyasi bir sonuç almayı hedefleyen bir yapım bu, bir misyon filmi. Adaletin, insan haklarının her şeyin üzerinde kabul edildiği bir Batı Avrupa demokrasisinde, suçların en barizinin bile ne denli kurumsallaşmış olduğunu gözler önüne seriyor. Öte yandan elbette yalnızca Fransa’yı ya da Batı Avrupa ülkelerini ilgilendiren bir mesele değil bu; başkalarının yaşadığı felaketleri kendi çıkarları açısından “Allah’ın lütfu” olarak gören siyasilerin olduğu, çocuk istismarı ve tecavüz vakalarının en yetkili ağızlarca “bir kereden bir şey olmaz” denerek geçiştirildiği, her gün ortaya çıkan yeni trajediler bir daha yaşanmasın diye hiçbir şeyin yapılmadığı başka ülkelerde de karşılığı var.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.