DUVAR. GÜN. DIŞ.

En azından, bu doğadan saymadığımız doğanın, sana da mutlaka bir yerlerden ulaştığını hayal ediyorum. Hayır, ulaştığından emin olmak istiyorum. Hiçbir şey değilse, havanın mevsim dönümüyle beraber bir günde değişen kokusu mesela.
Uzakta yaşamaya başladığımdan beri, insanın içinde bir mekân taşımasının ne demek olduğu üzerine daha çok düşünüyorum. Düşünmek değil de, hissediyorum diyelim. Sanki bedenimin orta yerinde kendine yer açmış, orada yaşayan bir şey İstanbul. Evim de öyle; benimle yürümeye devam ediyor. Zihnimdeki bir imge gibi değil ama. Göğsümün tam ortasında bir varlık gibi, üç boyutlu. Sonra aklıma sen düşüyorsun; dört duvar bir mekânda, acaba bedeninde nereleri taşıyorsun?
Hücrede duvarlara asmanız için size kartpostal gönderme projelerim, duvarlara bir şey yapıştırmanıza dahi izin verilmediği bilgisiyle birlikte suya düştüğünden beri; o duvarları bir sinema perdesi gibi, zihninizdeki imgelerle, hayallerle, rüyalarla doldurduğunuzu hayal etmek istiyorum. Hayatı dar eden duvarları, imgeler yansıtarak –yıkmak değil biliyorum ama– en azından delmek mümkün müdür acaba? (Derme çatma kurulmuş eski bir açık hava sinemasının bez perdesindeki bir delik geliyor gözümün önüne, bu türden bir imge). Hayalimde senin için o duvarlara yansıtmak istediğim bir film yok (Senem sevmiş mi, o sevmişse ben kesin beğenmem zaten, dediğini duyar gibiyim hep, o yüzden sana film tavsiye etmiyorum ben malum).
Çok önceleri bir zaman, Rosa Luxemburg’un hapishaneden yazdığı mektupları okuduğumu hatırlıyorum ve mektupların ana odağında, neredeyse her zaman, asıl olarak, betonda biten bir bitkinin, gökyüzünden geçen bir kuşun, öyle havadan sudan bir şeylerin olduğunu. Rosa’nın politik gücünü, çok hakiki ve saf bir yaşama sevincinden/inadından aldığını, biraz da şaşırarak o zaman fark etmiştim. Ağaca, çiçeğe, börtü böceğe daha dikkatli bakmaya başlamalarım biraz da ondan sonradır belki.

Geçenlerde kent doğasına dair bir belgesel izledim. Kaldırımda biten sıradan bir otun, hiç farkına bile varmadığımız, doğadan dahi saymadığımız bir otun, örneğin, savaş sırasında dünyanın öbür ucundan gelen bir askerin postalının altından düşen bir tohumla buraya gelip yerleşmiş olduğu fikrine tutuldum. Kimseden habersiz, yepyeni bir kentin kaldırım taşlarının arasında bitmek… Sizin beton duvarlarınızın arasından, ya da bilmiyorum, avlunun köşelerinden mesela, biten otlar var mı acaba? En azından, bu doğadan saymadığımız doğanın, sana da mutlaka bir yerlerden ulaştığını hayal ediyorum. Hayır, ulaştığından emin olmak istiyorum. Hiçbir şey değilse, havanın mevsim dönümüyle beraber bir günde değişen kokusu mesela. Mutlaka.
Pandemi karantinaları esnasında –herhalde uyaran eksilmesinden dolayı– kokuya ve renge dair nasıl aniden akıl almaz bir açlık geldiğini hatırlıyorum sonra bana. Çıkıp kendime yağlar, tütsüler, bitkiler, boyalar aldığımı; elime geçen her şeyi boyamaya başladığımı, sürekli bir şeyleri kokladığımı… Hayatın nasıl kolayca eksilebildiği fikrinden duyduğum tuhaf paniği. En çok bu fikir altında eziliyorum. Çok okuduğunu, televizyonda bir şeyler izlediğini biliyorum, ama sokakta yürürken birinin bir cümlesinden rastgele kopan bir parçayı duymanın, sel gibi akan tanımadık insan yüzleri arasından yürümenin, burnuna çarpıveren bir kokunun, hayatın o anlatısız, anlatıdan kaçan, paramparça esasını sana nasıl getireceğiz?
Öyle anlardan birini, hafızanda neden yer işgal ettiğine dahi anlam veremediğin, neyin kırık parçası olduğunu bilemediğin, o ot gibi bir yerden bitmiş bir ânı çağırsan, o çıplak duvarda küçük bir delik açar mı senin için?

Sinemacı dostumuz Çiğdem Mater, diğer Gezi Davası tutsakları Mine Özerden, Can Atalay ve Tayfun Kahraman’la birlikte 25 Nisan 2022 tarihinden beri hapiste. Osman Kavala ise kendine yöneltilen suçlardan defalarca beraat etmesine rağmen 1 Kasım 2017’den beri tutuklu. Hayal Havuzu’nu bu karanlık günlerde Çiğdem’e ve tüm Gezi tutsaklarına hayallerimizle yoldaşlık etmek için açtık.

ODTÜ Psikoloji Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi gördü. 2004’ten itibaren yazılarıyla katkıda bulunduğu ve 2006-2017 arasında editör olarak çalıştığı Altyazı Aylık Sinema Dergisi’ndeki yayın kurulu üyeliğini sürdürmekte. Altyazı Sinema Derneği’nin kurucu üyelerinden olan Aytaç, İstanbul ve Berlin'de sinema yazarlığı, küratörlük ve editörlük yapmaya devam ediyor.