Şu An Okunan
Bay Turner: Hizmetçiyi Görüyor Musunuz?

Bay Turner: Hizmetçiyi Görüyor Musunuz?

J.M.W. Turner’ın hayatını resmeden Bay Turner ’da usta yönetmen Mike Leigh kamerasını büyük fırtınalara değil, resmi tamamlayan küçük fırça darbelerine çeviriyor.

Bay Turner’ın (Mr. Turner) bir sahnesinde William Turner, oğlunun yaptığı resmi inceleyen bilimkadını Mary Somerville’e “fili görüyor musunuz?” diye soruyor. Somerville, bir ordunun Alpler’deki bir kar fırtınasının içinden geçmesini tasvir eden resimde haliyle bir fil görmeyi ummuyor. Resimde bir fil olsaydı çoktan görmüş olması gerektiğini düşünüyor ve soruya “fil mi?” diye şaşırarak cevap veriyor. Resmin içinde bir yerde bir filin saklandığını öğrenen Somerville resme doğru yaklaşırken, kamera da onunla birlikte resme doğru hareket ediyor. Turner parmağının ucuyla resimde sadece küçücük bir leke kadar yer kaplayan fili gösteriyor. Bunun üzerine kamera geri çekiliyor ve filmin kadrajı yeniden resmin tamamını gösterecek konuma geliyor.

Bu sahne, romantik dönemin en önemli ressamlarından J.M.W. Turner’ın hayatını anlatan Bay Turner’ın nasıl bir biyografik anlatı olduğunu açık eden bir özelliğe sahip. Yönetmen Mike Leigh sanat tarihinin en önemli ressamlarından birinin hayatını yorumlarken tıpkı Somerville’in baktığı resimdeki gibi, sanatçının yaşam öyküsündeki dramatik olayları, yani sanatçının hayatındaki “fırtınaları” anlatısının çerçevesini kurmak için kullanıyor. Filmde Leigh, sanatçının hayatının tarih kitaplarında yazmayan kısmıyla ilgileniyor daha çok. Kurmacanın gücünden yararlanarak zihnindeki Turner’ı yaratırken sanatçının mahremine girmekten imtina etmiyor. Turner’ın hayatını resmederken kamerasını büyük fırtınalara değil, resmi tamamlayan küçük fırça darbelerine çeviriyor.

Leigh bir sahnede gündelik hayatında huysuz ve asık suratlı bir adam olan Turner’ın bir fahişenin resmini yaparken birden gözyaşlarına boğulmasını gösteriyor. Bir başka sahnede her istediğini yapmaya hazır olan hizmetçisiyle beraber olduktan sonra ağlamaya başlamasını. Romantik akımın bir temsilcisi olmasına rağmen izlenimci resmin de öncüsü kabul edilen Turner’ın hayat öyküsüne eklemlenen bu kurmaca sahneler, öznenin ayrıntılarını resmetmektense onların sanatçıda bıraktığı etkiyi yansıtmayı amaçlayan izlenimci ressamların yapmaya çalıştığının bir benzerini yapıyor aslında. Buz gibi bir adam olarak tasvir edilen Turner’ın duygusal olarak en savunmasız olduğu anları tahayyül etmeye çalışan Leigh böylece filmini benzer sanatçı portrelerinden çok farklı bir yere konumlandırıyor. Bay Turner’ı tarihî olayların görselleştirildiği biyografik bir anlatının ötesine geçiriyor ve izlenimci bir karakter draması haline getiriyor.

Işığın Ressamı
Mike Leigh Bay Turner’ın hikâyesini sanatçının onda bıraktığı izlerle kurarken biçimsel olarak da Turner’ın estetiğinden yararlanıyor. Işığı Tanrı’nın ete kemiğe bürünmüş hali olarak gören Turner’ın ‘ışığın ressamı’ olarak tanımlanması sanatçının ışıkla nasıl bir ilişki kurduğunun en güzel özeti. Ölmeden önce “Güneş Tanrı’dır” diye haykıran sanatçı, ışığı bir aydınlatma aracı olmaktan çıkarıp özellikle de son dönem eserlerinde sanatının asıl öznesi haline getiriyor. Bu da, sıra dışı ışık kullanımıyla son döneminde neredeyse soyut eserler veren Turner’ın zamanında neden radikal bulunduğunu, hatta neden alay konusu olduğunu da açıklıyor. İzlenimci resmi ve soyut sanatı müjdeleyen bu eşsiz ışık kullanımı Bay Turner’ın mizansenlerini şekillendiren en önemli öğe. Filmde güneş ışığını sahneleri aydınlatmaktan öte neredeyse sahnenin bir dekoru haline getiren Mike Leigh, bazı kadrajlarını Turner’ın ünlü resimlerinin röprodüksiyonlarını yapmak için kullanıyor. Günbatımının yumuşakça aydınlattığı bir tarladaki yel değirmeninin görüntüsüyle açılan film bizi daha ilk saniyesinden bir Turner tablosunun içine alıyor. Ardından kamera yavaşça sola kayıyor ve yel değirmenine bakarak çizim yapan Turner’ın silueti beliriyor perdede. Bizi Turner’ınkine benzer bir estetik dünyaya sokan Leigh, filmin ilerleyen bölümlerinde ressamın, eski bir savaş gemisinin tersaneye çekilmesini anlattığı ‘The Fighting Temeraire’in bir röprodüksiyonunu da karşımıza çıkarıyor. Sanatçının eserleri böylece filmin dünyasının bir parçası haline geliyor; Turner’ın resimlerinin ışığı filmin ışığına dönüşüyor.

Sanatçının eserleri filmde sinema diliyle yeniden ete kemiğe bürünürken bu eserleri ortaya çıkaran tarihsel arka plan da anlatıda kendine yer buluyor. 1775-1851 yılları arasında yaşayan J.M.W. Turner Fransız Devrimi’nden Napolyon Savaşları’na, Endüstri Devrimi’nden fotoğrafın icadına, pek çok tarihî dönüm noktasını deneyimlemiş biri. Bay Turner öyküleme için kullanılabilecek bu zengin tarihî malzemeyi anlatının içine organik bir şekilde yedirerek karakterin dönemin toplumsal ve siyasi atmosferinden nasıl etkilendiğini de usulca açığa çıkarıyor.

Doğaya Kaçış
Romantizm, 19. yüzyıl başında Endüstri Devrimi’nin dönüştürdüğü dünyaya, rasyonalizme ve onun getirdiklerine karşı bir tepki olarak doğmuştu. Şehirler genişliyor, toplumdaki sınıfsal farklar büyüyor ve makineler gündelik hayatın bir parçası haline geliyordu. Şehir hayatı Turner’a da bu dönüşümlere ayak uydurma zorunluluğu getiriyor; tüm bunlar Kraliyet Sanat Akademisi’ndeki rakipleriyle mücadele etmek ve resimlerini satmak zorunda olduğu burnu havada aristokratlarla iletişim halinde olması anlamına da geliyordu. Onu bunaltan her olayın ardından doğaya kaçtığını gördüğümüz Turner, sadece sanatıyla değil yaşam tarzıyla da bu dönüşüme direnen ve ona tepki gösteren biri olarak karşımıza çıkıyor.

Şehirden kaçmak istediği zamanlarda Margate adlı sahil kasabasına gittiğini gördüğümüz Turner burada deniz manzaralı bir oda kiralıyor ve huzur bulmaya çalışıyor. Bir süre sonra, kiraladığı odanın sahibi Sophia Booth ile ilişki yaşamaya başlayan Turner’ın hayatı da yavaş yavaş şehirden kasabaya doğru kayıyor. Sanatçının yaşadığı kültürel gelgiti en iyi tasvir eden anlardan birinin ressamın doğa yürüyüşü esnasında bir trenle karşılaştığı an olduğu söylenebilir. Bu sahneyle, buharı bir bulut

gibi gökyüzünü kaplayan trene korku ve hayranlıkla bakan Turner’ın ünlü resmi ‘Rain, Steam and Speed – The Great Western Railway’ isimli eseri için nereden ilham almış olabileceğine dair bir yorum getiren Mike Leigh Endüstri Devrimi’nin en önemli sembolü olan buharlı trenle Romantik bir sanatçının karşılaşmasının yarattığı tezadı çarpıcı bir şekilde kullanıyor. Turner’ın moderniteyle imtihanı sadece demiryolları ya da trenlerle de sınırlı kalmıyor. İcat edilmesiyle birlikte ressamların sanatlarına büyük bir tehdit olarak gördükleri fotoğraf da Turner’ın filmde baş etmeye çalıştığı bir diğer araç. Bay Turner gerçeği yakalayabilme özelliğine sahip fotoğraf sanatının yanında realist resmin artık neredeyse anlamsız görülmeye başlandığı bu dönemi karakterine tek bir cümle söyleterek özetliyor. Bir stüdyoda fotoğrafını çektirdikten sonra eve gelen Turner sevgilisine “sanırım artık zamanım doldu” diyor. Fotoğrafın icadı, ressamın görevinin gerçeği yakalamaktan giderek uzaklaştığı yeni bir dönemi, doğayı olduğu gibi resmetmeye çalışmaktansa doğayı hissettiği ve algıladığı gibi yorumlayan ressamlar çağının başlamasını da müjdeliyor. Fakat bunun sanatçılar için sancılı bir dönem olabileceğini de gösteriyor Bay Turner. Yaşamının son döneminde Realizmden uzaklaşan Turner’ın sanatının anlaşılmaz bulunmaya başlaması ressamın halk tarafından burnu büyük, aristokrasi tarafından ise beceriksiz olarak yaftalanmasına neden oluyor.

Filmin, sanatın kim için yapıldığına dair bir tartışma açması da bu noktada anlam buluyor. Kraliyet Sanat Akademisi’nin gözbebeklerinden olan Turner’ı filmin ilk bölümünde aristokrasinin de en beğendiği ressamlardan biri olarak görüyoruz. Zaman ilerledikçe aristokratlara yabancılaşan ve onlarla görüşmeyi kesen Turner, ömrünün son yıllarında, karşısına çıkan ve bütün eserlerini yüksek bir meblağ karşılığı satın almak isteyen bir sermayedarın teklifini reddediyor. Eserlerini İngiliz halkına bağışlayacağını söyleyerek onların özel mülk haline dönüşmesini engelliyor. Bu anlamda, aristokrasiye hizmet eden bir sanatçının eserlerini halka miras bırakan birine dönüşmesini konu edindiğini de söyleyebileceğimiz Bay Turner son bölümünde tıpkı tablolar gibi filme bakan biz izleyicilerin konumlarını da tekrar açık ediyor. Ölmek üzere olduğu sahnede, Turner’ın bedeninden hızla uzaklaşan kamera filmin ilk bölümünde bizi sanatçının yavaş yavaş içine sokmaya çalıştığı dünyasının dışına çıkarmaya başlıyor bu kez. Turner öldükten sonra, bizzat ressamın ‘Tanrı’ olarak nitelediği güneşin batmak üzere olduğu bir görüntüyle baş başa kalıyoruz. Fakat Leigh, Turner’ın bir siluet olarak göründüğü bu şiirsel karede noktalamıyor filmini.

Yönetmen son sahnede bedenini Turner’ın istediği gibi kullanmasına izin veren, Turner için emeğini ortaya koyan, ona odanın bir köşesinden hayran hayran bakan ve filmin izleyicileri gibi Turner’ın hayatında edilgen bir konumda yer alan hizmetçisi Hannah’yı sanatçının atölyesinde ondan geriye kalanların arasında dolanırken gösteriyor. Turner’ın hayatının anlatıldığı bu epik resimde fırtına tablosundaki fil gibi küçücük bir alan kaplayan Hannah’ya, yani görünmeyen emeğe bakarak bitiriyor filmini Leigh. Her birimizin hayatını tasvir eden bir resim varsa, o resimde gözlerimizi nereye yaklaştırmamız gerektiğine işaret ediyor belki de.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.