Şu An Okunan
Umut Tazeleyen Filmler: L’Atalante

Umut Tazeleyen Filmler: L’Atalante

 “L’Atalante” Yunan mitolojisinde bir kadın kahraman, yarı tanrıça Hades’in kızı, en hızlı erkek koşucuyu bile geride bırakır. L’Atalante aynı zamanda Jean Vigo’nun 1934’te çektiği 89 dakikalık siyah beyaz bir başyapıt.

Haydar Ergülen

Bu yazı Altyazı’nın 175. sayısında yayımlanmıştır.

L’Atalante ya da nefis Türkçe adıyla Geçip Giden Çatana. Gerçekçiliğini de biliyorum ama şiirselliği daha adından başlar. Jean Vigo’nun 1934’te çektiği 89 dakikalık siyah beyaz bir başyapıt. Şiirsel sözcüğü, tıpkı büyülü sözcüğü gibi gerçekçiliğin güneşli hâlidir. Sevinçli gerçekçilik de denebilir. Umut etmenin, yeşermenin, boynunu incecik uzatmanın, gülümsemenin uzunboylu gerçekçiliği.

Orhan Veli’nin Garip şiirlerine yakışır en çok gerçekçiliğin bu hâli. Orhan Veli’nin genç ölümünde şiirsel olan elbette ölüm değil, genç oluşudur. Tıpkı Jean Vigo’nun da filmin kurgusunu ölüm döşeğinden yönetmesi ve gösteriminden çok kısa bir süre sonra ölmesi gibi. Ölüm acıtıcı ama genç ölüm incitici.

L’Atalante Yunan mitolojisinde bir kadın kahraman, yarı tanrıça Hades’in kızı, en hızlı erkek koşucuyu bile geride bırakır. Film şiirselliğiyle de Emir Kusturica’ya Yeraltı (Underground, 1995) filmi için esin verir. Sinema tarihinin en önemli yapıtlarından biri olan Çatana’nın konusu özetle şöyle: Juliette, köydeki yaşamın tekdüzeliğinden kaçmak için çatana işleten Jean’la evlenir. Sonra Paris’i keşfetmek için bir seyyar satıcının da ayartmasıyla kaçan Juliette’e, kocası Jean çok kızar, onu terk ederek bunalıma girer. Teknedeki ‘huysuz ama iyi kalpli’ Jules Baba, sevenlerin ayrılmasına dayanamaz, Juliette’i bulur, onu tekrar çatanaya getirir… Vigo karakterlerine sevgiyle yaklaşır, onları bize incecik dokunuşlarla tanıtır.

Sanırım gerçekçiliğe şiirselliğini veren konusundan çok, filmin ruhu. Çatana’da neşenin kederini taşıyan ve yaşayan Jules Baba, deniz yalnızlığının kabalaştırdığı bir insan ama hep ince bir hazırlık içinde. Gelini karşılamak için bir tören hazırlar, çiçeği nehre düşürse de ne gam, romantizmi sudan daha derindir.

Yeni Dalga, film noir ve hepsinden önce Şiirsel Gerçekçilik, tümü de Fransa’da doğmuş film akımları. 1929 Büyük Buhranı’nın ardından, tıpkı bizde de İkinci Dünya Savaşı’nın başında Garip şiirinin doğmasına benzer biçimde doğuyor Şiirsel Gerçekçilik akımı. Melankolik, çaresiz ama aynı sıradan insanlar ve onların parçalanan bireylikleri, yoksul düşen hayatları. Bir tür İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı gibi, onda da şiirsellik bulurum hep. Zaten Şiirsel Gerçekçiliğin devamı olarak görülür o da.

Keder, sevinçten daha lirik bir hâldir bence. Müzikte olsun, sinemada, şiirde, lirik olanın kederi, gerçekliği temsil eder daima. Çatana’da da ‘kederin neş’esi’ni arar insanlar, çünkü buradaki neş’e bir direniş biçimidir. Umut fikridir. Kederin neşesi ya da neşenin kederi, ince düşünmenin ve umudu her koşulda canlı tutmanın şiiridir. Ece Ayhan, Jean Vigo’yu da bu nedenle “sinemanın şairleri”nden sayıyordu sanırım.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.