Şu An Okunan
2001: Bir Uzay Macerası – Hayat, Evren ve Her Şey

2001: Bir Uzay Macerası – Hayat, Evren ve Her Şey

2001: Bir Uzay Macerası insana ve evrene dair büyük sorularıyla, anlattığı destanın sayısız katmanıyla, bilimkurgu türünü dönüştürme biçimiyle, büyüsünü koruyan bir başyapıt.

Bu yazı Altyazı’nın 186. sayısında yayımlanmıştır.

2001: Bir Uzay Macerası, sinemayı sonsuza kadar değiştirmiş mihenk taşlarından biri. Üzerine sayısız makale yazılmış, dünyanın dört bir tarafındaki düşünürlerin, akademisyenlerin ve sinemacıların yıllarca gündeminde kalmayı başarmış bir film hakkında söylenebilecek yeni şeyler bulmak zor. Fakat sinemanın nelere kadir olabileceğini gösteren bu başyapıt, içinde barındırdığı gizemleri koruduğu sürece film etrafındaki tartışmalar da devam edecek. Stanley Kubrick’in varoluşun gizemine dair yönelttiği soruları cevapsız bırakması, yapımından elli yıl sonra 2001’i hâlâ üzerine kalem oynatması heyecan veren bir film hâline getiriyor.

2001 sadece sinema tarihini değil izleyicileri de dönüştürmüş bir yapıt. 12 milyon dolarlık alçakgönüllü bütçesine rağmen sadece ABD’de 56 milyon dolar gişe hasılatı yaparak 1968 yılının en çok izlenen üçüncü filmi olmaya başarmış. Kubrick’in klasik anlatımdan uzaklaşıp neredeyse sadece ses ve imgelerle ördüğü 2001’in bir popüler kültür ürününe dönüşebilmiş olması başlı başına ayrı bir yazının konusu olabilir. Hollywood’dan Avrupa sinemasına uzanan bir alanda etki yaratmayı başaran 2001, türleri ve akımları aşan, sinema tarihinde asla bir benzeri yapılamayacak ender filmlerden. Estetiğiyle, teknik becerisiyle ve güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyecek temaları ele alış biçimiyle, pek çok başyapıt gibi değeri zamanla anlaşılmış. Yıllar sonra filme hakkını verecek ünlü eleştirmen Andrew Sarris’in, filmi ilk izlediğinde kaleme aldığı yazı bunu kanıtlar nitelikte: “İlgi çekici hiçbir yanı olmayan 2001: Bir Uzay Macerası, tam anlamıyla bir fiyasko; Stanley Kubrick’in bir hikâyeyi bütünlüklü bir şekilde ve tutarlı bir bakış açısıyla anlatmayı beceremediğinin en büyük kanıtlarından biri. Üzerine konuşulacak bir senaryo da yok, oyunculuk da…”

Kubrick “Filmin konusu Tanrı’yı arayışı sembolize ediyor, Tanrı’nın bilimsel açıklamasını yapmaya çalışıyor. (…) Film bu metafizik konsept etrafında dönerken, bilimsel olarak tutarlı, belgesel gerçekçiliğe yakın bir dünya kurmak bu şiirsel konsepti kavramak için önemliydi” diyor. Andrey Tarkovski’den Carl Dreyer’e, Robert Bresson’dan Terrence Malick’e birçok yönetmen, izleyiciye varoluşun idrak edilemeyecek boyutları olduğunu hatırlatmaya çalışan, ruhani öğelerle bezeli aşkın filmler çekti. Bu filmlerde varoluşun gizemi, ilahî bir kudretin, kelimelerle ifade edilemeyecek duyguların izleyiciye hissettirilmesiyle arttırılmaya çalışıldı. 2001’in aşkın sinema arayışı içindeki filmlerden en önemli farkı, metafiziğe kapı aralasa da ilahî öğretilerin insanlığa sunduğu yol haritasını reddetmesi. Bilinmeyenin varlığını kabul eden fakat bilinmeyeni uygarlığın ürettiği mitler üzerinden değil, bilimin ortaya koyduğu gerçekler üzerinden anlamlandıran bir film 2001. İzleyiciyle ruhani bir düzlemde ilişki kurmaya çalışmayan; imge ve seslerle, rasyonel bir düzlemde, zihnimizde yeni kapılar aralamaya çalışan bir film. Kubrick’in bu filmde materyalist bir teoloji arayışına girdiği bile söylenebilir. Bu anlamda, Tanrı’nın bir metaforu olarak da okunabilecek monoliti, Kubrick’in yarattığı sinemasal konseptin bir sembolü olarak görmek mümkün. Tanrı fikrini simetrik, steril, sınırları belirli bir cismin içine hapseden Kubrick, bizi soyut fikirlerin somut nesnelere dönüştüğü bir dünyaya davet ediyor.

2001, yaklaşık üç dakika süren karanlık bir sahneyle açılıyor. Tüyler ürpertici bir müziğin eşlik ettiği dakikalarca süren bu karanlık, seyirci beklentisini altüst ederek, izleyicilerin bir kısmının salondan çıkmasına bile neden olmuş iddialı bir açılış. Anlatım konvansiyonlarını daha ilk sahneden büyük bir yıkıma uğratan 2001’in en büyük gizemi bu sahnede yatıyor olabilir mi? Bu uzun prologun filmin dünyasını anlamlandırmamızda büyük bir işleve sahip olduğu şüphesiz.

Öncesini asla bilemeyeceğimiz, bildiğimiz anlamda varoluşun tohumunun atıldığı o ‘ilk an’la başlıyor 2001. Bu açılış, zamanın başlangıcını imleyen Büyük Patlama’nın bir metaforu olarak da görülüyor. Bizi, yaklaşık on üç milyar yaşındaki evrenin başlangıcından, insanın tanrı-benzeri üstün bir varlığa dönüşeceği bilinmez bir geleceğe uzanan büyük bir yolculuğa çıkarıyor film. Nereden gelip nereye gittiğimize dair büyük bir destana dönüşüyor.

2001, anlam arayışının anlamını yitirdiği bir dönemde, izleyicilere o büyük soruyu tekrar yöneltiyordu: Kozmik okyanusun sonsuz boşluğunda, soluk mavi zerreciğin üzerinde ne işimiz var? Kubrick, Soğuk Savaş’ın göbeğinde, nükleer savaşın eşiğinde, kıyametini bekleyen insanlığa artık anlamsız görünen bu sorunun hâlâ geçerliliğini koruduğunu hatırlatıyordu. Her ne kadar medeniyetin geleceğine dair sinik bakışını saklamasa da, bu soruyu yaptığı sinemayla o kadar güçlü ve büyük bir şekilde soruyordu ki, insana ve yaşama olan inancı bu büyük abidenin çatlakları arasından sızabiliyordu.

Kubrick’in sinizminin insanlığa değil medeniyete karşı olduğu, filmin en ünlü sahnesinden de anlaşılabiliyor. Bir kemikten uzay gemisine geçilen o benzersiz grafik eşleme, ilerlemeci felsefenin yarattığı her fikri, her abideyi bir anda yerle bir eder. Sadece tek bir kesmede, “uzay gemileri inşa etsen de, galaksiler arası yolculuk yapsan da, aslında tek bir adım bile ilerlememişsindir”, der Kubrick. İlk insanın silah olarak kullandığı kemikle, dünyanın yörüngesine yerleştirdiğin nükleer başlık arasında ne fark vardır ki?

Filmin birçok okumaya açık son sahnesi, modern medeniyetin tohumlarının atıldığı Aydınlanma dönemine referansla tasarlanmıştır. Dave’in yaşlandıktan sonra monolite parmağını uzatıp (Michelangelo’nun Adem’in Yaratılışı adlı ünlü Rönesans tablosundaki mizansenin tıpatıp aynısıdır bu) yıldız-çocuğa dönüştüğü oda, her tarafı ışıl ışıl ‘aydınlatılmış’, Rönesans’ın (aynı zamanda yeniden doğum demek) simge sanat eserleriyle süslenmiştir. Eğer insanlık başka bir varoluş hâline geçecekse önce Aydınlanma’nın getirdiği yükü üzerinden atmalıdır. Kubrick, uygarlığın şu anki hâliyle dönüşeceğine inanmaz, kurtuluşu bambaşka bir varoluş ihtimalinde görür.

Tam bu noktada, Büyük Patlama’yı imlediği düşünülen açılış sahnesine dönmekte fayda var. En başta dakikalarca izlediğimiz dikdörtgen şeklindeki siyah ekranı, yani filmin kendisini, insanlığa medeniyeti öğreten monolitin bir versiyonu olarak görebilir miyiz? Kamera filmin sonunda monolitin içine girdiğinde, filmin başında gördüğümüz siyah ekran aslında perdeye tekrar yansımamış mıdır? Monolitin içinden çıkan kamera, bakışımızı dünyayı izleyen yıldız-çocuğun yanına yerleştirir. Her şey başa dönmüştür. Bizi dünyanın dışına fırlatıp milyarlarca yıllık bir zaman tünelinde dolaştıran Kubrick, o küçük mavi noktaya bir tabula rasa’ya dönüşerek bakmamızı ister âdeta. Yıldız-çocuk bizim binlerce yıl sonra erişeceğimiz farklı bir varoluş şeklinden öte, değişecek olan bakış açımızla erişeceğimiz ideal noktanın bir temsilidir.

Karşınızda kendinden emin bin çeşit inançtan, ideolojiden ve ekonomik doktrinden; her avcı ve her yağmacıdan, her kahraman ve her korkaktan, ahlak değerlerini öğreten her öğretmenden, yozlaşmış her politikacıdan, her bir süperstardan, her bir yüce önderden1 arınmış yepyeni bir soluk mavi nokta var. Şimdi onu nasıl hayal edersiniz?

NOT
1 Ünlü gökbilimci Carl Sagan’ın, Voyager 1’in 6,4 milyar km uzaklıktan çektiği Dünya fotoğrafı üzerine yaptığı konuşmadan alıntılanmıştır. Sagan, bu fotoğraftan esinlenerek daha sonra ‘Soluk Mavi Nokta’ adında bir kitap da yazmıştır.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.