Şu An Okunan

-1- -2- -3-

71. Cannes Film Festivali’nde, Ash is Purest WhiteThe Image Book ve Girls of the Sun filmleri izleyici karşısına çıktı.

Jia Zhang-ke, son filmi Ash is Purest White (Jiang Hu Er Nv) ile ülkesi Çin’in çarpıcı bir yakın dönem portresini sunuyor. Film, 2001 yılında Datong’da açılıyor. Yerel mafya babalarından biri olan Bin (Liao Fan) kumarhane işletmekte, işadamlarına yardımcı olmaktadır. Yönetmenin eşi ve gedikli başrol oyuncusu Zhao Tao’nun canlandırdığı kız arkadaşı Qiao ise, erkeklere ait bu dünyada yer alan güçlü bir kadındır. İlk bölüm, kentteki yerel iktidar mücadelesinin yanı sıra Bin ve Qiao arasındaki ilişkiyi mercek altına alıyor. İkilinin kaderi, Qiao’nun bir çatışma sırasında Bin’e ait ruhsatsız silahı kullandığı için beş yıl hapse mahkûm olmasıyla bir anda değişiyor. Qiao, 2006’da hapisten çıktığında Bin’i bulmak üzere Fengjie’ye gider. Burada, kendimizi birdenbire başrolünde yine Zhao Tao’nun yer aldığı Still Life (Sanxia Haoren, 2006) filminde buluruz. Görkemli Üç Boğaz Barajı’nın yapımı nedeniyle kentin önemli bir bölümü sular altında kalacaktır. Artık kendisine farklı bir rol çizmiş olan Bin, Qiao’yla görüşmekten kaçmaktadır. Ancak, ikili arasındaki hesaplaşma Qiao’nun zorlamasıyla gerçekleşir… Üçüncü bölümdeyse, bu kez 2018’in Datong’una geri döneriz. Kader, Bin ve Qiao’yu yeniden bir araya getirecektir. Elbette hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değildir.

Bu on sekiz yıllık marazi ilişkide, karakterlerin hayatı altüst olurken ülke de esaslı bir dönüşüme uğramaktadır: Kentler giderek büyüyüp genişlemekte, bazı sektörler yok olmakta, insan ilişkileri ve değerler değişmektedir. Zaman ve yarattığı dönüşüm, Jia Zhang-ke’nin en sevdiği konulardan. Bu nedenle, farklı dönemleri yansıtmak için ayrı kayıt teknolojileri ve çerçeve oranları kullanıyor. Ash is Purest White aynı zamanda yönetmenin pek çok eski filmine referanslarla dolu. Sanki Unknown Pleasures (Ren Xiao Yao, 2002) ve Still Life filmlerden çıkarılan bazı sahneler bu filme almış. Örneğin, Still Life’ın bir sahnesinde karakterlerin arkasında esrarengiz biçimde göğe yükselen binanın sırrını burada bulmak mümkün. Bir kez daha, erkeklerin çoğu zamana yenik düşüp hızla yozlaşırken, dünyanın yükünü omuzlayan kadınlar oluyor. Qiao’nun filmin bir sahnesinde söylediği gibi, uzun süre yanıp küle dönüşen her şey artık tamamen saf ve temizdir.

the-image-bookSinemanın yaşayan efsanesi Jean-Luc Godard The Image Book’ta (Le Livre d’image) bir kez daha imajlarla düşünüyor. Godard, tıpkı Sinema Tarih(ler)i’nde [Histoire(s) du Cinéma, 1989] olduğu gibi, farklı filmlerden, haber görüntülerinden, kitaplardan ve müzikten yararlanarak alternatif bir dünya tarihi sunuyor. Dört bölümden oluşan filmin ‘remake’ başlıklı ilk bölümü tekerrür eden savaşlar ve çatışmalar üzerine. İkinci bölüm, Lumière Kardeşlerin gara giren treninden Şangay Ekspresi’ne (Shanghai Express, 1932), sinemanın demiryollarıyla olan uzun ilişkisini ele alıyor. Bu bölümde, sineman tarihinin önemli filmlerinden panoramik görüntüler ve tren aracılığıyla gerçekleştirilen kaydırma çekimler izliyoruz. Adını Montesquieu’nun ‘Yasaların Ruhu’ndan alan üçüncü bölüm ise adalet kavramını tartışmaya açıyor. Bu bölümde, içtiği puroların etkisiyle olsa gerek, Godard’ın giderek hırıltılı çıkan sesi, toplumların nasıl büyük kıyamların ardından paylaşılan ortak suçluluk duygusuyla inşa edildiğini bize hatırlatıyor. Ortadoğu sorununa odaklanan son bölüm ise, güncel bir düşünce egzersizi.

Bütün bu karanlık tablonun, seyirciyi umutsuz bir nihilizme sürükleme amacı taşıdığını söyleyemeyiz. Filmin bir yerinde Godard, “Kopkoyu bir karanlıkta, içimizden nasıl olup da bu kadar yoğun renklerin çıkabildiğini hayret ettik” diyor. Ancak, seksen sekiz yaşındaki yönetmenin konuşması, filmin sonlarına doğru hızlanıp uzun soluk alışverişlerle kesiliyor. Yıllardır aynı şeyleri söylemekten yorulmuş bir bilgenin sayıklamalarına dönüşüyor. Eski bir filmden alınmış görüntülerdeyse, dans etmekten yorgun düşmüş adam yere yığılıyor. Peki, bu önemli yapıt Cannes gibi konvansiyonel bir festivalin yarışmasında ne arıyor? Filmin tanıtım materyallerinde de belirtildiği gibi, bu bir film değil, adının çağrıştırdığı üzere görüntülerden oluşan bir kitap ya da teknolojinin olanaklarıyla not düşerek izlenecek bir interaktif anlatı. İçlerinde Jacques Aumont’un ‘Görüntü ve Metin’in de yer aldığı uzun kaynakça bunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Zaten, gelen haberlere göre, The Image Book çok yakında New York, Paris, Madrid ve Singapur’da seyirciyle buluşan bir sergiye dönüşecek.

PICxKHATIAPSUTURI_537editBu yıl Cannes’a damgasını vuran tartışmalardan biri, sinema sektöründeki erkek egemenliğiydi. Hollywood’da başlayıp tüm dünyada yankı bulan cinsel taciz skandalının bundaki rolü tartışılmaz. Bu meseleyi vurgulayanlardan biri de ana yarışmadaki üç kadın yönetmenden biri olan Eva Husson’du. Husson’un Girls of the Sun (Les Filles du Soleil) filminin Cumartesi günü gerçekleştirilen galası öncesi, jüri başkanı Cate Blanchett ve Agnès Varda önderliğindeki 82 kadın (zira, festival 71 yıllık tarihinde 1688 erkek yönetmenin filmine karşılık yalnızca 82 kadının yapıtına yer vermiş) kırmızı halıda, sektörde kadın emeğinin görmezden gelinmesini protesto ettiler.

Yönetmenin yanı sıra ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan kadrosuyla Girls of the Sun filmi böylesi bir protesto için hiç kuşkusuz uygun bir zemin sağlıyor. Film, Güney Kürdistan’da IŞİD’e karşı güçlü bir direniş sergileyen kadın savaşçıları konu alıyor. Golshifteh Farahani’nin canlandırdığı Ezidi avukat Bahar ile Emmanuelle Bercot’nun oynadığı savaş muhabiri Mathilde’in hikâyesine odaklanıyor. IŞİD saldırısında ailesinin tüm erkeklerini yitiren Bahar, kız kardeşiyle birlikte örgütün seks kölesi olarak kullandığı tutsaklardan biridir. Yerel bir politikacının yardımıyla tutsaklıktan kurtulur. Onu hayata bağlayan tek şey ise sağ kaldığına inandığı beş yaşındaki oğluna kavuşma umududur. Bu nedenle gerilla saflarına katılır. Filmin ikinci yarısı ise, Bahar önderliğindeki savaşçıların, IŞİD kuşatmasındaki bir kente girip Kürt ve Ezidi çocukların zorla birer savaşçı olarak yetiştirildiği okula yönelik operasyonunu aktarıyor. Girls of the Sun, aşırı müzik kullanımı, bol özel efektli çatışma ve patlama sahneleriyle Hollywood filmlerine öykünüyor.

Film, bir yönüyle ünlü moda firmalarının çıkardığı gerilla kıyafetleri koleksiyonunu hatırlatıyor. Eva Husson’un ortak insanlık ütopyası ya da özerk demokratik rejimler gibi fikirlerle pek ilgilendiği söylenemez. Anlatıcı Mathilde’in filmin sonunda söylediği gibi, onu bir gazeteci olarak çeken şey ideallerden çok, kadın savaşçılarının müşfik tavırlarıdır. Filmin bir sahnesinde, gerillalardan birinin arkadaşlarını kaba bir kalk çağrısı yerine sevecenlikle başlarını okşayarak uyandırdığını izliyoruz. Erkekler yerine kadın savaşçıların mücadelesine odaklanan filmin iddia ettiği gibi kadın bakış açısı taşıyıp taşımadığı da tartışma konusu. Zira, gerek Bahar gerekse Mathilde, dünya görüşleri ya da toplumsal kimliklerinden çok, çocuklarına bağlı birer anne olarak tanımlanıyor. Girls of the Sun, filmin basın gösterimi sonrasında bir gazetecinin yüksek sesle bütün salona duyuracak biçimde dile getirdiği gibi, “ahlaksız” bir film değilse bile, en azından sorumsuz ve zevksiz bir deneme.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.