Şu An Okunan
Venedik Günlükleri 2021 #3: Dune, Spencer, Il Buco

Venedik Günlükleri 2021 #3: Dune, Spencer, Il Buco

Dune

Venedik Film Festivali’nde gösterimler Denis Villeneuve’ün aylardır büyük beklenti yaratan Frank Herbert uyarlaması Dune, Pablo Larraín’in Prenses Diana’ya odaklanan Spencer’ı ve Michelangelo Frammartino’nun yeni filmi Il Buco’yla devam etti.

Ilık bir Venedik akşamüzerinde festivale katılan herkesin e-posta kutusuna bir uyarı mesajı düşüverdi geçen gün. Festival sorumluları, prodüksiyonun ricasıyla Dune gösterimleri öncesinde telefonlarımızı plastik bir poşete koymamız gerektiğini ve ancak film bitince açabileceğimizi söylüyordu. Böyle bir istek, elbette seyircinin zaten yüksek beklentilerini hâliyle zirveye taşıdı. Dune, kimsenin bilmemesi gereken ne gibi sırlar saklıyordu içinde?

Dune
Dune

Frank Herbert’ın imzasını taşıyan, geçmişte Alejandro Jodorowsky’nin ve David Lynch’in elinden geçmiş bilimkurgu başyapıtı ‘Dune’a Denis Villeneuve’ün nasıl bir dokunuş katacağını herkes merakla bekliyordu. 2000’li yıllar için Avatar (2009) neyse, içinde bulunduğumuz on yıl için de Dune’unen azından şimdilik– sinema açısından benzer bir beklenti yarattığı bile söylenebilir. Dev ekranların, çarpıcı ses efektlerinin, insanı kuşatıp içine hapseden dünyaların peşinde koşan blockbuster seyircisi için Dune’un teknik açıdan her türlü beklentiyi karşılayacağı kesin. Ama tüm bu görsel ve işitsel yetkinlik o kadar steril, yapay ve kusursuz ki Villeneuve estetik bakışını, bir önceki filmi Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı’nı (Blade Runner 2049, 2017) başarılı kılan tüm niteliklerinden arındırmış gibi. Bunun yanı sıra yönetmen, devamı gelecek bir hikâyenin ilk ayağı niteliğindeki filmlerin en temel sıkıntılarından biri olan dünya ve karakter yaratma süreçleriyle epey bir boğuşmuş gibi görünüyor. İmparator tarafından çöl gezegeni Arrakis’i idare etmesi için görevlendirilen Atreides Hanedanı’na ve özellikle de oğlu Paul’a (Timothée Chalamet) odaklanan film, ‘seçilmiş kişi’ ya da ‘mesih’ anlatılarına özgü nitelikleri yoğun bir şekilde kullanıyor. Paul Atreides, tıpkı Luke Skywalker gibi kontrolü dâhilinde olmayan güçler ya da çevresindeki insanlar tarafından yönlendirilen pasif ana karakter kategorisinde yerini alıyor ne yazık ki. İmparator’un Atreides Hanedanı’na ihaneti sonucundaki yıkımın ardından Paul ile annesi Leydi Jessica’nın (Rebecca Ferguson) Arrakis’in “bedevileri” diyebileceğimiz Fremen halkını bulmaya çalıştığı bu film, hikâye esas akışına girmeden önce yazılan upuzun bir betimleme gibi. Görsel-işitsel bir sanat biçimi olan sinemada, betimleme olmayacak da ne olacak diyebilirsiniz ama Villeneuve’ün yarattığı evren, devasa uzay gemilerinin ve makinelerin olduğu bir şantiyeyi andırıyor. Hikâyenin ve görüntünün ölçeği büyüdükçe hayal gücü ve yaratıcılık seviyesi giderek düşüyor sanki. Dune, birçok bilimkurgu fanatiği tarafından çok sevilecek ve coşkuyla karşılanacak belki ama gişede kendisinden katbekat iyi olan Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı gibi sınıfta kalıp kalmayacağı merak konusu.

Spencer
Spencer

Pablo Larraín’in üçüncüsü acaba kim üzerine olacak diye merak ettiğimiz “first leydiler” serisinin en yenisi Spencer’ın ilk gösterimi de Dune’la aynı gün gerçekleşti. Kristen Stewart’ın bugün bir popüler kültür ikonu hâline gelmiş Prenses Diana’yı canlandıracak olması ilk başta herkesi şaşkınlığa uğratmış olsa da filmi izleyince Stewart’ın hem Volpi Kupası hem de En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı için en güçlü adaylardan olduğunu söylemek mümkün. Prens Charles’la evlenmesinin üstünden on yıl geçen ve kraliyet ailesinin kurallarına ve zorunluluklarına tahammül sınırını çoktan aşmış bir Diana’yla karşı karşıyayız filmde. Larraín hikâyesini prensesin, Noel zamanı kraliyet ailesiyle Sandrigham’daki kır evinde geçirdiği birkaç günle sınırlıyor ve bu sınırlı zaman-mekân çerçevesiyle, yaratmak istediği boğucu etkiyi daha da pekiştiriyor. Claire Mathon’un muhteşem bir kamera işçiliğiyle kadrajladığı bu gösterişli iç mekânlar, kraliyetin şık mobilyaları ve kıyafetleri Diana için bir altın kafes gibi âdeta. Stewart Diana’nın buğulu ve titrek sesini, göz devirmelerini, boynuna eğimli bir açı vererek yönelttiği bakışlarını etkileyici ama filmin tonuna uygun olarak bir o kadar abartılı bir şekilde yansıtmayı başarıyor. Ama Larraín ve senarist Steven Knight’ın Diana Spencer ve kraliyet ailesine yaklaşımında bazı pürüzler olduğunun altını çizmek gerek. Filmin alışılagelmiş biyografi çerçevesinin dışına çıkmayı hedeflediği ve The Crown benzeri bir temsilden kaçındığı daha açılışta beliren “Gerçek bir trajediye dayanan bir masal” yazısıyla belirgin hâle geliyor. Temsil biçimleri neredeyse parodi sınırlarında gezinen Prens Charles ya da Timothy Spall’un ustalıkla canlandırdığı acımasız kraliyet hizmetkârı Bay Gregory’nin yanı sıra Diana’nın Anne Boleyn’in hayaletiyle karşılaştığı sahneler de filme havai bir ton katıyor. Buna karşılık Diana yaşadığı psikolojik çöküş yüzünden yeme bozukluğu yaşayan, kendine zarar veren ve özgürlükleri elinden alınan bir kadın. Larraín’in, karaktere özgün bir kimlik kazandırmak için yaptığı “cesur” tercihler izlediğimiz Diana’yı kaçınılmaz bir şekilde karikatürize ediyor sanki. Parodi gibi dolaylı bir mizah yaklaşımında en büyük tehlikenin parodisi yapılan şeyin ta kendisine dönüşmek olduğu söylenebilir. Festival kapsamında seyircinin filme ve özellikle de Kristen Stewart’a baktığımız zaman, Diana figürünün popüler kültür içinde bir kez daha araçsallaştırdığını düşünmemek elde değil. Filmdeki teknik yetkinlik, kamera işçiliği, kostüm tasarımı ise tartışmasız çok iyi. Özetle, filmde Charles’ın Diana’ya “bazen hayatta nefret ettiğimiz şeyleri yapmak zorunda kalırız” dediği gibi “bazen film eleştirisi yaparken beğenmediğimiz filmleri takdir etmek zorunda kalırız”!

Il Buco
Il Buco

Uzay operaları ve Oscar favorileri arasında ne izleyeceğini şaşıran festival seyircisi için Michelangelo Frammartino’nun yeni filmi Il Buco, dingin bir imgeler sığınağını andırıyor ve bizi sinema deneyimi üzerine durup düşünmeye davet ediyor. 2010 yılında doğadaki farklı yaşam döngülerine odaklandığı, insan, hayvan, bitki ve mineral formlar arasındaki bağların peşine düşen Dört Defa’yla (Le Quatro Volte) eşsiz bir imge dünyası sunan Frammartino, on bir yıl aradan sonra doğanın kalbinde bu defa kurmaca bir yolculuğa çıkıyor. Dört Defa’nın çekimleri sırasında Calabria bölgesinde bulunan Bifurto mağarasını keşfeden yönetmen, yeni filmini 1961 yılında o zamanlar dünyanın en derin üçüncü mağarası kabul edilen bu büyüleyici oluşumu keşfeden mağara bilimcilere adıyor. Werner Herzog’un Unutulmuş Düşler Mağarası’nda (Cave of Forgotten Dreams, 2010) sinematografik potansiyelini ortaya koyduğu bu oluşumlara Frammartino, Herzog’un aksine dış seslerle eşlik etmekten kaçınıyor. Karanlığın içinden ışık dolu bir açıklığa bakan mağara bilimcilerin yerin altına doğru adım adım ilerleyişi hem atmosfer hem de anlatı yapısı açısından salondaki seyirci deneyimiyle kesişiyor. Onlar yeryüzünün sunduğu imgelerin izini sürerken, seyirci de anlatının kıvrımlarında karşısına çıkacak sıradaki imgeyi bekliyor. Ancak Frammartino’nun doğayla kurduğu temas bu mağaralarla sınırlı değil. Mağara bilimcilere Calabria bölgesindeki çobanların, sürülerin de eşlik ettiği anlatı sadece yerin altına doğru ilerlemiyor. Yönetmenin bir önceki filminin merkezindeki döngüsel yaklaşımı kaybetmeden toprak altı–toprak üstü arasındaki etkileşimleri vurguluyor.


78. Venedik Film Festivali’ni takip eden Öykü Sofuoğlu’nun festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Venedik Günlükleri 2021

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.