Şu An Okunan
Yavuz Özkan’ın Ardından

Yavuz Özkan’ın Ardından

70’li ve 80’li yılların önde gelen yönetmenlerinden Yavuz Özkan’ı 22 Mayıs 2019’da kaybettik. Özkan’ın 80’lerde ve 90’larda çektiği, ‘modern olma ihtimali’ni özleyen, bohem bir yaşam tarzını ele alan sanat filmleri, Türkiye sinemasının bir dönemini tamamlayan yapımlardı.

Bu yazı Altyazı’nın 190. sayısında yayımlanmıştır.

Eskisi kadar sık kullanılmayan bir kavram: sanat filmi. ‘Bağımsız sinema’, ‘festival filmi’ gibi başka adlandırmalar, büyük oranda yerini almış görünüyor. Yeşilçam’ın hüzünlü bir fade out’la kitlesel eğlence alanındaki iktidarını yitirmiş, 70’lerin seks filmleri furyasının ve toplumcu filmlerinin de sahneden çekilmiş olduğu 80’ler ve erken 90’larda, hayli popüler bir tanımlamaydı sanat filmi. ‘Bunalım filmi’ veya ‘entel filmi’ gibi alternatif isimleri de vardı.

Yavuz Özkan’ın bir film setinde geçen Filim Bitti’sinde (1989), bütçenin giderek aşılması ve gişeye yarayacak erotik sahne çekilmemesi gibi sebeplerle saçını başını yolmakta olan yapımcının seti ziyaret ettiği bir sahne vardır. Başroldeki Zeliha (Zeliha Berksoy), muzipçe bir edayla yapımcıyı sakinleştirmeye çalışır: “Güzel film oluyor ama. Sanat filmi.” Yapımcı bu açıklamadan pek etkilenmez: “Napıcam ben sanat filmini, nereme sokucam?” Az sonra da sete bir film eleştirmeni (ressam Komet) uğrar ve onun ağzından da şu cümleleri duyarız: “İnsan koşulları zorlamamalı. Nedense bizim yönetmenler yapabilecekleriyle yetinmiyorlar, sonra da komik oluyorlar.”

Sahiden de bu filmler kimselere yaranamamıştı. Ama ‘80 Darbesi’nin boğucu kültürel ikliminde; aslında ortada yerli sinema diye bir şeyin kalmamış olduğu ve çok az sinema filminin yapılabildiği, sanat camiasının bir avuç insandan oluştuğu yıllarda, bir biçimde dikkat de çekiyordu bu ekol. Oyuncuları şöhrete kavuşabiliyordu örneğin. Feminist bir yazarın (Duygu Asena) veya bir ressamın (Bedri Baykam) “rock’ n roll” hayatının da çokça konuşulabildiği bir dönemdi.

Tek tük çekilip tek tük kişi tarafından izlendikleri hâlde, sanat filmleri ve temsil ettiklerinin tepki çektiğini, yaygın bir olumsuz imajının olduğunu hatırlıyorum: “halktan kopuk” ve “kesin sıkıcı”. Geçim derdi ve aleni trajedilerden başını kaldıramayan alt tabakayla da, Özal’ından memnun orta sınıfla da hiç kesişmeyen bir ‘arayışlar’ dünyasında geçiyordu bu filmler.

Mayıs ayında yitirdiğimiz Yavuz Özkan, sıklıkla bohem bir yaşam tarzını ele alışı, Yeşilçam yıldızından ressamına, şarkıcısından balerinine sanat camiasından birçok figürü bir araya getiren ekipleri ve üretkenliğiyle, dönemin sanat filmleriyle en çok özdeşleşmiş yönetmenlerden biriydi. Ve bu bayrağı hatırı sayılır bir idealizmle taşımıştı.

Bir Kadının Anatomisi

OYUN OYNAYAN YETİŞKİNLER
Ne vardı bu sanat filmlerinde, pek az izlendikleri hâlde, uzaktan uzağa bile, kitleleri bir biçimde ‘kaşıyan’? Nasıl bir hayat? ‘Kadınlı-erkekli’, aktif bir sosyal yaşam örneğin. Birlikte içki içip dans eden, ilişkilerini ve hayatı tartışan, (akrabalık ilişkilerinin dışında) davetlere katılan, sanatla ilgilenen, cinselliği namus meselesinin dışında bir yerde yaşayan (veya yaşamaya çalışan) insanlar; oyun oynarken görülebilen yetişkinler. Yavuz Özkan da Büyük Yalnızlık (1989), Filim Bitti, Bir Sonbahar Hikâyesi (1994), Bir Kadının Anatomisi (1995) gibi birçok filminde, heteroseksüel aşk ilişkilerinin çıkmazlarıyla ilgilenmişti. Yan yana duran bir adam ve bir kadın. Özkan’ın sinemasının tipik imgelerinden biriydi bu. Birlikte ağlamak da vardı işin içinde. Ayrılma kararı almış evli bir çiftin aynı evde geçirdiği son geceyi anlatan Büyük Yalnızlık’ın finalinde kadınla erkek önce çaresizliklerini itiraf ediyor, Sezen Aksu’nun “Ağlama n’olursun” repliğine Ferhan Şensoy’dan “İyi ama kendimi tutamıyorum ki…” yanıtı geliyordu. Kadir İnanır, aslında son derece Kadirist bir karakteri canlandırdığı Filim Bitti’nin bir noktasında, üstelik tam da az önce zorbalığın dibine vurmuşken “Lanet olsun bana!.. Kimse beni sevmiyor!” diyerek otel odasını dağıtıyor, ardından da telefonla annesini arayıp ağlayarak yalnız olduğunu söylüyordu. Bir Kadının Anatomisi’nde Uğur Polat’ı, az önce karısıyla kavgaya tutuşmuş olmaktan pişman, kendisine “Hayvan herif, bok herif!” diye saydırırken duyuyorduk. Umut Yarına Kaldı’da (1988) ise kendi ölümünün filmini çekmeye hazırlanan (Özkan’ın bizzat canlandırdığı) bir yönetmen vardı. Öyle veya böyle, hiçbiri kendinden memnun değildi, hepsi kendisiyle uğraşıyordu. Ağlayan, çaresiz kalan, duygusal meselelere odaklanmaya kadınlar kadar meyilli adamlardı bunlar. Maçoluk yok muydu? Elbette vardı. Yine de hayatları üçüncü sayfa haberlerinden çok aşk romanlarına benziyordu. Melankoliye rağmen bir ‘hayatı sevme’ hâli, en azından hayatın tadını çıkarma arzusu vardı Özkan’ın filmlerinde.

Sinemasını düşününce aklıma derhal gelen imgelerden biri, yağmur altında bir kutlama havasında koşturan insanlar (Yengeç Sepeti, Büyük Yalnızlık, Filim Bitti). Yağmur Kaçakları diye bir filmi de var üstelik. Özkan’ın yağmurda dans eden insanlarında, Demiryol’un (1979) finalinde kol kola yürüyen işçilere benzeyen bir şey var aslında. Maden (1978), Demiryol gibi işçi sınıfı mücadelesine adanmış filmlerindeki hümanist mesajların, egosantrik karakterlerin viski içerek kederlendiği filmlerinde de bir biçimde var olmaya devam ettiği görülüyor. Hattâ ilk filmlerinden, tek erotik filmi Uygunsuzlar’da (1974) bile yer yer böyle bir his var. Filmin başlarında bir grup bikinili kadının, bir yatın içinde adalarına doğru şarkılarla yol aldıklarını görüyoruz: “Hiçbir şey bozmasın bu dostluğu…” Özkan’ın tüm filmlerini tek bir karışımda eritecek olsak, mevcut malzemelerden ortaya çıkacak hayat görüşünün adı herhalde ‘sosyalist bireycilik’ olurdu.

Yönetmen darbeye giden yıllarda sansürle büyük bir savaş verdikten sonra 1980-87 arasını Fransa’da geçirmişti. ‘Fransız’ hayatların yabancısı değildi. Ama aslına bakılırsa, “halktan kopuk” olmaktan çok uzak bir yaşam sürmüştü. Yozgat’ta doğmuş, gençliğinde Kütahya’da maden ocaklarında çalışmıştı. Sol gelenekten gelen örgütlenmeciliğiyle tiyatro kurmuş, bir sinema vakfının (TÜRSAK) kurucuları arasında yer almış, açtığı Z1 Film Atölyesi’nde çok sayıda sinemacı yetiştirmişti.

HALK KİMDİ?
“Bunalım filmleri”ni halktan kopuk hâle getiren, veya bu filmlerde kitlelere en çok ‘Fransız’ gelen şey, belki de bunalıma girmenin kendisiydi. Varoluşunu sorgulayan, birey olmaya çabalama hakkını kendinde görmüş, en azından buna fırsat bulmuş karakterlerle karşılaşıyorduk. Bocaladıklarını kabul ediyor, ‘iç yolculuk’lara çıkıyorlardı. Dönüşmek tam anlamıyla mümkün değilse de, bir ihtimalin ve umudun adıydı. 90’ların ortasından itibaren yeni bir bağımsız sinemacı kuşağının ortaya çıkışıyla, sanat filmlerinde öne çıkan tipoloji ve ruh hâli değişmeye başladı. Aralarında Nuri Bilge Ceylan’ı, Zeki Demirkubuz’u, Yeni Sinemacılar’ı, Semih Kaplanoğlu’nu sayabileceğimiz bu kuşağın dünyasında, bohemliğin izi dahi kalmamıştı. Müzik dinlemeler, kadınlarla dost ortamlarında hoşbeş etmeler, sergi açılışlarında şarap içmeler, iç yolculuğa çıkmalar bitmişti. Dönüşmeyi denemek diye bir şey zaten yoktu. Bunalımın kırılgan alanında savrulmaktansa narsistik bir kabuğun içinde korunan, bir noktada donup kalmış adamları izlemeye başladık. Uyumsuz, kendine dönük ama toplumun ahlaki kodlarıyla bohemler gibi çatışmayan. Duygularını ya hiç yaşamayan (Uzak, Yumurta, Bekleme Odası) ya da yaşamaya kalkınca başa çıkamayıp neredeyse deliren erkeklerin dünyası (Masumiyet, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar) baş gösterdi. Aynı dönemde, bir grup tecavüzcü gemicinin hayat felsefelerini yansıtan sohbetleri (Gemide), pek çok kentli genç erkeğin favori film replikleri arasına girebildi. Âdeta, “işte şimdi” kendimizi bulmuştuk. “Halk buydu”, “gerçeğimiz buydu” galiba. Bu filmler, kabul etmek gerekirse önceki kuşağa göre sinemasal olarak da daha gerçekçi bir ton yakaladı, hem kahramanları da benimsendi (özentilik saptanmamıştı) ve hattâ yurtdışında da daha başarılı oldular.

Türkiye’de sinema sanatının iki farklı kuşakta öne çıkardığı karakterlerini karşılaştırınca, modern olma debelenmesinden vazgeçip “Biz buyuz kardeşim!” noktasına geçmişiz gibi görünmüyor mu? Az sonrasında benzer minvalde siyasi geçişler de yaşadık; perdeden almışız haberi.

Yavuz Özkan, Ömer Kavur, İrfan Tözüm, Orhan Oğuz, Nisan Akman, Seçkin Yasar, Ali Özgentürk… 80’ler ve erken 90’ların “bunalım filmleri”ni çeken, kimi Beyoğlu’nun arka sokaklarından kimi burjuvaziden ilham alan yönetmenler, çokça eleştirilmiş olsalar da, toplumu şu katı “biz” algısının dışında kalan karakterlerle tanıştırma gibi bir işlevi de yerine getirmişlerdi. Bu da galiba o eski “sanat filmleri”nin en güzel yanıydı. Selam olsun.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.