Şu An Okunan
Cannes’dan Notlar #3

Cannes’dan Notlar #3

Cannes’dan notlarımıza Altın Palmiye’nin iki iddialı filmi, Coenler’in yönettiği Inside Llewyn Davis ve Abdellatif Kechiche’in yönettiği La Vie d’Adele‘in yanı sıra Alexander Payne, Nicolas Winding Refn, Steven Soderbergh ve Paolo Sorrentino gibi isimlerin son filmleriyle devam ediyoruz.

EREN ODABAŞI

Cannes’da ana yarışmadaki neredeyse bütün filmler izleyici karşısına çıkmış olduğu için, Altın Palmiye’nin güçlü adayları konusunda da daha net bir tablo söz konusu. Festivalin çok büyük heyecan yaratan ilk filmi Joel ve Ethan Coen’e önemli bir ödül kazandırması son derece muhtemel olan Inside Llewyn Davis idi. Bu iki usta ismin en müthiş iki-üç filminin yanında rahatlıkla yer alabilecek Inside Llewyn Davis, Ciddi Bir Adam (A Serious Man, 2009)  ve Barton Fink’in (1991) hayli zarif ve melankolik bir kırması olarak tanımlanabilir. 60’lı yılların New York’undaki folk müzik dünyasına bir güzelleme niteliğindeki film, çok sayıda harika müzikal performans içeriyor ve işitsel bir deneyim olarak büyük keyif veriyor, fakat yine de Inside  Llewyn Davis’in en karamsar ve kederli Coen filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. New York’ta tutunmaya çalışan Llewyn, plağını dinletmek amacıyla Chicago’da bulunan bir yapımcı ile görüşmek üzere yollara düşüyor. Bu yolculuk sırasında pek çok ilginç karakterle tanışsa da pek bir yol kat edemeyen Llewyn, filmin açılışını tekrar eden final bölümünde kendi sıradanlığını kabullenmeyi seçiyor. Birbirinden tuhaf müzisyenler (Jean ve Jim adlı bir ikili ve folk müziğin yükselen ismi Troy gibi) ve film boyunca Llewyn’in başına dert olan iki kedi sayesinde kendine özgü bir mizah tutturan film, özellikle ikinci yarısında hoş bir burukluk taşıyor. Baştan sona nefes kesici bir ışık çalışmasına sahip olan, gri ve mavi tonlarıyla örülü, adeta tamamı pusla kaplı Inside Llewyn Davis, her biri müthiş performanslar veren oyuncularıyla da çok beğenildi ve uzun süre Screen dergisinin yıldız tablosunda liderliğini korudu.

Beni kişisel olarak en çok memnun eden filmlerden biri Paolo Sorrentino’nun zarif Roma güzellemesi La Grande Bellezza oldu. Pek çok zıtlığı içinde barındıran film, yıllar önce birkaç ödül kazanan başarılı bir roman yazan ama daha sonra bir gazetenin kültür-sanat sayfalarıyla ilgilenip partilerle dolu lüks bir yaşam sürmeyi yeğleyen bir karakter üzerine kurulu. Filmin başında bir Katolik okulunun huzurlu bahçesinde dolandıktan hemen sonra kendisi için düzenlenen son derece gösterişli 65. yaş partisine katılan Jepp, artistik arayışları ve tatlı hayata düşkünlüğü arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Kameranın ustalıkla yazılmış bir üst ses eşliğinde Roma sokaklarında dolandığı sakin bölümler ve modern yaşamın kaotik temposuna uyum sağlamış sahneler, bu ikilemi başarıyla betimliyor. Filmdeki biri gülünç, diğeri şiirsel olan iki modern sanat performansının da benzer bir işlevi var. Sorrentino’nun en şaşırtıcı başarısı ise bu iki zıt kutbu bir çatışma halinde değil, şaşırtıcı bir bilgelik ve anlayış ile tasvir etmesi ve günümüz metropollerine yönelik bildik eleştirilerden uzak durması. Yıllar sonra ortaya çıkan bir günlükte ilan edilen bir aşktan 104 yaşında bir rahibenin anlattıklarına kadar pek çok küçük öykücükten oluşan film, parçalı yapısına rağmen tematik ve biçimsel bir bütünlük oluşturmayı da başarıyor. Sorrentino’nun her filminde olduğu gibi La Grande Bellezza’da da müthiş uzun planlar, hayranlık uyandırıcı kamera hareketleri ve zengin bir renk paleti mevcut. Çokça tartışılması ve mutlaka büyük perdede görülmesi gereken büyük bir film.

Abdellatif Kechiche imzalı La Vie d’Adele, ilk gösteriminin ardından büyük beğeni topladı ve Screen tablosunda zirveye yerleşti. Üç saatlik bu güçlü film neredeyse tamamen ana karakterlerin yakın planlarından oluşuyor ve baştan sona diyalog ile ilerliyor. Fakat buna rağmen yıldırıcı hale gelmeyen, özellikle doğallığı hatta gerçek hayata yakınlığı ile dikkat çeken bir film bu. Kechiche genç bir kızın lezbiyenliğini keşfetmesini ve kendinden birkaç yaş büyük mavi saçlı bir güzel sanatlar öğrencisiyle yaşadığı ilişkiyi tüm detaylarıyla anlatıyor. Filmin en çok konuşulan yönlerinden biri son derece uzun ve detaylı sevişme sahneleri içermesi oldu. Fakat bu noktada filmin asla provoke edici hale gelmediğini, cinselliği de yaratılan gerçekçi atmosferin bir parçası olarak kullandığını vurgulamak gerek. Hikâyenin üç yıl sonraya atladığı son yarım saatte ise iki karakterin bir kafede buluşup görüştüğü uzun bir bölüm yer alıyor. Bu sahne gösterişsizliği, doğallığı, dramatik gücü, gerçek zamana yaklaşan süresi ve oyuncuların muhteşem performansları ile filmin bütün niteliklerini özetliyor bir bakıma. La Vie d’Adele, festivalde sona yaklaşılırken Altın Palmiye’nin en büyük favorisi olarak görülüyor. Kendi adıma ise, filmi bahsettiğim tüm özelliklerinden dolayı çok beğendiğimi, fakat büyük ödülün daha benzersiz ve yaratıcı bir filme gitmesini yeğleyeceğimi söyleyebilirim.

Alexander Payne’in anaakım sinemaya görece yakın durduğu Senden Bana Kalan’ın (The Descendants, 2011) ardından Schmidt Hakkında’nın (About Schmidt, 2002) acımasız mizahına, karamsarlığına ve minimalizmine geri dönüşünü  müjdeleyen Nebraska da müthiş bir senaryoya ve harikulade oyuncu performanslarına sahip. Bir milyon dolar kazandığına ikna olmuş şekilde Nebraska’ya ulaşmaya çalışan yaşlı bir adam ve ortada bir ödül olmadığını bile bile babasına bu yolculukta eşlik eden oğlunun hikâyesi; siyah-beyaz görselleri, sıradan insanların günlük yaşamlarında bulduğu karanlık ama eğlenceli detaylar ve aşırı duygusallığa prim vermeyen tavrıyla pek çok kişiyi tatmin etti. Amerikan sinemasının bir başka nitelikli örneği de Steven Soderbergh’in ünlü piyanist Lee Liberace’nin hayatının son on yılına odaklanan yeni filmi Behind the Candelabra oldu. Son derece aydınlatıcı, keyifli bir biyografi olan film, 70’li ve 80’li yılların hoş bir portresini çiziyor ve hızlı temposuna rağmen odak noktasını asla yitirmemeyi başarıyor. Filmin görsel dokusu da Liberace’ye özgü kitsch ve gösterişli yaklaşımı yansıtıyor. Fiilmin en çok övgü toplayan yönü Michael Douglas’ın kendisine bir ödül getirmesi kuvvetle muhtemel performansı oldu.

Tabii ki yarışmada çok sayıda hayal kırıklığı da yer alıyor. Bunlardan en önemlisi Nicolas Winding Refn’in yeniden Ryan Gosling ile çalıştığı intikam öyküsü Only God Forgives sayılabilir. Üç yıl önce A Screaming Man ile Jüri Ödülü’nü kazanan Mahamat Saleh Haroun, Grigris’te gülünç bir öyküyü fena sayılamayacak bir görsellikle anlatıyor, fakat klişelere gömülmekten kaçınamıyor. Valeria Bruni-Tedeschi’nin üçüncü kez otobiyografik bir öykü anlattığı ve bir kez daha “zenginler de acı çeker” mesajını yinelemekten öteye gidemediği A Castle in Italy’nin (Un château en Italie) de pek destekçisi yok. Yarışmanın şu ana kadar en kötü tepkiler alan filmi ise Takashi Miike’nin Michael Bay-vari bir aksiyon çekmek için mantık hatalarıyla dolu tek düze bir öykü anlattığı, üstelik bunu da lafı fazla dolandırıp eğlendiriciliğini de yitirerek yağtığı Shield of Straw (Wara no tate) oldu. Bu filmlerin ödül listesinde yer alması zor, fakat festival sonrasında zaman buldukça bu filmlerden de daha detaylı biçimde bahsetmeye çalışacağım.

Yarışmanın son iki gününde ise çok önemli yönetmenlerin yeni filmleri görücüye çıkacak: Dördüncü kez Cannes’da yarışan James Gray imzalı The Immigrant, Roman Polanski’nin yeni tiyatro uyarlaması Venus in Fur (La Vénus à la fourrure) ve Jim Jarmusch’un ilk bakışta oldukça tuhaf görünen vampir hikâyesi Only Lovers Left Alive.

Cannes’dan Notlar #2 için tıklayınız
Cannes’dan Notlar #1 için tıklayınız

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.