Şu An Okunan
Rüzgâra Karşı Yürüyen Muhteşem Kadın

Rüzgâra Karşı Yürüyen Muhteşem Kadın

Gloria ile tanıdığımız Şilili yönetmen Sebastián Lelio’nun yönettiği Muhteşem Kadın (Una Mujer Fantástica) Marina ile tanıştırıyor bizi. Sevdiğini kaybeden birinin yaşadığı acı, melankoli ve yas gibi evrensel temalarla örülü film, Marina’nın maruz kaldığı transfobiyi de öykünün merkezine yerleştiriyor.

Bu yazı Altyazı’nın 183. sayısında yayımlanmıştır.

Şilili yönetmen Sebastián Lelio, toplumsal önyargılara inat hayattan el etek çekmeyi reddeden, yaşam enerjisiyle dolu elli sekiz yaşındaki boşanmış bir kadının hikâyesini anlattığı Gloria’yla (2013) büyük beğeni toplamıştı. 90. Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar kazanan Muhteşem Kadın, Lelio’nun dört yıl aradan sonra, 2017’de çektiği iki filmden ilki. Lelio’nun 37. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen diğer yeni filmi İtaatsizlik (Disobedience, 2017), Londra’daki Ortodoks Yahudi cemaatine mensup evli bir kadınla yıllar önce terk ettiği aile evine geri dönen çocukluk arkadaşı arasındaki ilişkiyi konu alan lezbiyen bir aşk hikâyesi. Gloria ve İtaatsizlik gibi Muhteşem Kadın da ataerkil normlara ve cinsel baskılara meydan okuyarak bildiği yolda yürüme cesaretini gösteren bir karaktere odaklanıyor. Santiago’da geçen Muhteşem Kadın’ın merkezinde, hayatını garsonluk yaparak ve gece kulüplerinde şarkı söyleyerek kazanan yirmili yaşlarındaki trans kadın Marina var. Birlikte yaşadığı kendisinden yaşça büyük sevgilisi Orlando’nun beklenmedik ölümü, Marina’nın hayatını altüst ediyor. Birden yapayalnız kalan Marina, hem yetkililerin transfobik tavırlarıyla hem de Orlando’nun eski karısı ve yetişkin oğlunun giderek fiziksel şiddet boyutuna varan tacizleriyle baş etmek zorunda kalıyor. Orlando’nun cenazesine katılmaktan men edilen Marina’nın, sevgilisinin yasını tutmasına dahi izin yok. Marina’nın hayatın her alanında maruz kaldığı transfobiyi ve ayrımcılığı gerçekçi bir şekilde gözler önüne seren film, Şili’de değil dünyanın başka herhangi bir yerinde de geçebilirdi pekala.

Transamerika (Transamerica, 2005), Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club, 2013) ve Danimarkalı Kız (The Danish Girl, 2015) gibi son dönemde çekilen trans temalı filmlerin birçoğunda, trans karakterleri natrans oyuncuların canlandırdığını görüyoruz. Muhteşem Kadın ise iki trans seks işçisinin bir gününü anlatan Tangerine (2015) gibi başrolde trans oyunculara yer veren nadir filmlerden. Lelio, ilkin senaryo danışmanı olarak yardımına başvurduğu, pek fazla oyunculuk deneyimi olmayan Daniela Vega’ya başrolü emanet etmeye karar vermiş. Hemen hemen her sahnede kameranın odağında yer alarak filmin bütün yükünü sırtlayan Vega’nın başarılı performansı, Lelio’nun ne kadar isabetli bir tercihte bulunduğunu gösteriyor.

NORMALLİĞİN TAHAKKÜMÜ
“Sana bakıyorum ve neye baktığımı bilmiyorum. Gördüğüm tek şey bir Kimera.” Marina, Orlando’nun arabasını teslim etmeye gittiğinde ilk kez yüz yüze geldiği Orlando’nun eski karısı Sonia’dan işitiyor bu sözleri. Kimera, Yunan mitolojisinde aslan kafasına, keçi gövdesine ve ejderha kuyruğuna sahip, ağzından ateş saçan dişi bir canavar. Tek bir bedende farklı türlerin özelliklerini taşıyan bu mitolojik canavar, sadece Sonia’nın değil toplumun genelinin Marina’ya nasıl baktığını özetleyen bir metafor işlevi görüyor filmde. Ataerkil heteroseksizmin dayattığı ikili cinsiyet sistemine uymayan Marina’nın toplumun gözünde bir canavardan farkı yok. Sonia, bir zamanlar Orlando ile “normal” bir hayatı olduğunu söyleyerek Orlando’nun Marina ile ilişkisini “sapkınlık” olarak tanımlıyor. 18. yüzyıldan itibaren tıp, psikiyatri ve kriminoloji gibi bilimlerin yükselişiyle ortaya çıkan normallik ve sapkınlık söylemlerinin insan bedenini nasıl denetim altına aldığını inceleyen Michel Foucault, normallik dayatmasının modern disiplin toplumlarında en etkili kontrol mekanizması hâline geldiğini söyler. Foucault’ya göre insan bedeninin terbiyesini öncelikli görevi sayan modern disiplinci iktidar, hâkim ideolojiler tarafından şekillendirilmiş, genelgeçer normallik tanımının dışına çıkmayan “itaatkâr bedenler” yaratmayı hedefler.1 Kısacası Sonia, itaatkâr beden kalıbına uymayan Marina’ya nefret kusarken disiplinci iktidarın bütün gücünü de arkasına alıyor. Marina’nınsa Sonia’nın hakaretlerini hep vakur bir edayla, soğukkanlılığını yitirmeden karşıladığını görüyoruz, ta ki sonunda çileden çıkıp Sonia ve oğlu Bruno’nun içinde bulunduğu arabanın üzerinde tepinerek hakkını aradığı sahneye kadar. Marina’nın malda mülkte gözü yok; onlardan tek isteği Orlando’nun ona hediye ettiği köpeği Diabla’yı geri vermeleri.

Beyin kanaması geçiren Orlando’yu acil servise yetiştirdiği andan itibaren kriminalize edilen ve katil zanlısı olarak görülen Marina, film boyunca cinsel kimliğini, Orlando’ya duyduğu aşkı, hattâ ismini dahi etrafındakilere kabul ettirebilmek için büyük bir uğraş veriyor. “Marina takma adınız mı?” diye soran doktordan tutun da ona kimliğinde yazan erkek ismiyle hitap etmekte direten polis memuruna ve “senin gibileri iyi tanırımdiye başlayan cümleler kuran Ahlak Bürosu amirine kadar bütün yetkililer, sırf trans olduğu için suçlu muamelesi yapıyorlar Marina’ya. Varlıklı bir erkekle bir trans kadının birbirine âşık olabileceğine inanmakta zorluk çeken Ahlak Bürosu amiri, Marina’ya “size seks karşılığı para ödüyor muydu?” diye sormaktan çekinmiyor sözgelimi. Marina’nın kadın polis amiriyle erkek bir görevlinin tacizkâr bakışları altında çırılçıplak soyunmaya mecbur bırakıldığı onur kırıcı muayene, Marina’nın kişiliğini hedef alan –en az Orlando’nun oğlu Bruno’nun uyguladığı fiziksel şiddet kadar– acımasız bir saldırı. Marina’nın sıkça karşılaştığı tacizlerden biri de kişinin cinsel kimliğini genital organına indirgeyen anlayışın yansıması olan “ameliyatlı mısın?” sorusu. Film, bu sorunun yanıtını vermiyor ve Marina’nın mahremiyetini ihlal etmekten kaçınıyor. Dahası gürül gürül akan bir çağlayan görüntüsüyle açılan filmde sık sık karşımıza çıkan su imgesi, cinsel kimliğin biyolojik özelliklerle saptanamaz, akışkan, değişime açık doğasına işaret ediyor. Marina’nın çıplak vaziyette yatakta uzanırken genital organının üzerine yerleştirdiği aynada yansıyan yüzüne baktığı sahne, ister ameliyatlı olsun ister olmasın onun bir kadın olduğunun altını çiziyor.

BÜYÜLÜ DOKUNUŞLAR
Muhteşem Kadın transfobi üzerine bir film değil sadece. Sevdiğini kaybeden birinin yaşadığı acı, melankoli ve yas gibi evrensel temalara da değiniyor aynı zamanda. Marina’nın arabada bir zamanlar Orlando’nun oturduğu boş koltuğa hüzünle bakarken ya da onun gardıropta hâlâ asılı duran kıyafetlerini koklarken duyduğu acıyı elle dokunacak kadar yoğun bir şekilde hissedebiliyoruz. Orlando’nun hayaleti Marina’nın peşini bırakmıyor bir türlü, kâh bir diskonun parıltılı ışıkları altında kâh cenaze töreninin yapıldığı kilisenin dışında çıkıyor karşısına. Sevdiği kadının peşinden ölüler diyarı Hades’e inen Orfeus gibi Marina da Orlando’nun hayaletinin peşine takılarak, cesedinin yakılacağı krematoryuma kadar izliyor onu. Böylece Orlando’nun ailesinin çıkardığı bütün engelleri bertaraf ederek sevgilisine veda etmeyi başarıyor sonunda.

Filme büyülü bir hava katan tek gerçeküstü unsur Orlando’nun hayaleti değil. Gerek Marina’nın göz kamaştırıcı bir yıldıza dönüştüğünü hayal ettiği diskoda geçen dans sekansında gerekse onu yere serecek kadar şiddetli esen rüzgâra karşı ilerlemeye çalıştığı, bir düşü andıran sahnede filmin gerçekçi anlatımdan uzaklaştığını görüyoruz. Marina’nın rüzgâra karşı yürümesi, bütün güçlüklere göğüs gererek yoluna devam etmesinin metaforu oluyor böylece. Marina’nın Orlando’nun eşyaları arasında bulduğu gizemli bir anahtarın izini sürdüğü sahnelerdeyse film, David Lynch usulü fantastik bir gerilim havasına bürünüyor âdeta. Sonunda anahtarın Orlando’nun düzenli olarak gittiği sauna salonundaki dolabına ait olduğunu keşfediyor Marina. Mulholland Çıkmazı’nda (Mulholland Dr., 2001) gizemli anahtarın açtığı mavi kutu, başkarakterin bastırdığı anıların açığa çıktığı ve fantezi dünyasının çatladığı kırılma noktasını temsil ediyordu. Muhteşem Kadın’daysa kameranın usulca yaklaşarak içine girdiği boş dolap, Orlando ile Marina’nın ilişkisinde gizli saklı hiçbir şey olmadığını vurguluyor sanki.

“Beni öldürmeyen şey güçlendirir” şiarıyla mücadele etmeyi sürdüren Marina nihayetinde köpeği Diabla’yı da geri almayı beceriyor. Film, tıpkı Gloria gibi yaşadığı bütün kalp kırıklıklarına rağmen ayakta kalmayı başaran Marina’nın hüzünlü bir arya seslendirdiği muhteşem sahne performansıyla noktalanıyor. Muhteşem Kadın’ın meziyetlerinden biri de, In Einem Jahr mit 13 Monden (1978) veya Erkekler Ağlamaz (Boys Don’t Cry, 1999) gibi trajik biten trans temalı filmlerin aksine Marina’yı bir kurban olarak resmetmemesi, tam tersine onun gücünü ve ihtişamını öne çıkarması. Orlando’nun oğlu Bruno’nun Marina’ya yönelttiği “nesin sen?” sorusunun yanıtı filmin başlığında saklı: O, muhteşem bir kadın. Neticede trans yazar Max Valerio’nun şu sözlerinin Marina için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz: “Transseksüeller bu dünyanın dışlanmışları ve sürgünleridir. Biz düşünülemez olanı yaşadık, çoğu kişinin hayal bile edemeyeceği deneyimlere ve birikime sahibiz. Gücümüz de buradan geliyor, o lanetli ihtişamımız da.”

NOTLAR

1 Michael Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Ankara: İmge Yayınevi, 2017), 207-215.

2 Nan Alamilla Boyd, “Bodies in Motion: Lesbian and Transsexual Histories”, The Transgender Studies Reader, ed. Susan Stryker ve Stephen Whittle, (New York ve Londra: Routledge, 2006), 430.

 

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.