Şu An Okunan
Altyazı Seçti: 21. Yüzyılın En İyi Filmleri
Advertisement

Altyazı Seçti: 21. Yüzyılın En İyi Filmleri

Yazarlardan yönetmenlere, sinema alanında üretim gösteren sekseni aşkın ismin oylarıyla şekillenen ’21. Yüzyılın En İyi Filmleri’ dosyamız yayında. Dolu dolu geçen bu çeyrek asırda hafızalarımızda iz bırakan filmleri hatırlıyoruz.

Sinemanın 21. yüzyıldaki serüveni, hem teknolojik dönüşümler hem de küresel ölçekte değişen hikâye anlatılarıyla biçimlendi. Dijital atılımlar, bağımsız sinemanın yükselişi, çevrimiçi platformların etkisi ve sinema salonlarının kamusal alandaki değişimi bu dönemin estetik haritasını belirleyen önemli etkenlerdi. Çeyrek asrı geride bırakırken, sinemanın bugünkü yönelimlerini anlamak için geriye, milenyumun eşiğinde başlayan estetik ve düşünsel kırılma anlarına bakıyoruz. 2000 yılından bugüne uzanan çeyrek asrın en güçlü sinema deneyimlerini ’21. Yüzyılın En İyi Filmleri’ soruşturmamızda bir araya getiriyoruz.

Soruşturmamıza katkıda bulunanların kişisel listelerine sayfanın sonundan ulaşabilirsiniz.


21. Yüzyılın En İyi Filmleri

1) Mulholland Çıkmazı (Mulholland Dr., 2001)

“Seni keşfederler, üst üste iki kez. En iyisi sensin derler. Hollywood’a asla güvenmemeliydin.” Bu sözler System of a Down’ın ‘Lost in Hollywood’ şarkısından. David Lynch’ın Mulholland Çıkmazı sinemalara geldikten birkaç sene sonrası. Şarkının sözleri Sunset, Santa Monica ve Hollywood bulvarında sigarasını tüttüren particilerle, şöhrete tapan “sahte insanlar”la dolu. Lynch’in filmi tuhaf biçimde, hem Sunset Bulvarı (Sunset Blvd., 1950) gibi klasik Hollywood taşlamalarından, hem de “Hollywood’a asla güvenme” diye uyaran bu gururlu taşralı modundan, zamane melodramdan bir parça taşır. Filmin hemen başında Jitterbug dansı görüntüleri üzerine filmin kahramanı Betty ile anne babasının fazla ışıktan yanmış imajları üst üste biner. Amerikan deneyselinin taktikleri, Lynch’in Amerikana anlatısını işgal etmiştir. Gizemli bir araba kazasının peşinde sürüklendiğimiz kapkaranlık bir film noir olduğu kadar, güneşin göz kamaştırdığı, palmiyelerin bulvarlarda sıralandığı, üstü açık arabaları ve tepelerdeki havuzlu evleriyle narsist yönetmenlerin, “işte kızımız bu!” diyen yapımcıların emirler saçtığı bir hardcore şarkısı gibidir de Mulholland Çıkmazı. Pelikül, bünyesinde birden fazla rüya ve kabusu taşır: hem Los Angeles’a gelmiş genç bir oyuncunun şöhret hayalleri (Betty), hem düşmüş bir oyuncunun karabasanı (Rita), hem bu rüya ile karabasan arasındaki engellenemez çekim, hem de lubunyaların aşkı uykularını kaçıran güç düşkünü Hollywood yapımcılarının kabusu. Amerikan rüyasının plastiği ile Amerikan sağının korkuları iç içe geçmiş gibidir. Los Angeles’ın görkemi ve külleri, geçmişi ve geleceği çıkmaz bir bulvarda buluşur. Fırat Yücel

2) Aşk Zamanı (Fa yeung nin wah, 2000)

Bugün hâlâ dünyanın dört bir yanından sinemaseverin “en sevdiği filmler” listelerini süsleyen birden fazla eserin yaratıcısı olan Wong Kar-Wai, her yönetmenin sahip olmak isteyeceği türden bir ilgi ve övgüyle geçirdiği 1990’ları ardında bırakırken kariyerinin –kendi deyimiyle– en önemli filmi üzerine çalışıyordu. Uzun hazırlık ve çekim aşamasının ardından nihayet yeni yüzyılda tamamlanan Aşk Zamanı, 1960’lı yılların Hong Kong’unda evli bir kadınla evli bir adamın teğet geçmeleri beklenirken rastlaşan hikâyelerini anlatıyor. Kendiyle özdeşleşen meşhur valse ayak uydurarak daracık sokakların, koridorların ve odaların duvarları arasında dalgalanan kamerasıyla, şahit olmaya çok da alışık olmadığımız bir duygu hâlini yakalıyor. Aldatılmak gibi büyük bir korkunun ya da sevilmek kadar sıcak bir hissin yeterince dikkatli bakınca aslında birbirinden o kadar da uzak olmadığını, söz konusu mesafeleri görünür kılarak resmediyor. Çoktan yıldız statüsündeki başrolleri Maggie Cheung ve Tony Leung’un sinema perdesine en unutulmaz siluetlerini kazıdıkları film, içine düştükleri aşkı yaşamamayı kabullenen, istemedikleri biçimde kesişen hikâyelerinin teğet geçmesini seçen iki âşığın mağrurluğuyla ilk günkü kadar güçlü duruyor. Çıktığı yılın, 2000’lerin, 21. yüzyılın ve tüm zamanların “en iyileri” listelerinde bugüne dek hep yer almış (ve yer almaya da devam edecek gibi duran) Aşk Zamanı önümüzdeki üç çeyrek yüzyıl boyunca bu listedeki yerine göz dikecek filmler için çıtayı erişmesi zor bir noktada tutuyor. Kaan Denk

3) Saklı (Caché, 2005)

Son filminin üzerinden sekiz yıl geçtiği için Michael Haneke’nin adı birçok çağdaşının aksine bugünlerde pek anılmıyor ne yazık ki. Oysa 90’larda ve 2000’li yıllarda burjuva sınıfını, aile kurumunu ve gözetim toplumunu hedef alan filmleri, sundukları eleştiriler açısından belki de hiç olmadıkları kadar günceller. İmajlarla kurduğumuz ilişkileri tekinsizleştiren, onların gerçekliği algılama biçimlerimiz üzerindeki etkilerini açık eden Saklı, imaj rejimleri değiştikçe farklı anlamlar kazanan bir bakış açısına sahip. Kültürel sermayelerinin güvenli alanında sürdürdükleri yaşamları, evlerinin dışarıdan gözetlenerek çekilmiş görüntülerinin bulunduğu video kasetler almaya başlamalarıyla bozulan Anne ve Georges’a odaklanan film, görüntüye kör bir inançla güvenme ve bağlanma alışkanlığımızla yüzleştiriyor bizi. Haneke’nin özellikle vurguladığı özel alan ile kamusal alan arasındaki mesafe çoktan ortadan kalkmış durumda; imajlar uzaktan değil hemen başucumuzdan musallat oluyor bizlere. Onlara kesintisiz biçimde maruz kaldıkça da paradoksal biçimde varlıklarını ve gerçeklik algımız üzerindeki müdahalelerini unutuyoruz. Saklı’yı bugün izlemek, kendi görme ve bakma alışkanlıklarımıza mesafe almamıza imkân tanıyor. Ama sinemanın sunduğu imajlar da diğer imajlar kadar tekinsiz ve güvenilmez olmaya devam ediyor. Haneke’nin, bugün genç kuşaklarda daha az yankı bulmasında kısmen payı olan didaktik sinemasının kulağımıza küpe ettiği nokta bu. Sinematik imajın hakikat değil, hakikat yolundaki aldatmacalardan ibaret olduğu. Öykü Sofuoğlu

4) Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (Portrait de la jeune fille en feu, 2019)

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nin film hafızamızın derin bir çekmecesine yerleşmesinin üzerinden altı koca yıl geçmiş. Belki altı yıl önce ilk kez izlediğimiz “çok iyi” filmlerin çoğunu unuttuk ama bu filmin kesitleri hâlâ zihnimizde taptaze. Çünkü Céline Sciamma’nın resmeder gibi kaleme aldığı bu hikâyeden geride kalanları; ana çatışması, büyük karşılaşmaları, saklanan gerçekleri, keskin yüzleşmeleri, dokunaklı aşk öyküsü ve vurucu finaline rağmen, bir olay örgüsü olarak hatırlamıyoruz. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi, ilk andan itibaren görsel ve duygusal hafızamıza güçlü tohumlar eken bir anlar kataloğu gibi çalışıyor. Bu katalog, filmin bir tuvalden ödünç alınmış gibi duran görsel dünyasıyla da sihirli bir uyum içinde yürüyor. Belki de bu yüzden Sciamma’nın yazdığı değil, “resmettiği” bir hikâye olarak anılmalı. Bir rüyadan henüz uyanmış gibi kesik kesik hatırlanan ama bir rüyanın aksine, olduğu gibi hafızaya kazınan, geçen zamanın eskitemediği, ilk bakışın, ilk dokunuşun, ilk fırça darbesinin, ilk tebessümün, ilk hayal kırıklığının, ilk gizli sevincin, ilk aşkın ve ilk vedanın hikâyesi. Erkeklerin nefes alıp verdiği ama var olmadığı bir kesitte, zamanın daracık bir aralığında nasılsa var olmuş, birbirine yaslanmış, birbirinin vazgeçilmezi olmuş ve sonra birbirinden vazgeçmek zorunda kalmış kadınların hikâyesi. Sadece âşık değil, birbirine yoldaş da olan… Bundan otuz yıl sonra bu filmin anlar kataloğundan istediğiniz ânı seçip zihninizde tekrar tekrar oynatın. Eteğinin alev aldığını fark etmeyen genç kadının o beklenmedik tebessümü ilk seferki gibi ruhunuzu aydınlatacak. Selin Gürel

5) Ruhların Kaçışı (Sen to Chihiro no kamikakushi, 2001)

Chihiro isimli küçük bir kızın ruhlar dünyasına şöyle bir gidip geldiği Ruhların Kaçışı’nda zaman zaman, mekân mekân, rüya rüya üstüne biner. İçe içe girmez, üst üste biner. Her mekân, her nesne, her karakter, her şey ayrı ayrı vardır çünkü. Büyümek de zaten Miyazaki için biraz böyledir. Chihiro’nin ergenliğe girişini zamanda ileri atlayarak değil, bir parantez açarak anlatır. Zamanın yetişkinler için durduğu, anne babasının domuza dönüştüğü o tuhaf anda Chihiro kendini neden-nasıl-ne zaman sorularının olmadığı büyülü bir hamamda çalışırken bulur. Bilmediği bir sebepten cezalandırılmış gibidir. Zaten filmin Japon folkloründen gelen asıl ismi, “kami’ler tarafından saklanmış” anlamına gelir. Ruhları, yani kami’leri kızdıran insanların ortadan kayboluşu… Evet, Chihiro büyüme cüretinde bulunmuş, yetişkinleri kızdırmıştır. Ama Miyazaki için büyümek öyle bir kere olan ve sonra arkanızda bıraktığınız bir şey değildir. Daha ziyade, bir ömür hatırlayacağınız gerçeküstü bir rüya gibidir. Çocukluğun, ergenliğin ve nihayetinde doğumun ve ölümün tüm ruhlarının bir arada, ayrı ayrı var olduğu, bilincin dışında, sizi siz yapan her şeyin hem çatıştığı hem de oyunlar oynadığı, zaman-mekânsız değil, bol zaman-mekânlı bir yolculuk. Chihiro’nun yüzsüz ruhun –ya da kendi gölgesinin– eşliğinde bindiği tren, onu kötü büyükanneden iyi büyükanneye, sonuçta ikisinin de aynı kişi olduğunu görmesi için taşır aslında. Tıpkı ‘Yerdeniz’in Ged’i gibi, gölgesiyle bir olduğu bu anda büyür Chihiro. Rüya biter, zaman başlar. Aslı Ildır

6) Öldürme Eylemi (The Act of Killing, 2012)

1965 yılında Endonezya’da bir milyondan fazla komünistin ve sol görüşlü insanın katledildiği soykırımı konu alan Joshua Oppenheimer imzalı Öldürme Eylemi, şimdiye kadar çekilmiş hiçbir belgesele benzemiyor. Bir belgesel düşünün ki gerçekleştirdiği katliamlarla hava atan cellatlar güle oynaya kameranın karşısına geçiyor ve yıllar önce işledikleri cinayetleri western, müzikal, gangster filmi gibi farklı türlerde Hollywood filmlerinden ilhamla yeniden canlandırıyor. Kurbanlarını tellerle nasıl boğduklarını, kafalarını palalarla nasıl kestiklerini abartılı, grotesk bir biçimde, göğüslerini gere gere canlandıran cellatların sahneye koyduğu dehşetengiz gösterilerin izleyicinin üzerinde yarattığı etkiyi nasıl tarif etmeli? Sarsıcı, kan dondurucu, şoke edici ilk akla gelen kelimeler. Ülkesinde el üstünde tutulan, hattâ kahraman ilan edilen Anwar Congo’nun ve diğer eli kanlı canilerin “neşe içinde” insan öldürdükleri eski günleri özlemle yâd etmelerini izlerken korkunç bir kâbusun içinde hapsolduğumuz hissine kapılmamak elde değil. Komünistleri öldürerek iftihar edilecek bir iş yaptıklarını düşünen cellatların kendi gözlerindeki imajlarıyla işledikleri suçların vahşiliği arasındaki baş döndürücü uçuruma ağzı açık bakakalıyoruz. Bir insanın bu derece insanlıktan çıkıp da kendini hâlâ insan olarak görmesinin, pişmanlıktan uzak, dört başı mamur bir hayat sürmesinin mümkün olabileceğine inanamayarak, inanmak istemeyerek. Hafızalardan kolay kolay silinmeyecek ender filmler vardır ya, işte Öldürme Eylemi de onlardan biri. Coşkun Liktor

7) Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)

Bir Zamanlar Anadolu’da Doğu ile Batı’nın, kent ile taşranın, güzel ile çirkinin buluştuğu, söz yerine kamerayla anlatılan bir Anadolu masalı. “Zamanın birinde, Anadolu’nun ücra bir köşesinde, gömüsü bulunamayan bir ceset varmış” diye başlayan… Kurt’un Kırmızı Başlıklı Kız’ı yediği, Fareli Köyün Kavalcısı’nın çocukları nehirde boğduğu, üvey kardeşin Külkedisi’nin ayakkabısına sığdırmak için ayağından bir parça kestiği orijinal Orta Çağ masalları gibi karanlık ve sert bir dünyada geçiyor. Şehrâzâd’ın her gece, sabahın ilk ışıklarına kadar anlattığı Binbir Gece Masalları gibi, bir çerçeve hikâye içinde geçen onlarca tali öyküden, küçük parçadan oluşuyor. Bir avuç erkeğin, araba farları rehberliğinde, gecenin içine doğru yaptığı yolculuk, bir noktada zamandan ve mekândan azadeleşiyor, tüm sertliğine rağmen sıcak, komik ve garip bir hâl alıyor. Bir katil, bir savcı, bir doktor, muhtar, polis, şoför hiç fark etmeksizin, herkes bu masalın hem Kurt’u hem Avcı’sı, hem Şehrâzâd’ı hem Şehriyâr’ı. Bütün masallar gibi Bir Zamanlar Anadolu’da da adına sinema denen icat yaşadıkça, nesilden nesile anlatılmaya ve insanları büyülemeye devam edecek. Tanju Baran

8) Toplayıcılar (Les glaneurs et la glaneuse, 2000)

Agnès Varda, bir elinde tutarak diğer elini çekebildiği yeni dijital oyuncağıyla yollara düşer. Hareket hâlindeki şeyleri yakalamak için değil, onlarla beraber hareket edebilmek için. Adı üzerinde, avcılığın değil toplayıcılığın filmi. İster gıda, ister sanat olsun; endüstriyel toplayıcıların artlarında bıraktıklarının filmidir Toplayıcılar. Müzelerden adliyelere, tarlalardan arka sokaklara takip ettiği toplayıcılığı bir yöntem olarak sunar Varda. Eninde sonunda hikâye anlatıcılığı da, sinema da bir çeşit toplayıcılık faaliyetidir. İnsanlar, hikâyeler, imgeler, nesneler biriktirir çuvalına yolda. Dolayısıyla, seyircisini mızrakla koltuğuna mıhlayan bir sinema yapmayı tercih etmez; onun yerine beraber gezinmeye, bakınmaya, düşünmeye davet eder. Lens kapağını objektifin üzerine unutmanın endişe vermediği, kamerayı tutan ellerdeki yaşlılık lekelerinin gizlenmek zorunda hissedilmediği, insanın topladıklarıyla bir şeyler yapma arzusunu dürten, teşvik eden bir sinemadır bu. Bir kenara fırlatıp atılmış, dönüp bakmaya yeltenilmeyen şeyleri alıp dikkatle incelersek eğer, orada mutlaka bir şeyler görebileceğimize dair bir inancı da tazeler Varda; tüm sınıfsal, etik ve estetik derinliğiyle. “Değersiz” şeylere değer katmanın başka yolları da olduğuna dair mütevazı ve büyüleyici bir tekliftir Toplayıcılar. Senem Aytaç

9) Bir, İki (Yi Yi, 2000)

Edward Yang’ın Bir, İki’si yaşamın sıradan anlarında gizlenen büyük duyguları sabırla takip eder. Filmde kamera, sekiz yaşındaki Yang-Yang’ın ellerinde tuttuğu fotoğraf makinesiyle aynı sezgiden beslenir. İkisi de dünyayı tanımlamanın değil, ona dokunmanın peşindedir. Kaldı ki Yang-Yang, yetişkinlerin dünyasında yaşanan her olayı bilmekle değil, onlara “göremediklerini göstermekle” ilgilenir. Onların önlerini gördüklerini ama arkalarını bilmediklerini düşünürken, tek bir yerden bakmanın her zaman eksik olduğunu fark eder. Bu eksiklik çocuk bakışına özgü bir sezgi olmanın ötesinde, filmin bütününe yayılan temel bir duygudur. Bir, İki, tamamlanamayan hayatları, söylenemeyen sözleri ve geç kalınmış karşılaşmaları bir araya getirerek yaşamın kırık parçalarından anlam kurar. Ailenin babası NJ, yıllar sonra karşısına çıkan ilk aşkıyla birlikte hayatını yeniden tartar. Yang-Yang’ın ablası büyüme sancılarıyla boğuşurken, amcası intiharın eşiğindedir. Annesinin komaya girmesiyle sarsılan anne Min-Min içinse yaşam anlamsız bir hâldedir. Ailenin çevresinde düğünler, cenazeler, doğumlar ve vedalar birbirini izler. Ancak zaman herkesin hayatında farklı bir eşikten geçer. Yang-Yang, tüm bu yetişkin deneyimlerinin arasında dolaşırken fotoğraf makinesini bir uzuv gibi kullanır. Kadraja aldığı her görüntü ona bakmayı ve dünyayı anlamayı öğretir. Ve bir gün havuzda, “çarpıldığı” kızın hareketlerini izledikten sonra bu merakı eyleme dönüşür. Önce banyoda su altında nefes tutarak kendi keşif yolculuğunun ilk hamlesini yapan Yang-Yang, daha sonra fırtınalı bir günde tek başına gittiği havuza atar kendisini. Tereddütsüz, cesurca, tıpkı aşk gibi. Henüz sekiz yaşında olmasına karşın bu yoğun ve biricik deneyimi kendi başına yaşamıştır. Yönetmen de anlatıyı Yang-Yang’ın dünyayı kavrayış biçimine paralel kurar; cesaret ânını büyütmeden, olağan hâliyle takip eder. Görmek burada bir eylem olmanın ötesinde, bir varoluş biçimi olarak ortaya çıkar. Bir, İki, birbirine temas edemeyen insanların dünyasında, bir çocuğun bakışından doğan o sade merakla nefes alıyor. Sıradan anları görmenin ve hissederek tanıklık etmenin gücünü hatırlatan film, “yaşamak” eylemini eksik yanlarıyla kabul ediyor; bütün kırılganlığına rağmen kucaklıyor. Berna Güler

10) Kan Dökülecek (There Will Be Blood, 2007)

Daha otuz yaşına gelmeden Amerikan sinemasının en saygın yönetmenleri arasına adını yazdıran Paul Thomas Anderson, 2007 tarihli beşinci filmiyle bu konumunu daha da sağlamlaştırdı. Zira Upton Sinclair’ın 1920’lerde kaleme aldığı ‘Oil!’ romanından uyarlanan ve ânında bir klasiğe dönüşen Kan Dökülecek, gerek tematik zenginliğiyle gerekse estetik iddiasıyla, Welles’in Yurttaş Kane’i (Citizen Kane, 1941) ve Stanley Kubrick’ün Cinnet’i (The Shining, 1980) gibi devasa başyapıtlarla boy ölçüşüyordu. 19. yüzyıl sonlarında Güney Kaliforniya’da açtığı kuyularla süratle zenginleşen Daniel Plainview’un kan, ter ve petrole bulanmış yükseliş ve düşüşü üzerinden gözükara bir kazanç hırsının, beklemeye hiç tahammülü olmayan bireysel başarı hayalinin, sınıf, inanç ve kapitalizm arasındaki amansız çatışmanın dökümünü yapan Kan Dökülecek, Amerikan Kâbusu’nun dehşet verici bir tablosunu çıkarıyor. Sadece içeriğiyle değil kılı kırk yaran görsel ve işitsel yaklaşımıyla da tutku ile cinnet arasındaki sınırı aşındıran film, Robert Elswit’in muhteşem görüntü yönetimiyle, Jonny Greenwood’un sinir bozucu müzikleriyle ve tabii Daniel Day-Lewis’in akıl almaz performansıyla kendini hafızalara kazımış bir başyapıt. Paul Thomas Anderson erkekliğin, iktidarın, hırsın, ataerkil düzenin kodlarını kâh büyülenerek, kâh tiksinerek kurcalamaya bu filmden sonra da doludizgin devam etti ama Kan Dökülecek’in tahtını sarsacak bir film yapması pek kolay görünmüyor. Berke Göl


İlk 25’e giren filmlere göz atmak için tıklayınız.

Listeye katkıda bulunanların kişisel listelerine göz atmak için tıklayınız.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.