Şu An Okunan
İzliyorum: Boğaziçi Üniversitesi Starbucks İşgali – 2012

İzliyorum: Boğaziçi Üniversitesi Starbucks İşgali – 2012

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve akademik kadrosu antidemokratik bir süreç sonucu atanan rektöre karşı 2021’in ilk günlerinden beri akademik özerkliği savunuyor, siyasal iktidarın baskılarına rağmen direnmeyi sürdürüyor. Bundan tam dokuz yıl önce, üniversitenin öğrencileri kampüste Starbucks şubesi açılan mekânı her anlamda yaşayan bir yere dönüştürmüş ve kendi deyimleriyle “geri almaya” çalışmışlardı. İşgal sonrasında Starbucks mekânı terk etti ve öğrenciler bu alanı sessiz çalışma odası olarak kullanmaya başladılar. Bu mekânda öğrencilerle gerçekleştirdiğimiz ‘İzliyorum’ söyleşisine bugün yeniden bakmak bambaşka bir döneme ve konjonktüre götürüyor bizi, ama toplumsal mücadelenin iç dinamikleri anlamında tazeliğini, heyecan vericiliğini koruyor.

Söyleşi: Senem Aytaç, Zeynep Dadak, Berke Göl, Gözde Onaran, Ali Deniz Şensöz


Bu söyleşi Altyazı’nın Şubat 2012 tarihli 114. sayısında yayımlanmıştır.


Altyazı’nın 114. sayısında yayımlanan İzliyorum köşesi için hazırlanmış tadımlık video.

Aralık 2011’de Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü’nde bir Starbucks şubesi açıldı. Tamamen idari düzeyde alınmış bir karardı bu; süreç şubenin açılacağı mekânı kullanan öğrencilerin de, akademisyenlerin de bilgisi dışında yürütülmüştü. Birkaç öğrencinin mekânda takılması ve bu konuda ne yapılabileceğine dair tartışmalara girişmesiyle başladı her şey, ardından kısa süre içinde geniş katılımlı bir örgütlülüğe, işgale dönüştü. Gezi Direnişi’ne henüz bir buçuk yıl vardı ama kent hakkı mücadeleleri Gezi’ye giden yolun taşlarını döşemeye başlamıştı. Emek Sineması hâlâ yıkılmamıştı, sinemayı rantın elinden kurtarma mücadelesi devam ediyordu. Altyazı da hâlâ Boğaziçi Üniversitesi bünyesindeydi o dönemde. Dergi ofisinden yüz metre mesafedeki işgale konuk olduk, filmler üzerinden mekânı geri kazanma yönündeki mücadelenin nerelere evrilebileceğini, öğrenci hareketlerinin tarihçesini ve üniversitenin sermayeyle ilişkisini konuştuk.

[Lindsay Anderson’ın Ah Şanslı Adam!’ından (O’ Lucky Man!, 1973), Malcolm McDowell’ın canlandırdığı Michael Arnold Travis’in bir kahve firmasında işe başladığı sahneyi izliyoruz.]

Arda Çiltepe: 2008’de !f İstanbul’da gösterilmişti.

Esra Özban: O’ Lucky Man! Filmi izlemiş, söyleşiye de gelmiştim ama film pek aklımda kalmamış.

Filmin başında, Güney Amerika’daki bir kahve plantasyonunda geçen bir kısa film vardı. Kahramanımız da kahve firmasında işe başlayarak kariyer basamaklarını tırmanmaya başlıyor. Ve film kapitalizm eleştirisini bir kahve satıcısı üzerinden yapıyor. Biz de malum sebeplerden seçtik filmi. İçinde bulunduğumuz mekânı ve sizin yaşadığınız süreci konuşmaya buradan başlayabiliriz belki.

Esra Özban: İşgalin başlangıcı konusuna kahveden başlamak iyi oldu. İşgal başlamadan önce de biz burada toplantılar alıp buluşmaya başlamıştık. Hattâ burada Black Gold’un (2006) gösterimini yapmıştık. Bizim olan bu mekânı nasıl geri alırız, buradaki varlığımızı nasıl ortaya koyabiliriz gibi fikirler üzerinden bir şeyler yapmaya çalışıyorduk.

Arda Çiltepe: Starbucks’ın kahveyi nasıl –rakamları tam hatırlamıyorum da– 2 dolara satın alıp 600 dolara sattığı üzerine bir film bu… İşgale başlamadan önce yaklaşık bir ay burada toplantılar alındı ve aslında burasıyla ilgili yaşadığımız ilk gerginlik de Black Gold’un gösteriminde çıktı. Biz filmi göstermek istedik, başka şubelerden güvenlik görevlileri geldi, gösteremezsiniz dediler.

Tepkimiz tabii ki sadece Starbucks’a değil. Evet, Starbucks bir sembol, sermayenin okula girişinin ve bizim alanımızı işgal edişinin bir sembolü.

Esra Özban

Ah Şanslı Adam!’daki karakterin sorunu başına gelen olmadık binlerce şeye rağmen, etrafında dönen her türlü rezilliğe rağmen bir türlü duruma uyanamaması, bir an durup “ya ben ne yapıyorum?” diyememesi. Sizin “bir dakika, bir şeyler yanlış, harekete geçmemiz lazım!” dediğiniz nokta neydi? Kişisel tarihlerinize dönük olarak da cevaplayabilirsiniz bu soruyu.

Esra Özban: Sanırım biraz adım adım oldu. Burayı ilk işgal ettiğimizde “şurada Dunkin’ Donuts var, orada Akbank var, bir sürü şey var, neden Starbucks?” diye soruyordu birileri. Şu noktada gidip Dunkin’ Donuts’ı işgal etmek artık mantıklı bir hareket değildi, ben bu okula geldiğimde de o vardı. Ama burası bizim kullandığımız bir alanken, birden Starbucks’ın gelip buraya konumlanması ve bizim artık bu alanı kullanamayacak olmamız birçok insan için bir kopuş noktası oldu. Bu süreçte bir sürü farklı insan buraya geldi. Starbucks üzerinden bir araya gelindi ama tepkimiz tabii ki sadece Starbucks’a değil. Evet, Starbucks bir sembol, sermayenin okula girişinin ve bizim alanımızı işgal edişinin bir sembolü.

Hazal Öztetikler: Bir de alan işgal etmeye çok müsaitti! (gülüşmeler)

Uğur Çalışkan: Burada yaptığımız ilk toplantıyı hatırlarsanız, 6 Kasım YÖK’ün kuruluş yıl dönümüydü. Toplantımızı okulla sermayenin işbirliğinin en somutlaştığı mekânlardan biri olarak Starbucks’ta yapalım demiştik. O toplantıda muhabbet çok da Starbucks üzerinden ilerlemiyordu aslında. Okuldaki sorunlarımız, başta da yemek sorunu konuşuluyordu. Ama evet, Starbucks bir eşik oldu. Yemek yediğimiz alanın alınıp böyle dört duvarı olan, masayı yerinden oynatamadığın bir alana dönüştürülmesi etkili oldu.

Umut Kocagöz: Burası eskiden ‘Çarşı Kantin’ diye anılan bir yerdi. O hâliyle yine de ‘öğrenci kantini’ denebilecek şeye daha yakındı. Orayı tamamen tasfiye edip onun yerine Starbucks açmaları çok önemli bir düzeye getirdi her şeyi.

Esra Özban: Bir de şeffaflık konusu yeniden gündeme gelmiş oldu. Okula Starbucks açılıyor ve ne öğrencilerin ne akademisyenlerin bundan haberi var. Rektör Yardımcısı Tereza Varnalı’yla aldığımız toplantıda bir arkadaş “bu okula bir çivi çakacak olsanız benim haberim olması lazım, siz Starbucks açıyorsunuz ve hiçbirimizin haberi olmuyor” demişti. Şeffaflık konusu önemli. Başka yerler de açılacak büyük ihtimalle ve biz ne açılacağını bilmiyoruz bile…

Mehmet Can Yavuz: Ben sorunun kişisel tarihlerimizle ilgili kısmını önemli buluyorum. Mesela böyle bir filmde bir karakterin şuursuzluğu üzerinden olayları vererek durumu trajikleştirebiliyorsun ama gerçekte tam böyle olmuyor. Yani “ne noktada Starbucks’ta yönetici değil de işgalci olmaya karar verdin?” gibi bir şey yok. O seni çevreleyen şeylerle ilgili biraz, bir tür düşünceyle tanıdık olma hâli. Çok entelektüelize olmadan önce de insanın içinde hissetiği bir şey… Sizin yaptığınız ‘İzliyorum’da, Kutluğ Ataman “bir süre sonra bütün mücadeleler bir kariyere dönüşür” diyor. Buna ben de katılıyorum ama bu her türlü mücadelenin pasifleştiği, taşlaşmaya başladığı noktada olur. Çünkü bir hiyerarşi oluşmaya başlar… Buradaki mesele biraz da bunu kırmaktı bence. Biraz önce Mehmet’e diyordum, ne güzeldi işgalin ilk günleri diye. Çünkü o zaman statikleşmemiş bir şeyler vardı. Kutluğ Ataman’a cevaben diyorum ki, biraz da bunun özlemi belki o söyledikleri…

Boğaziçi Üniversitesi Starbucks Eylemi
İşgalde üniversitenin sermayeyle ilişkisi ve mekânı ‘geri alma’ vurgusu öne çıkıyordu.

Her durumda o sürekliliği, devinimi sağlamak değil mi zaten amaç, o mücadeleyi sürekli devingen tutabilmek…

Mehmet Cemil Şimşek: Sürekli yıkıp yeniden yapmak çok yorucu bir şey. Bugünlerde bunun yorgunluğu da yaşanıyor burada…

Umut Kocagöz: Kutluğ Ataman’a buradan cevap verme şansımız var mı? (gülüşmeler)Özellikle son röportajıyla çok gündeme geldi ya kendisi. Aslında burada olan şey tam onun çizdiği Türkiye tablosuna karşı bir hareket.

Bir süre sonra bunun da bir iktidar alanına dönüşmesinden bahsettiğini düşünürsek, belki sizin de burada yaptığınız şey, dikey bir örgütlenmeden ziyade yatay bir örgütlenme biçimi geliştirmek, değil mi?

Esra Özban: Evet orası öyle. Bu inançla çıkıyoruz yola, öyle yapmaya çalışıyoruz ama iktidar ilişkilerini kırmak çok kolay değil, çünkü bu sadece buraya ait bir şey değil. Yatay örgütlenmeye çalışıyoruz, bunları yıkmaya çalışıyoruz ama biz de bu süreçte farklı farklı şeyler keşfediyoruz.

Biraz da bunlarla pratik bir alanda yüzleşmek değil mi önemli olan?

Mehmet Can Yavuz: Tabii, yorulmamak gerekiyor. Bir de yatay örgütlenmeyi filan biz icat etmedik, bunlar Roma’da bile var. Bunlar çok entelektüel konular da değil; hayatın içinde hepimizin yaşadığı, olağan şeyler. Belki bunları kanıksamışlığımızla ilgili bir sorun var daha çok ortada. Yani burada sorduğumuz sorular belki de en eski, cevabının bulunması en zor sorular. Bunu çözmenin zor olmadığını kim söyledi? Zaten mesele bunu sürekli bozabilmek, bunun mücadelesini verebilmek.

[Bahoz/Fırtına’daki (2008) uzun kaydırma planlı kantin sahnesi… İlk karesinden biliyorlar.]
Boğaziçi Üniversitesi Starbucks Eylemi

Öğrenci hareketleriyle ilgili çok da film yok sinemamızda malum, Bahoz o yüzden de önemli bir film bizce. Sizden önceki öğrenci hareketleriyle bir bağ hissediyor musunuz aranızda? Size miras kalan bir şeyler var mı yoksa sil baştan bir şeyleri yapmaya çalışıyor gibi mi hissediyorsunuz?

Umut Kocagöz: Filmin bahsettiğidönemin biraz sonrasında 94-96 öğrenci hareketi geliyor ve Boğaziçi öğrencileri ‘Koordinasyon’ diye bilinen dönemin önemli bir parçası. O zaman neo-liberal politikalar okulun içine bu kadar giremediği için oradaki profil daha farklı. Biraz daha orta sınıfa yakın bir profil var belki ama bu kadar açık, net değil. Bundan dolayı buradaki öğrenciler, diğer okullardaki öğrenci hareketleriyle ya da öğrencilerden kaynaklı hareketlerle çok daha rahat ilişkilenebiliyordu. Şu an çok daha farklı bir durum var. Buranın profili çok değişmiş durumda, işte dershane sistemiyle filan da ilgili bu. Ben bir Boğaziçi öğrencisi olarak diğer üniversitelerle ortak bir gündemde buluşabildiğimizi ya da öğrenci hareketi diyebileceğimiz bir ortaklık icra edebildiğimizi düşünmüyorum. Bunda biraz bu bahsettiğim profil meselesi ve öğrenci hareketiyle ilişkilenişimizin payı var, biraz kendi gündemlerimizi ve meselelerimizi korumamızla ilgisi var. 94-96 sürecinde kurucu bir güçtü Boğaziçi, bence hâlâ da öyle. Bugün yaptığımız eylem birçok yerde rezonansa uğradı, İstanbul Üniversitesi’nden, Mimar Sinan’dan, Yıldız Teknik’ten arkadaşlarımız geldi buraya. Ama biz onlarla ne kadar ilişkilenebiliyoruz, bu da bir tartışma konusu. Ben öğrenci hareketinden fazla beslendiğimizi düşünmüyorum açıkçası. Ama tabii ki attığımız adımlar, yaptığımız eylemler sürekli orayla bir ilişki kuruyor.

94-96 sürecinde kurucu bir güçtü Boğaziçi, bence hâlâ da öyle.

Umut Kocagöz

Peki bütün bu süreç sizi daha örgütlü bir öğrenci hareketinin geleceği için heyecan ya da ümit veriyor mu?

Esra Özban: Sanırım herkeste böyle bir istek var zaten, bir de bu Boğaziçi’nin ya da Mimar Sinan’ın kendi içinde çözebileceği bir durum değil zaten. Belki yemekhane gibi bir konuda kendi içimizde hedeflerle bir noktaya gelebiliriz ama mesela bu ülkede binlerce insan gözaltında şu an ve bunun için ortaklaşmamız gerekiyor. Şeyma (Özcan) tutuklandığında aynı zamanda İstanbul Üniversitesi’nden Deniz (Küçükbumin) tutuklandı. İstanbul Üniversitesi’nden buraya gelen arkadaşlar oldu, böyle adım adım olacak, her şey bir anda olmayacak tabii ki.

Mehmet Cemil Şimşek: Ben bu okulun öğrencisi değilim, Bilgi Üniversitesi öğrencisiyimamailk başından beri işgaldeyim. Konuşuluyor, bir şeyler kaynıyor, başka okullarda da boykotlar oluyor, işgaller tartışılıyor. Çünkü zamanıdır.

Peki biraz filmi konuşalım mı bütün bunlar bağlamında. Bu filmi izlediğinizde nasıl bir etkisi olmuştu sizde?

Arda Çiltepe: Aslında şimdi düşününce şaşırıyorum çünkü bizim gerçekleştirmek istediğimizle çok bağlantılı bir şey. Hattâ Meltem Gürle yazısında “bir kantin sadece bir kantin değildir” demişti. Sadece birilerinin gidip yemek yediği sonra çıktığı bir yer değil kantin. Aşağıdaki kantin ya da Kuzey Kampüs’teki kantin gibi yüksek sesli müziğin çaldığı, arkada komik videoların oynadığı bir yer değil esasında. En azından buraya gelenler kantini öyle tahayyül etmiyor. Aslında biz burayı ilk işgal ettiğimizde çok ümitli değildik, hafif hafif başladı her şey. Önce sadece ilk gece kalıp kalamayacağımıza dair bir soru vardı. Salı günü işgal ettik galiba, sonra çarşamba kaldık, sonra haftasonu kalacak mıyız acaba diye konuşmaya başladık. Buranın ne olacağına dair tartışmanın, tam olarak olmasa da, filmde de bir yansıması var aslında. Benim hayalimde mesela, Starbucks kapanıyor gidiyor, ondan sonra burası bir agora gibi, üniversitedeki her öğrencinin, her bileşenin gelip tartışmasını yürütebileceği bir örgütlenme alanı, bir politik merkez oluyor. Ama aynı zamanda yemek yiyebileceğin ve her geldiğinde illa muhabbet edebileceğin birilerinin olacağını bildiğin bir mekân olarak düşünüyorum. Mesela ben yurtta kalıyorum, dersim beşte bitiyor sonra muhabbet için nereye gideyim? Kütüphanenin önü var, Kuzey Kantin var ama deli gibi müzik var, muhabbet etmenin imkânı yok orada, her yer kapanmış gibi hissediyorum ben. Bu işgal biraz bunun cevabı oldu benim için. Biliyorum ki buraya geldiğimde mutlaka burada bir şeyler oluyordur, birileri vardır. Ve bence bir öğrenci kantini bu ihtiyacı karşılamalı.

Boğaziçi Üniversitesi Starbucks Eylemi
Altyazı’nın 114. sayısında İzliyorum köşesinin konuğu Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Starbucks eyleminden öğrencilerdi.

Esra Özban: Bahoz’un bir yerinde “yemek herkesin derdi” diyorlar. Yemek herkesin derdi amaneden hep birlikte bunu talep edemiyoruz? Herhalde dönüp dolaşıp yine aynı soruya geliyoruz. Yemekhane fiyatlarından ya da yemeklerin kalitesinden memnun olan herhalde yoktur ama geçenlerde Boğaziçi Üniversitesi öğrencileriyle röportaj yapmışlar, nelerden şikayetçisiniz diye sormuşlar, kedilerden ve tuvaletlerin pisliğinden öteye gidememiş cevaplar. Bir de işgalden şikayetçi olanlar var tabii, Starbucks’tan kahve alamıyorlarmış.

Umut Kocagöz: Bir de şöyle diyorlar röportajda, “normal insanlar içeri giremiyor” (gülüşmeler) Bu film Kürt öğrenci hareketini anlatan bir film tabii ve söz konusu dönem, Kürt hareketi için çok kritik. Türkiyeli sosyalist, devrimci öğrencilerle Kürt öğrencilerin gündem farkına dair de ince göndermeler var. Bugün de yaşadığımız ve yaşamaya belki de devam edeceğimiz bir şey bu. Yani bugün de her zaman ortaklaşabileceğimiz şeylerde bile kimi çok yakın olabileceğimiz arkadaşlarımızın dertleri ayrışabiliyor. Bu filmde betimlenen kantin gerçekten çok önemli çünkü öğrenci kantini denen şeyin bir hafızası.

Yaptığımız eylemlerle mekânı politize etmeye çalışıyoruz. Okuldaki siyaseti dışarıya açmamızın sebeplerinden biri de bu, sürekli bu mekânla birlikte kuruyoruz her şeyi.

Uğur Çalışkan

Uğur Çalışkan: Ben bizden önceki öğrenci hareketleriyle nasıl ilişkileniyoruz sorusuna dönmek istiyorum. Bu filmden benim aklımda en çok kalan üniversite içindeki toplumsal hareketlerin –film Kürt hareketinden bahsettiği için, “öğrenci hareketi” demenin ne kadar doğru olduğundan emin değilim– okuldaki iç ilişkilerin ve siyasetin birbiriyle nasıl ilişkilendiği. Bunlar bir şekilde hafızamızda var. Koordinasyon deneyimiyse o kadar da hafızamızda değil; çok az insan tarafından biliniyor ama Boğaziçi’nde açtığı önemli bir yol var. İşgal başladığında bize hep şu soruluyordu: “Bunlar anti-emperyalist, bilmem ne bilmem ne solcular mı, yoksa Wall Street eylemcileri mi?” Bu sorular geldiğinde biz ne yapmışız acaba, ne yapıyoruz, diyorduk. Aslında bizim Boğaziçi’nde yaptığımız siyaset tarzı dışarıda çok bilinmiyor, bu da bizim dışarıya kapalılığımızla alakalı. Dışarıdan bakan insanlar da ya o ya o diye ikisinden birine koyma ihtiyacı duydular. Ama işte aslında Koordinasyon’dan beri burada mekânla birlikte yürütülmeye çalışılan bir siyaset anlayışı var ve bu devam ettiriliyor. En yakın örneği Çayhane idi. Yaptığımız eylemlerle mekânı politize etmeye çalışıyoruz. Okuldaki siyaseti dışarıya açmamızın sebeplerinden biri de bu, sürekli bu mekânla birlikte kuruyoruz her şeyi.

Esra Özban: Bizim beş hafta sonunda aklımıza gelen şeyin işgal olmasını, dünya çapındaki Occupy eylemlerinden de ayrı düşünemeyiz. Onları düşünerek hareket etmesek de, onlarla ilişkilendiğimiz kesin.

Mehmet Can Yavuz: Hattâ doğrudan bir ilişki de kuruldu. Biz onlara selam yolladık, onlar bize selam yolladılar.

Mehmet Cemil Şimşek: Buradaki Starbucks kapatılsa buradan Seattle’a kadar bütün Starbuckslar dökülmeye başlamayacak tabii ki ama burada neye karşı olduğumuz değil, neden yana olduğumuz daha önemli. O yüzden mesela Starbucks’ın burada hâlâ işliyor olması bazı arkadaşların canını çok sıkıyor ama mesela benim o kadar sıkmıyor, hattâ bir yandan görsel açıdan antagonizmayı daha açık kılıyor. Burada elli kişi toplantı yaparken birileri gelip kahve alıp gidiyor, onlar için sorun olmuyor ve bir şey çok daha görünür oluyor, böyle bir dünyada yaşıyoruz en nihayetinde. Direnişin küreselliğinden bahsediyoruz, dolayısıyla Atina’daki olsun, Madrid’de olsun, New York’ta olsun, dünyadaki hareketlerle bağlantı önemli. Bir de filmde de imge olarak var ya, o hareket de sonuç olarak onun öncesiyle, 68’le ilintili. Ama benim burada hissettiğim şey, Türkiye’de 68’den beri devam eden öğrenci hareketinden de öte, İtalya’daki, Paris’teki ya da Amerika’daki 68’lerle de ilişki içinde. Zaten duvarlardaki yazılara baktığınızda da bu anlaşılabilir.

[Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata’sından (1996) Mahsun’un Hisar’da Ali Baba’da otururken göründüğü bir bölüm izliyoruz ve yine hemen biliyorlar.]
Boğaziçi Üniversitesi Starbucks Eylemi

Uğur Çalışkan: Biz bunu burada izlemiştik. İşgalden bir hafta önce izledik sanırım, öyle kafamıza göre bir film izleyelim demiştik. İşgal hazırlık haftasıydı.

Ne konuşmuştunuz sonrasında?

Esra Özban: Bu filmden sonra çok konuşulamıyor, öyle topluca sigaraya çıkmıştık. (gülüşmeler)

Umut Kocagöz: Bana Rosetta’yı (1999) hatırlatıyor bu film. Belki pozisyonu itibarıyla, belki yaşamla kurduğu ilişki anlamında, tabii çok ayrı ama bana aynı ruh hâlini hatırlatıyor…

Şu anda Hisar’da da oturulabilecek hiçbir yer yok. Havalar güzelleşince işgali oraya taşımayı düşünür müsünüz diye soracaktık biz de. (gülüşmeler) Hisar gerçekten kantin gibi bir yerdi, bazılarımız yaşadık onu öğrenciyken, siz büyük ihtimalle hiç yaşayamadınız. Bir de eskiden Sosyete Kantini ve Orta Kantin arasında çok net bir ayrım vardı, birine giden ötekine asla gitmezdi.

Esra Özban: Hakikaten Orta Kantin kapandıktan sonra hepimiz boynumuz biraz bükülerek ne yapacağız, nerede yemek yiyeceğiz, nerede toplanacağız diye düşündük. İşte o dönem Çayhane vardı, yemek yediğimiz bir yer olmasa da çay içebileceğimiz bir yerdi. Burası okulda kalan tek ortak kullanım alanıydı. Sonra Orta Kantin’le Sosyete Kantini daha orta bir yere çekildi. Orta Kantin şimdiki hâline geldi. Burası Starbucks oldu, Çarşı Kantin çok barıştığımız bir kantin değildi ama onu savunur hâle geldik. Bundan sonrası ne olur bilmiyorum.

Uğur Çalışkan: Orta Kantin gerçekten ‘kantin sadece kantin değildir’i kanıtlayan bir yerdi. Geçenlerde Derviş Zaim filmin Orta Kantin’den ne kadar beslendiğini anlatıyordu. Oyuncuların bir kısmı Orta Kantin ahalisindenmiş.

Tabutta Rövaşata’da da, Bahoz’da da aynı şey var; kantin üretim sürecinin de geliştiği yer sonuçta. Orada insanlar birbiriyle sadece muhabbet etmiyor, beraber üretiyorlar da. Türkiye sineması içinde de çok önemli bir yeri var Hisar’ın. Ümit Ünal Express’teki söyleşisinde Hayallerim, Aşkım ve Sen’in (1987) senaryosunu orada yazdığını söylüyordu. Bir üretim mekânı olarak da çok önemli bir yer buralar o anlamda.

Uğur Çalışkan: Ben filmi izledikten sonra, üniversiteye geldiğim ilk yıl, o mekânı aradım. Saçmasapan bir yer vardı karşımda, çay 5 liraya satılıyordu. Oturdum yine de. Ne oluyor diye bir oturayım, bakayım dedim ama hiçbir şey olmuyordu, sonra da Hisar’da bir daha hiç oturmadım.

[Dövüş Kulübü’nün (Fight Club, 1999) son sahnesini gösteriyoruz. Herkes hep bir ağızdan biliyor.]

Umut Kocagöz: Çok kolay sormuşsunuz, ben bile biliyorum.

Bu filmle ilgili en temel konu malumunuz, buradaki isyanın hakikiliği/sahteliği meselesi. Çok tartışıldı bu filmin ideolojik pozisyonu, sizin kuşak için de önemli bir film mi? Size nasıl görünüyor bu film, onu merak ediyoruz.

Mehmet Cemil Şimşek: Ben filmi çok sevmiştim ama ilkokuldaydım. 250 defa izlemişimdir herhalde. Akşam eve gelip bir albüm dinlersin ya, onun gibi izlerdim. Çok farklı yerlere sevk etti beni, daha sonra gittiğim yollarda da etkili olduğunu söyleyebilirim. Birisi Dövüş Kulübü’nün aslında Budizmin sekiz basamaklı yolunu anlattığı üzerine bir tez yazmış. Bunu da belirli sahneleri montajlayarak kanıtlamış. Diğer yandan Žižek, adam patronun karşısında kendini döverken, aslında bunun gerçek anlamda özgürleştirici bir sahne olduğunu söylüyor. Çünkü seni hayat koşullarına bağlayan şeyi kendi içinde çözmen gerekir. Çok fazla şey var bu filmde.

Mehmet Can Yavuz: Biçimsel olarak bir sürü yenilikçi taraf da var. Bir yandan o underground gruba katılanlar, o kadar kimliklerini taşıyamaz hâldeler ki, kendi seçmedikleri bir hayatı yaşamak durumundalar ve o kimlikten kurtulmak istiyorlar. Kimlikten kurtulma hâlinde geldikleri o grupta isimleri de yok, ölülerin isimleri var sadece. Ama ben çok yakınlık duymuyorum filme, tam tersine kimliğimizi ortaya koymamız gerektiğine inanıyorum. Ondan feragat etmek eninde sonunda, en son gökdelenlerin düşüşündeki gibi, iradenizi, aklınızı başka birine vermenize sebep olur. ‘Where’s My Mind?’ şarkısında da olduğu gibi, karar mercii gibi her şeyi planlayan, düzenleyen tek bir akıl var gibi. Bu açıdan bence çok tehlikeli bir film. Siyasi olarak durmamamız gereken bir yer. İşgal alanında bunun tam zıttı bir şey var, herkes bütün kimlikleriyle burada. Biraz da onların çatışmasından tartışmalar doğuyor, yaratıcı bir yerlere doğru gidiyor. Ben biraz tepkiliyim bu filme o yüzden.

Bu kimliğini ortaya koyma meselesi, ’80 öncesi devrimcilerin de geri dönüp baktıklarında kendilerini eleştirdikleri bir konu sanki; gerçekten tekilliklerini ortaya koymayı başaramamaları.

Mehmet Can Yavuz: Bende bunu ayrıştıran Antonioni’dir. Biri Zabriskie Point (1970), ikincisi de Çığlık (Il Grido, 1957). Önde karakter, arkada toplumsal hareketler var. O bir birey olarak ne orada olabiliyor ne de burada. Çünkü orada olmak kendinden feragat etmek demek. Böyle bir çelişki yer etmişti kafamda. Zabriskie Point’te mesela, öldürülen kızın ve çocuğun durumu. Bence bu bağlamda siyasi ilişkilerin problemli yanlarını en iyi gören yönetmen Antonioni’dir.

Umut Kocagöz: Daha önce bir paradokstan bahsetmiştik. O kimliklerin silinmesi aslında bir yandan oraya katılan herkesi kültürsüz, tarihsiz birer varlık hâline getiriyor, bir yandan da bunun açtığı bir özgürlük alanı var. Bir yandan kimlikler üzerinden hareket etmeye başlamak, yan yana geldiğinde tehlikeli de olabiliyor, hattâ bireyleşmeye başlamak bence tehlikeli, bunun yerine tekilliği koymak gerek. Meltem Gürle’nin dersinde incelemiştik bu filmi. Soru, “Tyler Durden Nietzsche’nin üst insanı olabilir mi?” idi. Çok tartışmalı bir mesele. Köle ahlakını reddeden ve kendi ahlakını kuran, iyi ve kötünün dışında kendi ahlakını, kendi yaşamını kurgulayan bir yanı var bir yandan. Zihin açıcı bir soru olarak bunu tartışmıştık.

Kendi bireyselliğini yok etmek yetmiyor, o bireyselliği talep eden toplumsallığı da ortadan kaldırmak gerekiyor.

Mehmet Cemil Şimşek

Mehmet Cemil Şimşek: Bireysellik ve toplumsallık aslında birbirine karşıt konumlandırılan şeyler ama toplum denilen şey de bireylerden oluşuyor ve birey de aslında toplumun atomu. Orada yok ettikleri kimlik aslında topluma dâhil olabilmek için zorunlu olarak sahip oldukları kimlik. Kendi bireyselliğini yok etmek yetmiyor, o bireyselliği talep eden toplumsallığı da ortadan kaldırmak gerekiyor. Dolayısıyla bireye karşı toplumdan yana ya da topluma karşı bireyden yana olmak değil durum bence. İkisi aynı bütünün olmazsa olmaz parçaları. Dolayısıyla, Umut’un söylediği gibi, bunun yerine olabilecek şey bir tekillikler anlayışı bence de. Herhangi bir dolayımla ait olunması gereken bir kimlik anlayışından ziyade, senin bütün özelliklerinle birlikte, benzeri olmayan bir şey olarak, dâhil olabildiğin bir çokluk. Filmin de dediği gibi kendini yok etmek aslında seni potansiyeline uyandıracak olan şeydir de.

[Lukas Moodysson’un Birlikte (Tillsammans, 2000) filminden, kahramanların içinde yaşadıkları komünle ilgili tartışmalar yürüttükleri bir sahne gösteriyoruz.]

Biraz komün hayatından bahsederiz diye seçtik, başlangıçta ütopik bir şey gibi ama eleştirdikleri pek çok şey zamanla geri geliyor. Burjuva alışkanlıklarının aslında devam ettiği, özgür seksin olamadığı görülüyor. Bir bakıma, böyle bir komünün kurulmasının ütopik olduğuna dair de bir film.

Esra Özban: İzlemedim ama çok buraya dair bir şeymiş.

Ama sonunda herkes mutlu oluyor. (Gülüşmeler) Komün meselesi, birlikte yaşam alanı kurmak hakkında konuşuruz diyorduk. Sizin için zorlukları neler?

Mehmet Cemil Şimşek: Böyle söylemek istemiyorum ama her şey gibi buranın da temelinde bir ekonomi yatıyor. Kapitalizmin ortasında ilkel komünel bir toplum oturttuk buraya. Yani dünyada komünel toplumun hâkim olduğu zamanda her şey güzel; gidiyorsun, avlıyorsun, topluyorsun, getiriyorsun, beraber yiyorsun… Ama burada avladığımız, topladığımız yemekleri yemiyoruz nihayetinde; kapitalist ilişkilerin ortasında yaşadığımız dünyada elimizde ne varsa buraya koyuyoruz ve burada aslında bir komünel yaşam simülasyonu kuruyoruz. Bedava yemek çıkıyor burada. 39 gündür insanlara yemek verirken karşılığında para ver demiyoruz kimseye. Çayımız var dediğimizde çayı alıyorlar “ne vereceğiz” diyorlar, “hiçbir şey” diyoruz. İstiyorsan destek kutusuna at bir şeyler diyoruz.

Esra Özban: Buraya geldiğimizde ne kadar kalabileceğimiz belli değildi. Burası bir işgal alanı ama bir işgal evi değil, ne kadar bir yaşam alanı, ne kadar bir ortak kamusal alan? Hayallerimizdeki komün yaşamına uyuyor mu? Herkesin komün yaşam algısı farklı. Bu alan emekçisi, akademisyeni, öğrencisiyle hepimizin olduğu için bir araya geldik. Fakat sonra burası çok farklı bir kültürel yaşam alanına evrildi. Bunun dışında kalanlar da oldu ve bunun tartışmalarını kendi içimizde de sürdürmeye devam ediyoruz.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.